Alevi Haber Ağı

Alevi Haber Ağı Web Sitesi

Alevilik o denli zor açıklanabilir bir inanç ki, her kime sorsanız hep değişik yanıtlar alırsınız (12)

– Araştırmacı Yazar Sadık Erenler / S.Erenler@web.de 

Anadolu Alevilerinin kutsayıp kabul ettiği Ali tarihsel kişiliği olan Ali değil, ilahi yönü olan Ali’dir ve o Ali onların düşüncesinde yaratılıp içselleştirdikleri Ali’dir. Nusayriler de Ali Allah diyerek Ali’yi tanrısallaştırmışlardır.

Alevilik, Şiilik gibi Ali’den, onun kimlik ve mücadelelerinden türemiş, var olmuş bir Alicilik, bir Ali yandaşlığı değildir. Bulunduğu İslam coğrafyasında kendilerini İslami baskıdan, dayatmalardan hatta katledilmekten kurtaracak biri olarak yine İslam’ın içinden Ali’yi kendilerine yakın görüp İslam egemenlerine karşı bir savunma mekanizması bağlamında içlerine alıp mihman eyledikleri, baştacı yaptıkları bir kişiliktir. Baştacı edilen Ali kültü, Alevilerin kendi tarihsel inançlarıyla örtüşebilmesi için paylaşımcı, hakkı yenen, mazlumdan yana olan, zalimin zulmüne karşı duran bir nitelemeyle onu kendi inanç dünyasının başına  sembolik de olsa oturtup, kendi inanç yapılarıyla örtüştürerek geleceğe birlikte varma düşü kurmuşlardır. Ali’yi İslam’ın merkezinden çıkarıp kendi inançlarının içine onu otantik bir kalıpla işlemişlerdir.

Nejat Birdoğan, Alevi Kaynakları adlı eserinde bu konuya şöyle  yer ayırır: “Tanrısal köklerine bakıldığında, yani Alevi tapınmalarında ve inanmalarındaki ritüellerine bakıldığında, hiçbir özelliklerinin İslam dairesinden gelmediğini görüyoruz. Cemlerdeki müzik, şiir ve semahın İslam kaynaklarında reddedildiklerini bilmekteyiz. Ruh göçü, Tanrının insanda tecelli etmesi, halka namazı, kıbleye değil insana secde vb. davranmalar da bizi İslami dairenin dışına taşımaktadır. Ehl-i Beyt yandaşlığı Şah İsmail Hatayi’den sonra, yani XVI. yüzyıl başlarından sonra bir takiyye, yani kimlik saklama çabasından gelmektedir.”

İbrahim Ergin, “Köklerini Arayan İnanç Alevilik adlı araştırmasında 592. sayfada bu konuyu daha da netleştiriyor. “Anadolu Aleviliğinin Ali ile kurduğu bütünleşmenin psikolojik temelleri, İslamcı kuşatmaya, asimilazyon ve baskıya karşı İslam’ın içinden kutsal bir dayanak oluşturma ve bu kutsal şahsiyet üzerinden İslamcı baskıyı gögüsleyerek kendini sürdürebilme kaygısıdır. Ali iki nedenle bu arayış için biçilmiş kaftandır: Birincisi; Peygamberin ilk izleyicisi, saygıdeğer bir savaşçı, Peygamber ailesinin iki numaralı erkeği ve Muhammed sonrası başı, kızı Fatıma’nın kocası, torunları Hasan ve Hüseyin’in babası… Özetle İslam dairesinde çok güçlü bir şahsiyet ile karşı karşıyayız. Ancak bu tip özellikler, Alevilerin onu benimsemesi için yetersizdi. Çünkü bunlar, onların kendilerine güvence oluşturma ihtiyacı anlamındaki benimseme  kaygılarını karşılasa bile, duygu ve gelenekleri açısından onu benimsemelerine yetmezdi. Çünkü onlar eşitlikçi, ezilen, hakları ihlal edilen, ötekiyle dayanışan bir kültürden geliyorlardı ve bu nedenle herhangi bir İslami kutsiyetle özdeşleşmeleri mümkün değildi. Nitekim bu XV. yüzyılda Ali’yi kendilerine manevi lider, sembol olarak benimseyecek olanlar 300 yıla yakın Arap-İslam ordularına, sonra da kendi içlerinden çıkıp onları Müslümanlaştırmaya çalışan Selçuklu-Osmanlı otoritelerine karşı direnmişlerdi. İşte bu noktada devreye Ali’nin diğer özellikleri, yani Ali’yi Osman’dan, Ömer’den, Ebubekir’den, Muaviye’den, Gıyasettin’den, Yavuz’dan farklı kılan özellikleri geliyor. Ali hakkı yenmiş olandır, ailesiyle zulme uğramıştır. Daha da önemlisi iktidarı kaybettikten sonraki yıllarında ezilenlerin ve fakirlerin iktidara karşı sözcüsü, sığınağı olmuştur; iktidarın halka ve muhaliflere yaptığı eziyetlere itiraz etmiş, adalet talebine sahip çıkmış, özel hayatı ve iktidarı döneminde paylaşımcı olmuştur. Yalın kılıç kavgaya girebilen merdan bir şahsiyettir. Özetle Ali, hem diğer İslam önderleri içinde Alevilerin benimseyebilmelerini sağlayan özelliklere hem de kendilerinkiyle özdeşleşebilen dramatik kadere sahiptir.”

   “Özetle Ali, o İslamcı kuşatmada Anadolu Alevilerinin gereksinimi ile örtüşüyordu. Hiç kuşkusuz bu özellikler damat-kuzen Ali’de olmasaydı, kendilerine bir başkasını arayacak ve bulacaklardı. Belki de bu şahsiyet Kerbela Şehidi Hüseyin olacaktı. Ve o şahsiyetin içini tıpkı İslamiye’e yaptıkları gibi kendi değerleriyle dolduracaklardı. Ancak bu Muhammed olamazdı; çünkü hem hükümleriyle benimsemedikleri Kur’an’ı ondan ayırmak mümkün değildi, hem de kendilerine saldıranların bayrağıydı. Onların, kendilerini dayatmayla Müslümanlaştıran, vergiye bağlayan, cihatlara mecbur eden egemenlere karşı, egemenlerin dininden ama onlara karşı kullanıp sığınabilecekleri bir sembole ve mazeretlere gereksinimleri vardı. Ali ise hem önemi hem de uğradığı haksızlıkla bu ihtiyaçla örtüşüyordu. Ama onların Ali donuna da giren “Ali’si”, kuzen-damat Ali’nin insani varlık ve özelliklerine sığabilecek, onun gerçekleriyle yetinebilecek bir Ali değildi. Olamazdı da, çünkü kendisine dair bütün bilgilere sahip olduğumuz damat-kuzen Ali, Alevinin sindiremeyeceği kimi özelliklere de  (cihatçı, İslami ibadetleri birebir yerine getiren, çok karılı,vb.) sahip olması yanı sıra, Alevinin Tanrısal Ali’siyle özdeşleşmesi mümkün olmayan salt insan bir Ali’ydi. Yani Alevilerin Ali’si ile tarihsel Ali arasında bağlar olmakla birlikte, Alevi Ali’si ondan çok daha öte, aşkın, tanrı-insan bir varlıktı.”

İrene Melikoff, “Uyur İdik Uyardılar” adlı araştırma kitabında  Ali konusuna da değinir: “Her insanın yüzünde , Allah’ın adı okunabilmektedir. Bu gerçeği, hiç kimse, yüzyılımızın başında Hilmi Dedebaba’nın ifade ettiği gibi dile getirememiştir:

   Tuttum aynayı yüzüme

   Ali göründü gözüme

   Tanrı’nın insanoğlu suretinde tecelli ettiği inanışı da vardır. Müslüman dönemde, Tanrı, Ali’nin görünüşü altında tecelli eder. Fakat Ali sırasında peygamberlerin ve velilerin suretinde tecelli edebilir. Nitekim Hace Bektaş, bizzat Ali’den başkası değildir. Ali olgusu derinleştirilmeye çalışılırsa, bunun bir güneş tanrısallığı olduğu görülür. Ali, görünmesi için dua edilen, doğan günle özdeşleştirilmiştir. Bu da bizi, Eski Türklerin Gökyüzü  Tanrısı, Gök Tengri’ye götürür. Derin anlamlı bir olayı işaret edeceğim. Aleviler (belkide günah duygusu ile) kullanmaktan çekiniyor göründükleri Allah ismi yerine, Tanrı ya da Tengri adını kullanırlar.

   Derviş Ali bir nefesinde der ya:

   Yeri göğü arşı kürsü yaradan

   Men Ali’den başka Tanrı görmedim 

   Yaradup kulunun kısmetin veren

   Men Ali’den başka Tanrı görmedim.

Ali’nin bu ilahi yönü  ozanlarımızın sözlerinde daha yerini bulmaktadır. Hatta eline tahta kılıç verip meydanlara salanlar da, onu yaratılan değil asıl yaratan olarak görenler de  ozanlardır. Aleviler de böyle bir Ali’den yanadırlar  ve Ali’yi de Alevi yapanlar onlardır.

Peki böyle bir Ali mümkün müdür? Hem Muhammed’in sünnetine bağlı kalıp hem de Anadolu Alevilerinin yere göğe koymadığı, dilinden düşürmediği Ali . batıni anlamda tanrısallaşan, mazlumun yanında yerini alan, umutsuzlara umud olan bir Ali onlar için ilahi bir gücün onda zuhur etmesi, yansımasıdır. Bir evreden diğer bir evreye geçmek mümkün mü? diye sorulduğunda, neden olmasın, diye düşünmek gerekir. Örnek olarak Şeyh Bedreddin, Sımavna’da bir kadının oğlu olarak doğup, Edirne’de, Bursa’da, Konya’da İslam ilimleri tahsil edip gittiği Mısır’da tanıdığı ve sohbetler ettiği Şeyh Hüseyin Ahlati’nin batıni felsefesiyle kendini geliştirip, o gün değin yazmış olduğu İslam Şeriatını öven yazılarını Nil nehrine yırtıp atarak büyük bir değişim geçirmiş. Anadolu’ya geri geldiğinde Yıldırım Beyazıt sonrası Osmanoğullarının taht kavgasında Musa Çelebi’nin kazaskerliğini yapmış,  “Yarin yanağından gayri herşey ortaktır” düşüncesini yaşama geçirmek istediği komün yaşamı bütünleştirip halkın sevgisine, saygısına mazhar olmuş bir Bedreddin’e dönüşmüş  ise, Ali’nin de bir dönüşüm geçirdiği varsayılabilir ki, ozanlarımız da bu açıdan bakarak ona bir kutsallık yüklemişler ve Alevilerdeki Ali kültü ve onu takip eden Ehlibeyt kültü bu şekilde  içselleştirilmiş. Sanmıyoruz ki, ozanlar Ali’nin neye nasıl inandığını ne uğruna savaşlara girdiğini, İslam’a bakış açısını bilmiyor olsunlar. Ama onların kutsadığı, severek, inanarak deyişlerine, nefeslerine konu edindikleri Ali onların gözünde böyle bir Ali’dir. Farkındaysak, onun bir Arap olduğu da  kaale alınmamaktadır. 8. Yüzyılda yaşayan  Battal Gazi de  Arap kökenli bir Emevi komutanı idi. Anadolu halkının kahramanları arasına giren, karlı kış günlerinin soğuk akşamlarında menkibeleri anlatılan Battal Gazi’yi  Emevi İslam kimliğinden arındırarak  bambaşka bir kimlikle  bağrına basmasını bilmiştir.

Alevilik İslam’dan aldığı değerleri kendi değerleriyle de doldurarak dönüştürmeyi seçmiştir. İslam, seni kendinden sanırken, sen, İslami perde arkasında kendi kadim-öz inancını yaşamayı sürdürmektesin. Sen kendini İslam’a değil, İslamın değerlerini kendine dönüştürerek yeniden yaratıyorsun.

Şunu da unutmamalıyız: Aleviler, 12 İmamların inancının yolcuları, izleyicileri sürdürücüleri değillerdir. Bunu tarihimize baktığımızda daha iyi anlamaktayız. Şunun da ayırdındayız ki, hiçbir ozan nefeslerinde, deyişlerinde 12 İmamların adlarını zikrederken Onların İslami inançlarına atıfta bulunmamışlardır.

Ozanların gözünde 12 İmamlar İslam dini gereği ne cana kıymıştır, ne namaz kılmıştır, ne Ramazan Orucu tutmuştur, ne de camiye gitmiştir. Onlar Hakk’ın en sevgili kullarıdır, kutsaldırlar, mazlumdurlar, masumdurlar.

ALEVİLİK 1400 YAŞINDA DEĞİL 5000 YAŞINDA

Alevi mürşitleri Aleviliğin başlangıcını anlatırlarken: ‘Ayin-i Cem ilk ne zaman ve nerede yürütülmüşse Alevilik de o zamanda ve o mekanda başlamıştır’ derler. Bu mürşit sözünden hareketle kimileri ısrarla ilk Ayin-i Cem’in günümüzden bin dört yüz yıl evvel Arap Yarımadasında Hz.Ali’nin toprak damlı evinde yürütüldüğünü ve dolaysıyla Aleviliğin Hz.Ali ile başladığını öne sürüyorlar.

Elimizde Hz.Ali’nin evinde cem kurulduğuna, bağlama çalınıp, nefesler söylenip semah dönüldüğüne dair hiçbir kayıt yok. Bırakın Hz. Ali’nin bağlama çalıp, semah dönmesini, cem yürütmesini, elimizde Hz.Ali’nin Alevi erkânından, Alevi inancından haberdar olduğunu kanıtlayacak en küçük bir bilgi ya da belge kırıntısı dahi yoktur.

Hurafeleri bir kenara bırakıp gerçeklerin ardına düştüğümüzde; Alevi inanışının temel taşı ve Aleviliğin yegane ibadet biçimi olan Ayin-i Cem törenine ait ilk yazılı belgeyi Paris Louvre müzesinde buluruz. Bu belge ‘Gudea Silindiri’ olarak bilinen bir Sümer silindir tabletidir.. Sümer uygarlığının son reformisti, Lagaş şehir devletinin ünlü prensi Gudea tarafından MÖ.2125 yıllarında yazdırılan 50 cm boyunda 33cm çapındaki bu silindir tablet Alevi Ayin-i Cem töreninin uzak geçmişine ışık tutacak en eski yazılı belgedir. Ayin-i Cem, Cem Evi’nin ayin için hazırlanması ile başlar, ayinde sunulacak yiyecekler, (lokma), içkiler (dem) ve Ayin-i Cem’i başlatacak çerağ (çıra-mum) hazırlanır. Sonra ayini yöneten pir (ya da dede) törende hizmet görecek on iki hizmetliyi seçer. Ayin-i Cem çerağ uyarılması yada delil uyarılması adı verilen ritüelle başlar.

Gudea silindirinde önce dört-beş bin yıl önce Sümer’de yapılan törenin hazırlık safhası anlatılıyor “…Gudea bir dizi ilahın yardımıyla tapınağı (cem evi) temizledi…törende (Ayin-i Cem) kullanılacak bütün yiyecekler (lokma) adak içkilerini (dem) ve tütsüleri (çerağ) hazırladı… Bunun ardından tapınağın (cem evi) gereksinimlerini karşılayacak bir gurup hizmetliyi (on iki hizmetli) atama işine geçti.” (parantez içlerini ben yazdım) Sümer tabletinde bu girişten sonra törende görevlendirilen on iki hizmetlinin adları sayılıyor. 1. Kapıcı (gate keeper) 2. Kahya / Değnekçi (butler) 3. Nezaretçi /Gözcü (bailiff) 4. Silahtar (armaurer) 5. Müzisyen /zakir (musician) 6. Kuşbaz (game keeper) 7. Keçi Çobanı/Kurbancı (goatherd) 8. Dalyan Denetçisi (fisheries inspector) 9. Ulak /Peyik (messenger) 10. Tahıl Denetçisi (grain inspector) 11. Mabeyinci (chamberlain) 12. Arabacı (coachman) Alevi Ayin-i Cem’inde yer alan On iki Hizmetli’nin adları şunlar 1. Pir Mürşit 2. Rehber 3. Gözcü (Yoklamacı) 4. Çerağcı (Delilci) 5. Zakir 6. Süpürgeci 7. Kurbancı (kimi bölgelerde Sofracı) 8. Saka 9. Peyik 10. Pervane (Semahcı) 11. Sucu-Kuyuccu 12. Kapıcı Eski Çağda Sümer’de yapılan ayin ile bugün Anadolu’da halen yürütülen Alevi Ayin-i Cemleri arasındaki tek fark on iki hizmetlinin kimilerinde görülen farklı isimlendirmeler.

Bu farklılıklar da; Anadolu’nun çeşitli bölgelerindeki Ayin-i Cem’lerinde on iki hizmetlinin isimlendirilmelerinde yer yer görülen farklılıklardan çok da fazla değil. Lokma, dem, çerağ ve on iki hizmetli dışında Alevi Ayin-i Cem töreni ile Sümer töreni arasında bir benzerlik daha var; Sümer dini törenleri müzisyenlerin çaldığı “balag” adını verdikleri bir müzik aleti ile müzik eşliğinde yapılırdı. Bugün Anadolu’da Aleviler’in Ayin-i Cem’leri de müzik eşliğinde yapılıyor. Bu törende kullanılan müzik aletinin adı herkesin bildiği gibi “bağlama” dır.

Erdoğan Çınar, Aleviliğin Gizli Tarihi adlı eserinde  Alevilik tarihine bir ışık daha tutacak olan  Gudea Silindiri’nin nerede bulunduğu, gerçek olup olmadığı ve Sümer dilinde yazılmış bu silindir tabletin tercümesinin kimler tarafından yapıldığı  konusundaki merakları gideriyor:

“…Sözünü ettiğimiz Gudea Silindiri 1877 yılında Ernest de Sarzec tarafından antik Girsu şehrinde (Irak) bulundu. -Bu silindir tablet halen Paris, Louvre müzesinde Eski Çağ/Yakın Doğu bölümünde sergilenmektedir. Silindir tabletin müze kayıt numarası 1512 dir. -Gudea silindiri ilk kez 1905 yılında tercüme edildi. Sonraki yıllarda çok sayıda Sümerolog bu metin üzerinde çalıştı. Bu metin üzerinde en son ve en kapsamlı çalışmayı duayen Sümerolog Prof. Samuel N. Cramer (Şikago Üniversitesi) yaptı.”

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir