KATİL DEVLETTİR
⌈Aziz Tunç⌉
Günlerdir Gülistan Doku’nun kaybedilmesi ile Maraş ve Urfa’da öğrencilerin katledilmesi tartışılmaktadır. Bu saldırılara ve nedenlerine dair, “sorumlu aileler mi, dizilerle şiddete özendirme mi, ekonomik yaşam mı, eğitim politikaları mı” gibi birçok sebep sayılmaktadır. Bir anlamda herkes, fili tuttuğu yere göre tarif etmektedir.
Elbette bu fikirlerin hepsinin doğruluk payı ve konuyla ilgisi vardır. Ancak sorun bunlardan ibaret değildir, sorun politiktir, öncesi vardır ve süreklidir
Yapılan tartışmaların benzerleri daha önceki cinayetlerle ilgili olarak da yapılmıştır. Mesela Susurluk vakası, Narin cinayeti, Mehmet Ağar’ın oğlunun 2019’da tecavüz ederek öldürttüğü iddia edilen Yeldana Kaharman, yine aynı yılda AKP Milletvekili Şirin Ünal tarafında öldürüldüğü iddia edilen Nadira Kadirova. Örnekler saymakla bitmez.
Özellikle Susurluk skandalında, toplumda büyük bir sahiplenme oluştu. Konunun temiz eller operasyonuna vesile olması beklentisi yaratıldı. Mecliste komisyon oluşturuldu. Sayısız kirli ve kanlı icraat açığa çıkartıldı. Ancak ne bu tür cinayetler, kıyımlar önlendi ne de bunları yapan katillere hak ettikleri düzeyde cezalar verildi.
Tam tersine o günden bugüne mafyatik unsurlar, devletin itibarlı insanları olarak her yerde ağırlanmaktadırlar. Abdullah Çatlılar, Sedat Pekerler, Alaaddin Çakıcılar, Ogün Samastlar kahraman ve rol model olarak sunulmaktadırlar.
O nedenle konu olan iki katliamı devletten bağımsız izah etmeye çalışmak, gerçekleri gizlemeye hizmet edecektir. Gerçekler somuttur ve ortadadır.
Birincisi, Gülistan Doku’nun katili, valinin oğlu, cinayeti gizleyenler, vali, polis, dönemin savcısı, hastane başhekimi ve diğerleri. Bu suçlular zincirinin dönemin bakanı Süleyman Soylu’ya uzayacağı söylenmektedir.
İkinci olarak, Maraş’taki okulu basan katile silah kullanmayı öğreten ve silahları veren emniyet müdürü olan babasıdır. Görüldüğü gibi her iki saldırının sorumluları devlet yöneticileridir.
Yöneticilerinin suçlarından dolayı devleti suçlamak yanlıştır, denebilir. Ancak kuruluşunu ve varlığını, stratejik bir politika olarak uyguladığı soykırımlara ve katliamlara borçlu olan Türk devleti için böyle düşünmek büyük bir yanılgıdır.
Güncel iki saldırının devletin yöneticileriyle ilişkisini ve devletin soykırımcı politikalarını bir kenara bırakalım; başka bir yöntemle de bu gerçeği tespit etmek mümkündür. Devletin merkez yönetiminde, 81 ilin ve ilçelerin yönetimlerinde yer alan bakanları, müsteşarları, müfettişleri, valileri, emniyet müdürlerini, jandarma komutanlarını, subayları düşünelim. Bu yöneticilerden herhangi birisi, halka davrandıkları gibi tarikatçılara, mafya liderlerine, holding sahiplerine, ırkçı çetelere davranabilirler mi? Maden işçilerine yaptıklarını holding sahiplerine veya mafya liderlerine yapabilirler mi? Bu yöneticiler, Kürtlere, Alevilere, kuyu tipi cezaevlerine karşı açlık grevi yapan devrimcilere davrandıkları gibi menzil şeyhlerine davranabilirler mi? Söz konusu yöneticilerin hiç birisi, ortak oldukları tarikat şeyhlerine ve mafya liderlerine karşı herhangi bir tavır alamazlar. Çünkü devlet, bu zümrelerin devletidir.
O nedenle devleti yöneten üst düzey görevlilerinin çok büyük kısmı aynen Maraş emniyet müdürü veya Dersim valisi gibi, halklara karşı potansiyel suç failleridirler. Devleti yönetenlerin beslenme ve motivasyon kaynağı olan cinayet, rüşvet, fuhuş, uyuşturucu, suikast, katliam ve soykırım gibi insanlık suçlarını ya işlemişler veya bu suç şebekeleriyle ortak olmuşlardır. Tarikatlar, ırkçı yapılar ve medya ise bu kanlı mekanizmanın kamusal güç edinmesini sağlayan ideoloji üretme ve yayma araçlarıdırlar.
Dolayısıyla, din ve ırkçılık üzerinde oluşturdukları, hukuksuz bir yapılanma olan bu devletin yönetiminin ipleri, Holding sahiplerinin, tarikatların ve mafya liderlerinin elindedir. Bu durum tek tek yönetici bireylerin özelliklerinin sonucu değil, devletin yapısal özelliğinden kaynaklanmaktadır. Bu durumda katliamcı Türk devletini yönetenlerin, çeşitli insanlık suçları işlemeleri olağan
hale gelmektedir.
Devletin bu soykırımcı özelliği, katillerin davranışlarından da görülmektedir.
Suçlanan Vali her şüpheliden farklı olarak kelepçesiz getirilmiştir. Gülistan Doku’nun ailesi valinin suç ortaklarından birisi tarafından “beni tanıyor musun” denilerek tehdit edilmiştir. Valinin katil oğlu namuslu insan pozlarına girmiş, dahası ırkçılık ve gericilik ipine sarılarak, ifadesini istiklal marşını yüksek sesle söylediği için Kürt ve Alevi olan Dersimlilerde baskı gördüğü yalanıyla
süslemiştir.
Herkes bilir ki istiklal marşı ve İslami herhangi bir sembol, devlet ile anlaşmanın, suçları gizlemenin şifresidir. Ne yapılırsa yapılsın, İslami ve ırkçı bir sembol gösterildiğinde devletin efendisi olmanın hükmedici refleksleri devreye girmekte, suçluluk ortadan kalkmaktadır.
Doku ailesi, “bu cesareti nerden alıyorlar” diye soruyor.
Bu katiller cesareti devletten almaktadırlar. Çünkü onlar kendilerini devletin sahibi olarak görüyorlar, devlette onlara bu imkânı ve hakkı veriyor. Dolayısıyla bu cinayetlerin işlenmesinde yukarıda sayılan ve kamuoyunda yoğun olarak tartışılan diğer birçok nedenin yanında, esas neden devletin bu tür cinayetleri meşru ve mümkün kılan soykırımcı politikasıdır. Yani bu cinayetlerde katil devlettir.
Ayrıca katillerin “sırtlarını devlete verdikleri”, “devlette yuvalandıkları” şeklindeki değerlendirmeler de yanlıştır. Çünkü katil veya katiller, söz konusu kötüler değil, doğrudan devlettir. Eğer böyle değil de katillerin devlette yuvalanan kötüler olduğunu düşünürsek, bu kötüler ayıklandıklarında devletin temizleneceği algısı yaratılır ki, bu yanlıştır. Bu yaklaşım asıl suçlu olan devleti temize çıkartan bir sonuç yaratır.
Dünyanın birçok bölgesinde yaşanmasından hareketle bu katliamlarla devlet arasındaki ilişkiye itiraz edilebilir. Bu doğru değildir. Çünkü dünyanın başka bölgelerinde yaşanan bu tür katliamlar, istisna iken Türk devletinde bu katliamlar sistemli, sürekli ve devlet politikası olarak uygulanmaktadır.
Devletin kuruluşundan bugüne bu tür katliamlar incelendiğinde gerçeğin böyle olduğu görülecektir.
TKP Genel Sekreteri Mustafa Suphi ve yoldaşlarının, Yazar Sabahattin Ali’nin, binlerce Kürt insanının ve Gülistan Doku’nun kaybedilmesi; Koçgiri, Dersim, Ermeni Soykırımı, 1978 Maraş Soykırımı ve sayısız insanlık suçları, değişmeden sürdürülen, soykırımcı politikaların sonucu ve devamıdır.
Yapılan tartışmalarda çeşitli anlamlı ve değerli çözüm yolları da önerilmektedir. Ancak bunlar eksiktir. Bu tür katliamların önlenmesinin biricik yolu, devletin demokratikleşmesidir. Bunun için bütün katliamlarla, soykırımlarla cinayetlerle, kaybetmelerle yüzleşmek en önemli ve en ilk adım olacaktır.
Devamında tarikatlar kapatılmalı, ırkçılık yasaklanmalıdır. Tam da bunun için gündem de olan barış ve demokratik toplum süreci anlamlı, önemli ve değerlidir. Bu çıplak gerçeği görmeyen yoktur. Günün görevi bu gerçeği ortaya koymak ve bunun için devlete karşı mücadele etmektir.

Sevgili Canlar, yoluna ve ikrarına bağlı olan her Alevi kendisini Alevi Haber Ağı’nın doğal bir muhabir olarak görmelidir.
Oturduğu mahallede, okuduğu okulda, çalıştığı iş yerinde, üyesi olduğu Cemevi’nde ve sokakat haber niteliği taşıyan her durmla ilgili bize görsel veya yazılı haber göndermelidir.
Bu istemimiz Alevi kurum yöneticilerimiz içinde geçerlidir.
Alevi Haber Ağı: Gerçekleri yazacak… Geçekler yazılırken sende katkını sun can…
Saygılar, sevgiler