Alevi Haber Ağı

Alevi Haber Ağı Web Sitesi

Alevilik o denli zor açıklanabilir bir inanç ki, her kime sorsanız hep değişik yanıtlar alırsınız (8)

656 yılında  Abdullah İbn Sebe adında birisi tarafından Ehlibeyt’ten birine ilahlık atfeden Ghula-ı Şia denilen ilk oluşum kuruldu. 3. Halife Osman’ın ölümüne sebebiyet verdiği, isyanı çıkaranları yönettiği iddia edilen İbn Sebe tasavvufun Sebeiyye ekolunu kurdu. Sebeiyye ekolu, İslam coğrafyasında tasavvuf tarihinde kurulmuş olan ilk batıni okul idi. Sebeiyye ekolu, İmam Ali’nin ölmediğini, onda ilahi bir gücün varolduğunu, onun bulutların üzerinde geleceğini, gök gürültüsünün onun sesi, şimşeğin de kamçısı, yakında yere ineceğini ve zulm ile dolu yeryüzüne adalet ile dolduracağını ileri sürüyordu. Sebeiyye aynı zamanda; tevakkuf, gaybet ve rec’at konularını kabul eden, İmam Ali’de bulunan ilahi cüz’ün tenasuh yoluyla diğer imamlara geçtiğini iddia eden ilk fırkadır.

İslam içinde İmam Ali’yi ilk defa ilahlık mertebesinde gören kişi tasavvufun Sebeiyye kolunun kurucusu olan Abdullah İbn Sebe’dir. Tanrının İmam Ali’de vücutlaşmış olduğunu söyleyerek onu ilahlık mertebesine çıkarmıştır.

Şiiliğin kurucusu olarak da bilinen İbn Sebe, „Ali’nin Allah olduğunu, kendisinin de onun peygamberi olduğunu“ iddia etmiştir.

  1. Yüzyılda Ali temelinde kurulan Şii mezhebi içindeki  Abdullah İbn Sebe’nin kurduğu Sebeiyye tarikatı daha sonra İslam’ın çilesinden, zulmünden bunalan Arap veya Arap olmayan  (Mevali) halkların geleceğe açılan kapısı olmuştur.

El Bağdadi’ye gore, “Abdullah İbn Sebe ve fırkası sahip olduğu görüşleri ile neredeyse İslam dışı bütün fikir ve fırkaların kaynağıdır.”

İslam içerisinde ama İslam’a karşı bir akım olarak bilinen Sebeiyye öz olarak devrimci ve eylemci bir yapıya sahiptir. Oluşumun ilk anından itibaren „Herkese eşitlik, özgürlük, adalet“ sloganları ile umut aşılamıştır. Ortaya attığı üçlü slogan ile İslam Şeriatına karşı olan tavrını da açık açık ortaya koymuş oluyor.

Günümüz İslamcılarının karşı olduğu hatta öyle birisinin hiç yaşamadığını iddia edenler de yok değil. Onlara göre; Abdullah İbn Sebe yemen yahudilerinden. Müslüman olmuş. Musevi iken Yuşa hakkındaki kanaatını İslam’a girdikten sonra İmam Ali için uydurmuş. Her peygamberin vasisi olduğu, Peygamberin de vasisinin Ali olduğu fikrini ortaya çıkarmış.  Peygamberin son zamanlarda yeniden dünyaya geleceği inancını bu adam icat etmiş. Kara Halayığın oğlu diye de anılan bu zat; Kufe, Şam ve Mısısr illerini dolaşıp düşüncelerini, inançalrını yaymış. Ebu Zer, Ammar, Ebubekir oğlu Muhammed, Ebu Huzeyfe’nin oğlu Muhammed vb, yüce kadirli ashabı Malik-ül Ejder gibi yüce İslamları kandırmış. Osman aleyhindeki ayaklanmayı bastırmış. Talha ve Zübeyr’in Aişe ile Basra’ya gitmelerinden ve Küçük Cemel olayından sonra iki taraf uzaklaşmışken kendisine uyanları kışkırtmış ve geceleyin iki yandan da kendisine uyanlar , birbirlerine saldırmışlar. Camel savaşı bu nedenle olmuş. Hatta Ebu Zer, servetin biriktirilmemesi kanısını bu adama uyarak söylemeye başlamış. Şam’da Muaviye ile arası bu yüzden açılmış, kendisi de bu fikri Mazdekilerden almış, Hulul inancını yayan da bu adammış. Ona göre Ali, Allah’ın görüntüsüymüş. Ona inananlar da Ali’nin Allah olduğuna, İbn Sebe’nin ise onun peygamberi olduğuna inanmışlar. (Faik Bulut, Alisiz Alevilik)

Abdullah İbn Sebe’nin gerçekte yaşayıp yaşamadığına dair çeşitli kaynaklar ileri sürülmektedir. Şarkiyatçı yazarlardan I.Friedlander Taberi’nin kaynağı Seyf bin Omar’ın rivayetinde dayanarak şunu ileri sürüyor: „İbn Sebe’nin olaylardaki rolü, Ali’nin ilahlaştırılmasında değil, Ali öldüğü halde onun gerçekte ölmediğini söyleyerek, Ali’nin günün birinde bulutların arasından geri gelip asasıyla Arap kavmini yönlendireceğini vurgulamasında yatıyor. İbn Sebe’nin bu görüşünün kökü Yemen yahudilerinin fikrine yakın olup, Habeşistan’daki Yahudilerin Mesih anlayışına pek benziyor.

Taberi de İbn Sebe hakkındaki görüşlerini şöyle özetlemektedir: „Yezid el Faka’siden rivayetle dedi ki; „İbn Sebe Yemen ahalisinden bir Yahudi idi. Hz. Osman zamanında müslüman oldu. Sonra, İslam diyarında oradan oraya dolaşarak sapkın görüşlerini yaymaya koyuldu. Hicaz bölgesinden başladı. Basra, Kufe, Şam hattında gezindi durdu. Fakat Şam ahalisinde umduğunu bulamadı. Kendisini Mısır’a sürdüler. Orada ‚Reca‘ görüşünü yayıp Hz. Muhammed’in de Hz. İsa gibi günün birinde yeryüzüne döneceğini vaaz eyledi. Hatta Hz. Muhammed’in ‚Reca‘ konusunda İsa peygamberden daha üstün olduğunu iddia etti. Ardından her peygamberin bir vasisi vardır, Hz. Muhammed Peygamberlerin sonuncusu olduğuna gore, O’nun vasisi Ali de vasilerin sonuncusudur,dedi. Derken, Hz. Osman’ın haksız yere halife seçildiğini, aslında bu hakkın sadece Hz. Ali’ye ait olduğunu açıklayarak halkı kışkırttı. Ayrıca; Hz. Ali’yi yüceltirken şu görüşleri savundu. Ali, Hz. Peygamber’in vasisidir. Ali, ölümsüzdür, öldürülmemiştir. O, zahiren öldü ama gerçekte gökyüzüne yükseldi. Günün birinde bulutların arasında dünyaya dönüp Arap kavmini asasıyla idare edecektir. Gökyüüzndeki yıldırım, Ali’nin sesi; şimşek, Ali’nin kamçısıdır. Kim ki şimşeği görüp sesi işitir, anında şöyle der: Aleyke Selamun Ya Emir-ul Müminin.” (Taberi’den aktaran  Dr. El Bedevi)

Şii alimlerinden El Kummi İbn Sebe için, „bu şahsın muhtemelen Yahudi değil Arap kökenli olabileceğini“ iddia eder. Tarihçi İbn-ul Kesir ise, „İbn-ul Sevda (Sebe) Rum (Anadolu) kökenlidir“.

Doğuştan Günümüze Büyük İslam Tarihi’nde ise şu görüş yer alır: „Mesela ,insanlar, Hz. Ömer’in tatbik ettiği adaleti ve eşitliği çok seviyordu. Abdullah İbn Sebe, onlara, önce sevdikleri taraftan yaklaşmaya çalıştı. İnsanlara eşitlik ve adalet iddialarıyla yaklaştı. Zaman oldu. Hz. Osman’ın emirlerinde kusur arayıp kötülemeye başladı; valilerin halka zulm ettiğini çevreye yaydı. (bu ve benzeri konularda) her tarafa mektuplar yazdı. Böylece her şehirde taraftar edindi. Şehirden şehire mektuplar gönderilip halka okunuyor, onlar da kardeşlerinin başına gelen belalardan kurtulmak için Allah’a yalvarıyorlardı.”

İbn Sebe bir devrim ateşi yakmak istemektedir. Osman dönemi yönetiminde halka öylesine zulm edilmekte, öyle taraf tutulmaktadır ki en küçük bir çıngı bile ateşin yanmasını sağlayacaktır. İbn Sebe bu ateşi yakmaya daha yakın, daha meyillidir. İslam’ın cenderesi altında ezilen Mevaliler bile artık birşeylerin olmasını beklemektedirler. Onun şehir şehir dolaşması, yazdıkları mektupların kalabalık halk kitleleri önünde döne döne okunması, her kesimden halkın dikkatini  çekiyordu. Bununla da yetinmeyip Peygamberin damadı, torunlarının babası Ali’nin de (Ali’nin parmağını dahi kıpırdatmamasına rağmen) ismini ortaya atarak onun yarı ilah bir güç olduğunu, onun adına bu çağrıyı yaptığını iddia etmesi İslam olan veya olmayan her toplumda kabul görüyordu. Eşitlik, Adalet, Özgürlük kendi mecrasına doğru kayıp  ezilen, zulm gören halkın yüreğine ilmek ilmek işleniyordu. İslam rejimine karşı yine bir İslami dalgalanmayla halk harekete geçirilmek isteniyordu. XXXXX

Abdullah İbn Sebe, Allah’tan başkasına ilahlık yakıştırarak (izafe etmek) tenasuh  (sürekli ruhun başka bir bedende vücut bulması) inancına sahip olmuştur. Bu tarikatın taraftarlarına gore, Ali’nin ilah olduğu düşüncesi sahabe zamanından beri bilinmektedir. Ali, Medain’den dönerken konakladığı yerde bir kafatası ile konuşmuş, çevresindekiler de bu olaya şahit olmuşlardır. Bu olay üzerine Abdullah İbn Sebe ve ashabı Ali’nin ölüleri dirilten bir Rab olduğunu iddia etmiş, bunu duyan Ali ise kendisinin Rab olduğunu iddia edenleri önce tövbeye çağırmış, Kabul etmeyenlerden bir kısmını yakmış bir kısmını da bağışlamıştır. (El Kurani, Şazan bin Cibril)

Ali, Ramazan ayında Abdullah İbn sebe ve taraftarlarına oruç yerken rastlamış, onlara bunun sebebini sormuş. Onlar da ona: “Sen sensin” diye yanıt vermişler. Ali onların kendisini ilah olarak gördüklerini anlamış, onları yeniden İslam’a dönmeye çağırmış, onlar da görüşlerinden dönmeyince onları yakmıştır. Aralarından Abdullah İbn Sebe’yi Küfe’de kalmaması şartıyla bağışlamış ve Medain’e sürmüştür. (İbn Ebi’l Hadid, Muhammet bin el Hüseyin)   

Abdullah İbn Sebe, İbn Mülcem’in ilah olduğu için Hz. Ali’yi değil de onun suretinde bir şeytanı öldürdüğünü iddia etmiştir.

Mısır’daki Fatımilerin inançları, Abdullah İbn Sebe’nin iddialarının aynısıdır. İsmailiyye ve Karmatilerin düşünce kökeni de İbn Sebeiyye’ye  dayanmaktadır.       (el Makrizi, el Hitat)

Hatta İran-Horasan, Türkistan ve Irak-Suriye topraklarında boy veren tarikatların da temel kaynağında Batıni olarak Sebeiyye tarikatının ana düşünceleri vardır, Melametilik, Haydarilik, Kalenderilik, Hürremiyye, Vefailik, Yesevilik gibi.

Emeviler dönemindeki zulmün üst boyutlara çıkması halkın o yönetimden yaka silkmesine neden olmuştu. Bu dönemde  zulmün en fazla işlediği Ehlibeyt kesimine olan bağlılığını  Ali taraftarları olarak  ortaya koyan muhaliflere Alevi (alaouite) deniyordu. Mevali kesim de bir bayrak altında örgütlenmeye gitmeye başladılar. Emevilere güç yetirebilmek için  Şii Araplar olarak bilinen  Ali Şiası’na da ihtiyaç vardı. Bu nedenle onları da yanlarına çekebilmek için Ali adına örgütlendiklerini yaymaya başladılar. Başarılı da oldular. Aynı coğrafyanın ezilenleri olarak Mevali kesim ile Şii Araplar bir bayrak altında  birleşmenin formülünü bulmuşlardı. Kutsallık addedilen Ehlibeyt ailesi Emeviler tarafından haksızlığa uğramış, zulm görmüş, katledilmiş bir yanıyla onların kurtuluşuna ivme kazandıracaklardı. Bu söylem tuttu. 12 İmamların katkısı olmasa da onların adı birliğin  bir bayrak altında toplanmasına yetmişti. Ali, ezilenlerin, haksızlığa uğrayanların, zulm görenlerin yol göstericisi, bayrağı olmuştu. Artık Ali Şiası-Alevi demek; İslam halifelerinin karşısına dikilen muhaliflerin ortak, birleştirici ve en güçlü alternatifinin de adı olmuştu.

Bu gelişim felsefecilere Ali taraftarları içinde farklı bakış açıları nedeniyle pek hoş karşılanmasalar da muhalif bir birliğin gerekliliği bağlamında  kabul gördü. Ve bu anlayış İslam’ın yayılıp da baskı altına aldığı coğrafyalarda da benimsendi. İslam’ın hiç bir ritüelini, şartını yerine getirmeyip getiriyormuş gibi bir algıyla kurulan tarikatlarda da yer bulması zaman içerisinde göçler nedeniyle başka coğrafyaların yanısıra Anadolu’ya da taşındı.                                                                *

Ali, 16.yüzyıldan itibaren Alevilerin vazgeçilmezi olmuştu. Anadolu Alevisi kendi kahramanını bulmuş, zalimin zulmüne karşı çıkarak yeni kurulacak geleceğin  umudu, dondan dona giren Hızır’ı Ortodoks İslam’ın içinden çıkarılıp batıni bir renge boyanan, ezilenlerin, haksızlığa ve zulme  uğrayanların, dışlananların hamisi, koruyucusu, gözeteni artık Ali idi. Ali, halkın gözünde yarı Tanrı görünümünde bir ilahi güç idi.

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir