Alevi Haber Ağı

Alevi Haber Ağı Web Sitesi

TC devleti ve tarikatlar

-Aysun Sadıkoğlu-
Şimdi, her gün bu tarikatlar, hatta dinî vakıflar, dinî okullar vb. içinde yaşanan bu taciz ve tecavüz olaylarının hangisi ortaya çıkıyorsa, bu durum, tarikat çeteleri (devleti de içerecek tarzda) içinde bir çatışmanın sonucudur. Olay değil, ortaya çıkması bu çatışmanın sonucudur. Yoksa, ülkedeki Saray Rejimi, istediği zaman, kapatmak istediği her olay için “ilgi çekici” kılıflar üretmektedir. Eşini ve kızını Erdoğan’a helâl gören anlayışların, tarikat yuvalarında çocuklara cinsel saldırısı elbette “sıradan” bir hâl almıştır.

Uşşaki tarikatı şeyhi, bir genç kıza cinsel saldırıda bulunmuş. Ardından da utanmazca açıklamalar yaparak, işin ne kadar ileri gidip gitmediği konusunda “beyanlar”da bulunmuş.

Aslında bu taciz ve tecavüz olayları, tarikatlar söz konusu olduğunda istisna, az rastlanır olaylar değildir. Tersine, bunlar adeta kuraldır. Eski bir bakan, üstelik kadın, Ensar Vakfı olayı Karaman’da patlak verdiğinde, “bir kereden bir şey olmaz” demişti. Onlarca çocuğa yapılmış bu taciz, ailelerin para alması ile dava konusu bile olmadan kapatıldı. Şimdi, bu para alan ailelere sorsanız, “genelev”de çalışan bir kadını aşağılarlar. Kadın, bir emekçi olarak çalışmakta ve karşılığında ücret almaktadır. Muhtemelen 300-500 TL. Oysa Karaman’daki bu ailelerin para alanları, 10.000 TL almışlardır. Ve daha çok para aldıklarından olacak, kendi çocuklarının ırzına geçilmesine izin vermiş oldukları için, genelevde çalışan kadınlardan daha “namuslu” olduklarını düşünüyorlardır. Bu “namus”lu olma hâlinde, “bir kereden bir şey olmaz” diyen bakan ise en “üst” namuslu sayılmalıdır. İşte size Saray Rejimi’nin, tarikatların “namus” skalası.

Demek ki, tarikatlar söz konusu olduğu zaman, bu tecavüzler, kız ya da erkek çocuklara, istisna değildirler. Her gün yaşanmaktadır.

Hâl böyle olunca, Uşşaki tarikatının şeyhi de, her gün aşağı yukarı yaptığı şeyi yapmıştır. Ama bu kez olay patlamıştır. Neden?

Bu soruyu saçma bulmadan önce bir kere daha düşünün: Madem bunlar istisna değil, madem bu adamlar her gün bunu yapıyorlar, öyle ise, “olay” olan şey, tecavüzün olması değil, açığa çıkmış olmasıdır.

Acaba bu, tarikatlar arası kavganın bir sonucu mudur? Tarikatlar birbirine girer ve diğer tarikat, zaten her gün olmakta olan bir olayı, basına verir. Ya da, belki de MİT, devlet adına Uşşaki tarikatından bir “talepte” bulunmuştur ve kabul edilmeyince, olay basına verilmiştir.

Sanırım, sizlerin dikkatini çekmiş olmalıyım. Yoksa bu konuya ilişkin bir bilgimiz yok. Ama emin olun ki, her tarikatta, her allahın günü bu taciz ve tecavüzler gerçekleşmektedir. Tarikatlar ile devletin işleri de çok içli dışlıdır.

İşte bu vaka nedeniyle, biz işin, daha çok TC devleti-tarikatlar ilişkisi üzerinde durmak istiyoruz.

9 Eylül Üniversitesi’nde Prof. Dr. Esergül Balcı, bu konuda bir çalışma yaptı. 2018 tarihli bir çalışmadır ve sosyal medyada rahatlıkla bulunmaktadır. Balcı, Türkiye’de bugünkü durumu şöyle toparlıyor (özetleyerek alıyoruz):

– 30 tarikat silsilesi içinde alt kollara ayrılan tarikat sayısının 400’ü bulduğunu öne sürüyor.

– Sadece İstanbul’da 448 tekke, açıktan faaliyet sürdürüyor.

– 800 civarında medrese var.

– 1 milyon çocuk, tarikatların elinde eğitim görüyor.

– Tarikat üyesi olan veya faaliyetlere katılan kişi sayısı 1.1 milyon.

– Tarikatlara bağlı yurtlarda 210 bin öğrenci kayıtlı.

– Bu öğrenciler için, devlet, tarikatlara, öğrenci başına ayda 800 TL para ödüyor.

– 4 bini aşkın yurt var ve bunların yarısından fazlası, 2480 tanesi tarikatlarla bağlantılı.

– Medreseler, İstanbul, Siirt, Diyarbakır, Adıyaman, Batman, Mardin, Van, Hakkari, Şırnak, Muş, Gaziantep, Urfa ve Bitlis’te yoğunlaşmış durumdadır.

Daha önce kamuoyunda konuşuldu, Kaldıraç sayfalarına da yansıdı. Diyanet İşleri Başkanlığı, “Gizli” ibareli bir rapor yayınladı. Raporun adı şöyle: “Dinî-Sosyal Teşekküller, Geleneksel Dinî-Kültürel Oluşumlar ve Yeni Dinî Yönelişler”. Rapor toplam 226 sayfadır. Rapor, tarikatlara, “belirli bir İslam” yorumu ile bakıyor ve aslında “devletin” gözünün bu olması gerektiğini hissettiriyor. Yani, Diyanet İşleri, aslında “esas İslam” otoritesi olduğunu hissettirmek istemektedir. Bunun da, birçok tarikatın “doğru olan benim” iddiasından daha ileri bir iddia olduğu düşünülmelidir. Zira, devlet adına aktif ve özerk davranma konusunda yol almış bir Diyanet İşleri ile karşı karşıyayız ve İslam alemine mesajlar vermek için Ayasofya’da kılıçla poz veren mantık, şeyhülislamlık kurumunun da peşinde demektir. Öyle ya, hilafet gerekli ise, şeyhülislam diye bir makam da olacaktır. Tüm İslamcı hareketlerin “makam” aşkı bilindiğine göre, bunun ne denli bir hırs yarattığını tahmin etmek mümkündür.

Rapor, hem tarikatları, dinî düşünceleri vb. kontrol etmekten yana, onları “formatlamaktan” yana, hem de onlara legal alan açılmasından yanadır. “Türkiye’nin bir an önce Tekke ve Zaviyeler kanunu ile yasakladığı dini yapıları legalleştirecek çözümler üretmesi ve ancak bu yolla şeffaf ve denetlenebilir yapılar olarak cemaatleri ahlaki/dini sorumluluk alanına döndürmesi bir zaruret haline gelmiştir.” (s. 15).

TC Devleti laik olmamıştır

Yukarıdaki satırlar, devletin, Diyanet İşleri denilen ve bugün çeteleşmiş olan bir yapı eli ile, dinî gruplara şekil verme iddiasını göstermektedir.

Yalnız bu sadece bugüne ait değildir.

TC devleti, hiçbir zaman laik olmamıştır.

Bizzat Diyanet İşleri Başkanlığının varlığı, laik olunmadığının kanıtıdır.

Laik devlet denildi mi, devletin dine karışmadığı, dinin devlet yapısı dışında tutulduğu, kimsenin inancından dolayı bir aşağılanma yaşamadığı, inancın kişi ile tanrı arasında bir bağa dönüştüğü, herkesin ibadetini yapabildiği bir siyasal yapı anlaşılır. Bu durumda, ne devlet dine, ne de din devlete müdahale eder.

Mesela gösterge olacaksa, kimsenin nüfus cüzdanında “dini” nedir diye bir maddenin olmaması gerekir. Mesela okullarda, bir dinin öğretilmesi diye bir şey söz konusu olamaz. Dinler tarihi öğretilebilir.

TC devleti, her ne kadar “hilafeti” kaldırmışsa da, “eskimiş ve işlevsiz bir kurum” olduğunu tespit etmişse de, hiçbir zaman dini yönlendirmeyi, dini şekillendirmeyi, dini kullanmayı bir yana bırakmamıştır.

Cumhuriyetin ilk yıllarında tekke ve zaviyelere karşı tutum alınmış olsa da, aslında, TC devleti laik olmamıştır. İkinci Dünya Savaşı’nın arifesinden başlayarak, dine çeşitli serbestlikler tanınmaya başlanmış, 1950’li yıllarda bu ayrıcalıklar artırılmıştır.

Hiçbir zaman laik olmamış olan TC devletinin tarihinde, tarikatlara yol açan iki dönem yaşanmıştır. İlki, 1950’li yıllardır. Ve aslında ikincisi olan 1980 darbesi dönemi ile kıyaslanmayacak kadar zayıftır. 1980 darbesi ile, dinin kullanımı artmıştır. Kenan Evren, bu açıdan Erdoğan’ın öncüsüdür, ilk Kuran ile miting yapan Evren’dir. 12 Eylül, dinî hareketleri, komünizme karşı kullanma stratejisine uygun olarak, ABD’nin Yeşil Kuşak projesinin hayata geçirilmesinde önemli iş görmüştür. Bugün, “ulusalcılık” ile Erdoğan’a ayar vereceklerini söyleyenler, aslında, ordunun “laik”liğe olan bağlılığını, en açık biçimde 12 Eylül’de ortaya koymuşlardır. Komünizme karşı, işçi ve emekçilere karşı, devrimci harekete karşı Kuran silahı ile hamle yapanlar, aslında bunun bir ABD projesi olduğunu o gün de biliyorlardı. Gülen de, Erdoğan da birer ABD projesidir, tıpkı Ergenekon gibi. “Mustafa Kemal”in askerleri olarak Balbay ve çevresi, ABD’ye gidip, görevi bize verin demekten geri durmamışlardır.

Laiklik, gün gelmiş, dinin aşağılanması biçiminde kullanılmış, gün gelmiş tarikatları komünizme karşı cihada çağırma şeklinde. Ama her birinde asla laiklik olmamıştır.

Raporda derli toplu bir çerçeve var. Elbette, devletin bakış açısından. Tarikatları ya da dinî oluşumları, 8 grupta toplamaktadır rapor. Her bir grubun lideri ve görüşleri hakkında bilgiler de vermektedir.

İlk grup “Kur’an İslamı” olarak ele alınmış. Beş alt gruba ayrılmış: İlki Abdülaziz Bayındır grubudur. Üzerine uzunca durmuştur. Bayındır, 1951 Erzurum Tortum doğumludur. 1993’te Süleymaniye Vakfı’nı kurmuştur. Yani grup, 1980 sonrasında doğmuştur. İkincisi Ercümend Özkan ve İktibas Dergisi grubudur. Özkan, 1938 Kırşehir Mucur doğumludur. Hizbu’t-Tahrir ile tanışıp onunla hareket etmiş, 1967’de ondan kopmuş, 1970’te İslam Partisi’ni kurmuştur. 1980 sonrasında ise “1980 İhtilali’nin doğurduğu havanın da etkisi ile bu kez farklı bir çalışma tarzına yöneldi ve 1981 yılında İktibas Dergisi’ni çıkarmaya başladı.” (age, s. 53). Üçüncüsü, yani “Kur’an İslamı” başlığı altındaki üçüncü grup, Haksöz/Özgür-Der olarak verilmektedir. 1991 yılında kurulduğu kaydedilmiştir. İsim verilmiyor, İlahiyat Fakülteli bir grup genç deniliyor. Dördüncüsü, Mehmet Okuyan grubudur. Okuyan, Çaykara, 1965 doğumludur. Hareketin 1980 sonrasına denk geldiğini belirtmeye gerek yok. Bu grubun içinde sayılan beşinci isim Mustafa İslamoğlu’dur. 1960 Kayseri Develi doğumludur. Özkan grubu hariç, bu gruptaki dört grup, 1980 sonrası ortam ile büyümüştür.

İkinci ana grup, “Selefî Söylem” olarak ele alınıyor. Burada 7 grup var. 1- Abdullah Yolcu: 1958 Kerkük doğumlu. 2- Alparslan Kuytul (Furkan Vakfı). 1965 Adana doğumlu. 3- Feyzullah Birışık 1969 Malatya doğumlu. 4- Halis Bayancuk (Ebu Hanzala), 1984 Diyarbakır doğumlu, Hacı Bayancuk’un oğludur, Hacı Bayancuk, Türkiye Hizbullah örgütünün “ileri gelen isimlerinden biri”dir. 5- Kul Sadi Yüksel, 1957 Muş Varto doğumlu. 6- Mehmet Balcıoğlu (Ebu Said Yarpuzî), doğumu verilmemiş, Antalya’nın Yarpuz köyünden Yarpuzî ismini aldığı vurgulanmış. 7- Mehmet Emin Akın, 1954 Aksaray doğumlu. Buradaki 7 grup da 1980’in “yarattığı ortam” içinde boy atmıştır.

Üçüncü ana grup: “Mehdici ve Mesiyanik Söylem” olarak adlandırılmış ve üç isim sayılmış. 1- Adnan Oktar. 1956 Ankara doğumlu. 2- Ahmet Hulusi. 1945 İstanbul doğumlu. 3- İskender Evrenosoğlu. 1933 İznik doğumlu. Bu grupta, sadece Adnan Oktar, “1980 sonrası ortam” ile bağlı görünüyor.

Dördüncü ana grup: “Gelenekçi” olarak adlandırılmış. Üç alt gruba-isme ayrılmış: 1- İhsan Şenocak, 1974 Samsun doğumlu. 2- Nurettin Yıldız, 1960 Of doğumlu. 3- Şahımerdan Sarı (Vasat Grubu) 1960 Adıyaman doğumlu.

Beşinci ana Grup: “Dinî-Siyasî Teşekküller” diye adlandırılmış. Burada üç alt grup var. 1- Davet ve Kardeşlik Vakfı, “geçmişi 1980’li yılların başlarına dayanmaktadır.” (age, s. 117). 2- Hizbu’t-Tahrir, 1953’te Ürdün’de kurulmuş bu tarikatın, “Körfez savaşı gibi olayların meydana getirdiği radikalleşmenin etkisiyle Ürdün, Suriye, Kuzey Afrika, Türkiye ve Güney Orta Asya’ya yayılır.” (age s. 119). 3- Mustaz’aflar Hareketi (Hizbullah) “Cemaata Ulamaye İslamî (İslam Alimleri Cemaati) adıyla 1979 yılında Batman’da ortaya çıkan hareketin kurucusu, 1952 yılı Batman doğumlu Mülkiyeli Hüseyin Velioğlu’dur.” (age s. 122). Bu grupta yer alanların da, 12 Eylül sonrası ortam ile ya da ABD’nin Yeşil Kuşak projesinin yarattığı ortam ile bağlı olduğu anlaşılır durumdadır.

Altıncı ana grup, “Risale-i Nur Grupları” olarak adlandırılmış. Bu grup içinde 7 alt grup sayılmıştır. Bu grubun tarihi, 1980 öncesi döneme gitmektedir. Said Nursi ile başlayan bir akımdır. 1- Kırkıncılar grubu (Mehmet Kırkıncı). Mehmet Kırkıncı, 1928 Erzurum doğumludur. 1955 yılında Said Nursi ile Isparta’da tanıştığı söyleniyor. 2- Med-Zehra Grubu (M. Sıddık Şeyhanzade). Şeyhanzade ile birlikte İzzeddin Yıldırım’ın başını çektiği grup, 1971’de Nurcuların ana gövdesinden ayrılmıştır. 3- Okuyucular Grubu (Zübeyir Gündüzalp). Gündüzalp, 1920’de Ermenek’te doğdu. 1946’da Nursi ile tanışmış. 4- Tahşiyeciler Grubu (Muhammed Doğan). Doğan, 1944 Varto doğumlu. 1960’lı yılların başında Risale-i Nur ile tanışmış. 5- Yazıcılar Grubu (Hüsrev Altınbaşak). Altınbaşak 1899 doğumlu, 1931’de Said Nursi ile tanışmış. 6- Yeni Asya Grubu (Mehmet Kutlular). 1938 Balıkesir doğumlu olan Kutlular, 1957’de askerlik döneminde Risale-i Nur ile tanışmış. 7- Zehra Grubu (İzzettin Yıldırım). Yıldırım 1961-81 arasında Nurcuların ana grubunda yer almış. Yıldırım, “Said Nursi’nin Kürt kimliğini ön planda tutmaları sebebiyle Doğu ve Güneydoğuda kabul görmüşlerdir.” Yıldırım, 12 Eylül darbesi döneminde aranmış, 2000 yılında öldürülmüş.

Yedinci grup, en geniş gruptur. “Geleneksel Dini-Kültürel Oluşumlar (Tarikatlar)” başlığını taşımaktadır. kendi içinde dört alt gruba, bu dört alt grup ise gruplara ayrılmaktadır.

Birinci alt grup Nakşibendîler başlığını taşıyor. İkincisi Halvetîler, üçüncüsü Rifailer ve dördüncüsü Kadiriler şeklindedir.

Birinci alt gruptaki Nakşibendiler, en kalabalık olandır, 13 gruba ayrılmıştır. 1- Erenköy Cemaati, “ismini şeyhleri Mahmut Sami Ramazanoğlu’nun 1955’ten sonra İstanbul’da görev yaptığı Zihni Paşa Camii’nin bulunduğu Erenköy semtinden alır.” (s. 152). 2- Hazneviler grubu kurucusu Şeyh Ahmet el-Haznevi, 1949’da ölmüştür. 3- Işıkçılar Cemaati, kurucusu H. Hilmi Işık 1911 doğumludur. 4- İskenderpaşa Cemaati, M. Zahit Kotku (1897-1980), İskenderpaşa Camii’nde görev yapmış, onun ölümünden sonra damadı Mahmut Es’ad Coşan, ardından oğlu Nureddin Coşan cemaatin başına geçmiştir. 5- İsmail Hakkı Toprak Grubu/Somuncu Baba/Darende Cemaati. İsmail Hakkı Toprak’tan ismini alıyor. 1920’lerden öncesine dayanıyor. 6- İsmailağa Cemaati. Mahmud Ustaosmanoğlu, İsmailağa Camii’nde 1954’te göreve başladı. İsmini camiden alıyor. Ustaosmanoğlu’dan sonra öne çıkan iki lider, Hızır Ali Muratoğlu ve Bayram Ali Öztürk suikast sonucu öldürülmüşler. Bu bilgi 171. sayfada yer alıyor. 7- Ahmet Mahmut Ünlü (Cübbeli Ahmet) 1965 Fatih doğumlu. 8- Menzil/Semerkand Cemaati, kurucusu Abdülhakim Erol, 1902 Siirt doğumludur. Adıyaman, Kahta’nın Menzil köyüne yerleşmiştir. 9- Norşîn Dergâhı: “1924’te medreselerin kapatıldıktan sonra, doğu ve güneydoğu bölgesinde” kendi özel medreselerinde okutmaya devam etmişlerdir. 7 farklı kolunun olduğu kaydedilmiş. 10- Ömer Öngüt (Hakikat Grubu) 1927 Yugoslavya Yenipazar doğumlu. 11- Süleyman Hilmi Tunahan Cemaati. Süleymancılık da denilmektedir. Kurucusu Tunahan 1888-1959 arasında yaşamış. 12- Şeyh Seyda El-Cezerî Cemaati: Kurucu Şeyh Seyda, Cizre’de doğmuş. 1925’te Şeyh Said ayaklanmasının ardından, Musul’a, Şam’a gitmiş ve oradan 1928’de Cizre’ye gelmiş. 13- Yahyalı Cemaati, Erenköy cemaatinden çıkmış bir koldur.

İkinci alt grup “Halvetiyye Tarikatıdır. Bu tarikatın iki kolu var. Biri Uşşakıyye. İsmini kurucusu Uşşaki’den (1475-1593) alıyor. İç Anadolu’da etkin olan tarikatın şimdiki liderleri, kaynakta, İbrahim İpek ve Fatih Nurullah (son ırza geçme olayı nedeni ile tutuklanan) olarak veriliyor. İkincisi Cerrahiyye, 1703’te kurulduğu yazılıyor, tarikatın günümüzde ABD’ye kadar ulaştığı bilgisi verilmiş. Bugün, Ömer Tuğrul İnançer tarafından yönetiliyor.

Üçüncü alt grup, yani yedinci ana grubun üçüncü alt grubu, Kenan Rifai ve Kubbealtı Vakfı olarak adlandırılmış. Eski tarikatlardan biri. Irak, Mısır ve Anadolu’da etkili olmuş. El-Rifai 1118-1182 arasında yaşamış. Anadolu’daki en önemli temsilcisi olarak kaynak tarafından verilen isim Kenan Rifai, 1867 Selanik doğumlu. Bugün başında 1952 doğumlu Cemalnur Sargut var.

  1. ana grubun dördüncü alt grubu ise Kadiriler, Haydar Baş olarak veriliyor. 1947 Trabzon doğumludur.
  2. ana grup, “Diğerleri” adını almış. Bir yere koyamamışlar. İki alt isim yer alıyor: Nurettin Şirin, 1964 Trabzon doğumlu ve Recep İhsan Eliaçık 1961 Kayseri doğumlu.
Mazluma dini sorulmaz

Yukarıda görüldüğü gibi, Cumhuriyet öncesine ulaşan tarikatların çoğu, “Geleneksel Dinî-Kültürel Oluşumlar (Tarikatlar)” başlığı altında toplanmış. Risale-i Nur Gruplarının daha çok 1940-50’lerde yol aldığını söylersek yanlış olmaz.

Hiçbir zaman “laik” olmamış Cumhuriyet, dini kullanmayı hedeflemiştir. Ama, 1930’lu yıllarda Cumhuriyet’te bir restorasyon başlamıştır. Bu restorasyon, İkinci Dünya Savaşı döneminde daha da gelişmiş ve 1950’lerde epeyce ileri taşınmıştır. Bu sadece din açısından böyle değildir. Her açıdan böyledir ama din açısından tartışıyoruz, ilk önemli tarikat serpilmesi, 1950’lerin ortamında gerçekleşmiştir. Bu aslında tarikatların devlete yerleşmesinin ilk adımlarıdır. Türk-İslam sentezi ve gladio örgütlenmesi, İkinci Dünya Savaşı’ndan zaferle çıkmış olan SSCB’nin etkisinin kırılması amacıyla, CIA tarafından, NATO kanalları ile Türkiye’ye taşınmıştır. Kontr-gerilla örgütlenmesi, bir yandan Ortaasya’daki Sovyet cumhuriyetlerine saldırı için gerekli idi, diğer yandan, Ortadoğu’da gelişme potansiyeli olan anti-emperyalist hareketleri boğmak için İslam gerekli idi. Zaten hiç laik olmamış bir devlet olarak TC devleti, buna adapte olmakta zorlanmadı.

12 Eylül, Yeşil Kuşak projesi ile bağlıdır ve İslamî hareketin önünü, onu ABD emperyalizmine bağlayacak şekilde açtı.

Rapor FETÖ değerlendirmesini şöyle yapıyor: “Çünkü FETO ihanet olayı bazı uluslararası istihbarat örgütlerinin bir devletin içinden manipüle edilmesi için buldukları işbirlikçileri kullanma problemidir.” (s. 15). Aslında bu değerlendirme ile rapor, diğer cemaatleri, FETÖ’den ayrı tutmayı öğütlemektedir.

Oysa, Yeşil Kuşak projesinin bizzat ürünü olan AK Parti ve Erdoğan çevresinin görüşü, tüm bu tarikatları kendi amaçları için kullanmaktır. Bilinen odur ki, “bazı uluslararası istihbarat örgütleri”, İslamî hareketin sadece Gülen bölümünün iplerini elinde tutmakla yetinmiyordu. Dün komünizme karşı mücadele adı altında aktif kullanılan dinci ve ülkücü hareket, aslında birçok kanaldan ABD’ye bağlıdır. Raporu yazanların da bundan azade olmadıkları gibi.

Tarikatlar ya da İslamî hareketler, devlet içinde yer edinmek, orada örgütlenmek, bu olanakları kullanarak akçeli işler tutmak gibi yollara girdiklerinde, sanırım çoğu böyledir, aslında dinî anlamda bir yol arayışı olmaktan çıkarlar. Bugün olan budur.

Bugün tarikatlar, daha çok mafya çeteleri gibidir. Çeteleşen devlet gibi, tarikatlar da çeteleşmiştir. Hemen hemen her tarikat, kendi akçeli işleri için, her türlü hile ve dolaba başvurmakta, yağmalamaktan geri durmamakta, rant peşine koşmakta ve buna uygun olarak da, mafya tarzı silahlı yapılar oluşturmaktadır.

Devlet, tarikatların, mafyalaşmasını, hatta para için her tür yola baş vurmasını, ranttan pay almasını, zenginlikle tanışmasını, bu yolla, “gırtlaklarını devlete bağlı” hâle getirmesini çok istemektedir. Böylece “İslam” adını kullanarak, devlet için her türlü katliamı yapmaya, her türlü suçu işlemeye hazır hâle geleceklerdir. Böylesi yapıların, hangi “uluslararası istihbarat” teşkilâtının elinde olacağı bilinmez midir? Ortada IŞİD gerçeği vardır.

Artık, masum dinî arayış ve inanç gruplarından söz etmek bile zordur. Belki birkaç tane kalmıştır. Dünya çapında bir paylaşım savaşının yürüdüğü bugün, bir Müslüman, emperyalizme karşı açık ve net bir mücadeleye girmiyorsa, kendini dahi koruyamaz.

Hep birlikte yaşadık ve biliyoruz ki, Gülen hareketi, tıpkı ortağı AK Parti gibi, bir ABD projesidir. Ama içinde hemen her emperyalist gücün de eli vardır. Bu AK Parti için de geçerlidir. Devletin tüm mekanizmaları birer çete hâline gelmiştir.

Uşşaki şeyhinin ırza tecavüzüne bu geniş perspektiften bakalım.

Şimdi, her gün bu tarikatlar, hatta dinî vakıflar, dinî okullar vb. içinde yaşanan bu taciz ve tecavüz olaylarının hangisi ortaya çıkıyorsa, bu durum, tarikat çeteleri (devleti de içerecek tarzda) içinde bir çatışmanın sonucudur. Olay değil, ortaya çıkması bu çatışmanın sonucudur. Yoksa, ülkedeki Saray Rejimi, istediği zaman, kapatmak istediği her olay için “ilgi çekici” kılıflar üretmektedir. Eşini ve kızını Erdoğan’a helâl gören anlayışların, tarikat yuvalarında çocuklara cinsel saldırısı elbette “sıradan” bir hâl almıştır.

Tüm bu kargaşa içinde samimi olarak dinini yaşamak isteyen emekçiler için mesele, egemenlere karşı, kapitalist zorbalığa karşı, Saray Rejimi’ne karşı mücadele etme meselesidir. Söz öyledir; mazluma dini sorulmaz. Savaş meydanı buradadır, safını doğru belirlemek, dinî değerler üzerinden manipüle edilmeye son vermek için anahtar bir sözdür, mazluma dini sorulmaz.

Savaşsız, sömürüsüz bir dünya için mücadele, insan olarak kalabilmenin de mücadelesidir. Aşağılanmanın her türüne, ayrımcılığın her türüne karşı mücadele, sosyalizm mücadelesinin içindedir. Sınıfları ortadan kaldıracak bir sosyalist devrim, dünyaya yayılabildiği ölçüde, dünyayı cennete çevirmenin tek yoludur.

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir