Dersim katliamı 1938 4.Bölüm
-Sadık Erenler / Araştırmacı- Yazar /S.Erenler@web.de –
Dersim konusunda en fazla merak edilen ve üzerinde spekülasyon yapılan konu ise, Atatürk ve İnönü’nün Dersim askeri harekatı konusunda bilgilerinin olup olmadığı. Arşivlerde yer alan bir fotoğraf (foto 1. Dersim Dosyasında) Atatürk’ün kumanda merkezi Elazığ’da Dördüncü Umumi Müfettişliği’ni 17 Kasım 1937’deki ziyareti sırasında çekildi. Atatürk’ün yanında Dersim harekatının komutanı Abdullah Alpdoğan var. Atatürk Pertek’e hareket ederek Murat Nehri üzerindeki Singeç Köprüsü’nü açmış ve ardından Elazığ’a geri dönmüş.
İsmet İnönü’nün kızı Özden Toker, Başbakan Tayyip Erdoğan’ın babasına yönelik sözlerine tepki gösterirken, Dersim olayının babasından sonraki dönemde Celal Bayar’ın başbakanlığı dönemine denk geldiğini savunarak, “Herkes gibi biz de yalan yanlış sözler karşısında ne diyeceğimizi bilemez duruma geliyoruz,” dedi. Bugünden kopup sürekli geçmişe götüren bu tür yorumların kendileri için büyük bir ikilem yarattığını belirten Özden Toker, “Neden sürekli geçmişte yaşayıp, uzlaşamaz bir noktaya geliyoruz,” demekte.
Dersim harekatının birinci aşamasının tamamlanmasının ardından dönemin Başbakanı İsmet İnönü 18 Eylül 1937’de meclisteki konuşmasında şunları söylüyor: “Cumhuriyet ordusu ve zabıtası, bu hadise esnasında yaptığı takiplerde hurafa olarak zihinlerde yerleşen ne kadar uçurum halinde dere ve ne kadar çıkılmaz dağ varsa, hepsini Ankara sokakları gibi baştan başa geçmişlerdir… Cumhuriyetin islahat ve imar programına muhalefet eden bütün engeller ortadan kaldırılmış ve program bir an fasıla vermeksizin ilerletilmekte bulunmuştur.”
Atatürk’ün bu olaylar sırasındaki tutumu nedir sorusu süreki kafaları kurcalarken, Dersim katliamını savunan CHP’li Onur Öymen gazetelere verdiği bir beyanatta bir noktaya dikkat çekerek şöyle diyor: Dersim’den Atatürk’ün bilgisinin olmaması mümkün değil.
Gazeteci Oral Çalışlar, Dersim Katlimaıyla ilgili makalesinde şöyle bir notunu aktarıyor: Yıllar önce Trabzon gezimiz sırasında şehrin tepesindeki Atatürk köşküne gitmiştik. Duvardaki büyük tablolardan birisi Dersim harekatına ilişkindi. Dersim harekatını Atatürk’ün bizzat yönettiğine ilişkin krokiler bu evde sergileniyordu.”
Dersim’de yaşananlar üzerine on yıllardır çalışan, belge toplayan ve arşivini araştırmacılara açarak, önemli bilgilerin günışığına çıkmasını sağlayan Hasan Saltık, konunun taraflarına “Devlet arşivleri açılsın” çağrısı yapıyor. Saltık’a göre, Dersim operasyonu “Kızılbaş” kültürünün ortadan kaldırılması için, isyan olmaksızın başlatılmış planlı bir toplum mühendisliği faaliyeti, o dönemin iktidar partisi CHP de bu olayın sivil kanadı.
74 yıl önce yaşanan olayların yeniden gündeme gelmesinin Onur Öymen’in açıklamalarıyla başladığını kendisiyle yapılan röportajda söyleyen Kalan Müziğin sahibi Hasan Saltık devamını şu sözlerle getiriyor: “Dersim meselesi hep bilinirdi ama birçok konuda olduğu gibi yanlış biliyorduk. Tıpkı Ermeni olayları, Bolu-Adapazarı isyanı, Çerkez Ethem meselesi gibi. Bize tarihin yanlış öğretilmesinden kaynaklanıyor sorun. Son dönemde daha çok belge ortaya çıkmaya başladı. Öncesinde tarihsel olarak Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni korumaya yönelikti her şey. Bu meseleyi diğerlerinden ayıran, yazılan tarihin tamamen yalan olması. Dersim’de yaşanan isyan değil, haddini bildirme. Artık Cumhuriyet oluşmuş, başına buyruk bir yer olan Dersim’e devlet giremiyor dedirtmek istememişler. ‘Oraya devlet giremiyordu’ tezi çok yanlış, gerçekte bir intikam duygusuyla hareket ediliyor. Dersimlilerin Hamidiye Alaylarına asker vermemeleri bir neden mesela. Kürtler de Dersimlilerden hoşlanmıyor. Çünkü Dersim ‘Kızılbaş’. Ortada orayı nasıl Sünnileştirebiliriz, nasıl yok ederiz sorusu var. Cumhuriyet nasıl Trakya Yahudilerini yok ettiyse, nasıl Ermeni, Rum nüfus azaltıldıysa, Dersimlilere de bu uygulandı. Türkiye Cumhuriyeti’nin bir ‘Kızılbaş’ şehrine tahammülü yoktu.”
Tamamen etnik kökeni ve kültürel kimliği hedef alan bir tablo çizdiniz söylemi üzerine Hasan Saltık şunları söylemekte: “Bu savı yayımladığım belgelere dayandırıyorum. Dikkat ederseniz, Onur Öymen’in açıklamalarından sonra piyasaya bir çok Dersim kitabı çıktı. Henüz yayımlanmamış raporlara göre, bu harekatın çok öncesinden planlanmış bir Kızılbaş harekatı olduğunu çok rahatlıkla söyleyebilirim. Dersim harekatı olduğunda İskan Kanunu çıkmıştı ama öyle bir tarihte yapıldı ki operasyon, zamanlaması mükemmeldi. Çünkü Japonya Çin’i işgal etmişti. İspanya’da iç savaş yeni bitmişti. Hitler iktidardaydı, dünyada inanılmaz bir karışıklık vardı. Dersim dünyanın umurunda değildi. Öyle bir zamanlamada yapıldı ki, zaten dış dünyada da çok fazla haber olarak yer almadı. Hatta bir ara SSCB buradaki TKP’ye ne olduğunu soruyor, ‘Türkiye’nin iç meselesidir’ yanıtını alıyor.”
Bahsettiğiniz kaynaklara meraklı bir arşivci ulaşabilir mi? sorusuna Hasan Saltık şu yanıtı veriyor: “ Ben 12 yıldır topluyorum bunları. Ne kadar acı bir şey, tek tek aileleri tesbit ettik, birçok fotoğraf onlardan satın alındı. Benim bu işe başlamam tamamen tesadüftü. Dersim Türküleri Albümü yapacaktık, elinde kayıt ve fotoğraf olduğunu bildiğim birinden paylaşmasını istedim, vermedi. Ben de bu işin arşivini yapmaya karar verdim. Kendi kendime araştıra araştıra, tek tek tesbit ederek bugüne geldik. Devlet arşivini bilmiyorum, ama ondan sonra en iyi arşiv bizde.”
Dersim üzerine pek çok çalışmaya imza attınız. Orada 1938’in nasıl hissediliyor sorusuna yanıtı da şöyle: “Dersim çok göç verdi. Nüfusu hep azaldı. Yaşlıları hala korkar. Ben röportajlarda biraz sert konuştuğumda, annem hemen uyarır. O da katliamdan annesinin karnında kurtulmuş. Babam 15 gün dağlarda mağaralara sığınmış. Bizim Sarı Saltık köyü Türkmen köyü olmasına rağmen ilk öldürülenler ailemizden. Aileden subaylar da var içlerinde. Köyün aşağısında o günlerden kalma bir mezarlık vardır hala. Bizimkileri affetmemişler ama devlet memurları da olduğu için, askerler gelip köyü önceden uyarmışlar, çocuklar öyle kurtulmuş. Harekata baktığımızda çok enteresan bir durum var. Silahlar katliam olmadan önce toplanıyor. Hangi köyden ne kadar toplandığının belgesi mevcut. Seyit Rıza zaten teslim oluyor, idam ediliyor. Bölgede tek çatışma olmuyor. Okul inşaatları başlamış, bir köprünün yıkılması bahanesi ile katliam başlıyor. Başka bir neden de bulamıyorlar, bir Sin karakolu baskını hikayesi ver, bir de köprü yıkılması. Karakol baskınının belgesi de maalesef elimde yok. Bunu anlatan kişiden dinledim ama, kayıt altına alınmasını istemedi. O bunun düzmece bir baskın olduğunu anlatmıştı. Ortada ayaklanma yok, silah yok. Her yanda karakol var. Bir harita hazırlanıyor, yasaklı, girilmez bölgeleri gösteren. Her şey 1935’ten itibaren planlı programlı aslında. Belli yerlerde çatışmalar oluyor. Hatta daha sonra Adalet Partisi kurucularından Ragıp Gümüşpala o dönemde subay. Silopit isimli adama esir düşüyor, iyileştirip birliğine teslim ediyorlar. Gümüşpala bu olaydan sonra Dersimlileri övgüyle anar. O dönemin gazetelerine de baktığınızda , Genelkurmay’ın yayın organı gibi hareket ettiklerini görürsünüz. Aşiretlerin birbirine düşürülmesinde de payı vardır bu gazetecilik anlayışının.”
Hasan Saltık söyleşisini sürdürüyor: “O kadar ağır ölümler ve göçler oluyor ki, derin bir korku başlıyor. Çok enterasandır, Dersimliler Hz. Ali ve Atatürk’e sarılır, kendilerini hemen okumaya verir. Bence Dersim’le ilgili bir sürü kitap ve tanıklık olmasına rağman asıl kaynak devlet arşividir. Bu konuda bir kitap yayımlayacaktık ama, bir çok belge, fotoğraf toplamama rağmen kitabı erteledik. Çünkü bu konuda belli kişiler çok ketum. CHP o dönemin telgraflarına bakarsa, Erzurum Kongresi’nden sonra Atatürk’e suikast ihtimaline karşı onu koruyanların Dersimliler olduğunu görür. Devlet bunu açıklasın. Cumhurbaşkanlığı arşivleri de, Başbakanlık arşivleri de. Atatürk’ün yaşananlardan haberdar olduğunu, operasyonlara katılanlara ne kadar para verilmesi gerektiği, ‘madalyalar verilsin’ dediğini detayıyla anlatır. Yine de Dersimliler Atatürk’ü korumuşlardır. 1938’in etkileri halkın üzerinde hala sürer. Çoğu Dersimli kendini Atatürk’ün o dönemde hasta olduğuna inandırır. Oysa o dönemde Meclis konuşmalarına bakılırsa, herkes herşeyden haberdar. Şu andaki tartışmayı çok komik buluyorum. Şov yapmaya gerek yok. O dönemde CHP ordunun sivil uzantısı gibi çalışıyor, artık bunu kabul etsinler. AKP de tartışmayı laf atma düzeyinden çıkarıp devlet arşivlerini açsın. Orada öldürülen insanların fotoğrafları var. Seyit Rıza’nın mezar yerini açıklasınlar. AKP madem katliamı kabul ediyor, binlerce fotoğraf, film olan arşivleri açsın. Kimse dürüst davranmıyor. Kaçak güreşiliyor. Geçmişteki iktidarların suçu bu. Bununla artık yüzleşmenin zamanı gelmiştir. Türkiye yaşananlardan özür dileyecek düzeye geldi. Operasyona katılan askerlerin büyük utanç duyduğunu biliyorum. Görüştüklerimizin çoğu kamerayı kapattırdı. Ben hepsini dinledim ama çok azı kayıt altında. Çoğu hacca gitmiş, ruhsal sorunlar yaşamış, içine kapanmış. İnanılmaz bir katliam görmüşler. Vahşetin ağırlığını kaldıramamışlar. Nüfus sayımlarına göre 13 bin civarında ölüm, akibeti belli olmayan 2 bin civarında insan ve 13 bin civarında sürgün var. Ölümlerde kadın ve çocuk ağırlıklı. Dersim’de askerlerin dışında milis kuvvetler de var. Harput’tan kaçan Ermenileri koruyan Dersimliler milislerin öfkesini çekmiş, operasyona talan için gitmişler.”
Kazım Gündoğan yaşamını Dersim konusuna adamış bir araştırmacı. Tarihimizin bu karanlık dönemini ortaya çıkarmak için, Dersim’in Kayıp Kızları Belgeselini de eşi Nezahat Gündoğan ile birlikte hazırlamakta.
“Dersim İsyanı Tezi’nin devletin bir resmi yalanı olduğunu” söylemekte Radikal Gazetesinden Eyü Can’a. “Devlet katliamı gizlemek için isyan demiştir. Tüm Alevi ve Kızılbaşlar gibi Dersim Kızılbaşları da Osmanlıya karşı Cumhuriyet’e sığınmışlardır. Evet, bazı Dersim aşiretleri kendi geleneksel yaşam tarzlarını devam ettirmek için Cumhuriyet devletine tabi olmak istememişlerdir. Ancak bu reddediş siyasal nedenlerden çok, ekonomik ve sosyal nedenlerdendir, ki bu tesbit söz konusu raporların çoğunda da görülebilir. Başbakan İnönü, Seyit Rıza’nın 10 Eylül 1937 tarihinde teslim olmasından sonra 18 Eylül’de TBMM’de Dersim meselesine dair bir konuşma yapar:’Cumhuriyetin imar ve islah programına muhalefet eden, nüfusları az olmakla beraber altı aşirettir. Bugün bu altı aşiretten birinin reisi imha edilmiş ve diğer reislerin hepsi yakalanmış ve adelete teslim edilmiştir. Görüldüğü gibi, imar ve islah’a muhalefet eden altı aşiret. Ki bu aşiret mensuplarının da bir kısmı.
Başbakan İnönü’nün muhalefet dediği altı aşiretin reislerinin hepsi yakalanmış ve adelete teslim edilmiş ise, katliama gerekçe gösterilen isyanı kim çıkardı? Neden İnönü isyan değil de muhalefet diyor? İsyan ile muhalefet arasındaki farkı bilmiyor olamaz. Bırakalım isyanı bir yana, neden İnönü imar ve islah muhalefeti diyor da ‘Kürt, Kızılbaş, Zaza muhalefeti demiyor. Aslında son derece basit sorular sorarak bile gerçeğe ulaşılabilir.
İsyan tezini savunanlara bir kaç soru: 1- Cumhuriyete karşı çıkan ve isyan etmeyi düşünen Dersim neden Mustafa Kemal’in çağrısı üzerine ilk meclise 6 Milletvekili (Abdulhak Tevfik Bey, Diyab Ağa, Hasan Hayri Bey, Mustafa Ağa, Mustafa Zeki Bey, Ramiz Bey) gönderiyor. 2- Bir Kürt devleti için isyan ettiği iddia edilen Dersim, başta Şeyh Sait olmak üzere neden hiç bir Kürt isyanını/ direnişini desteklemiyor. 3- Dersimlilerin Cumhuriyet’e bağlılığını bildirmek ve var olan sorunları da dialog yoluyla çözmek için 1926 yılında Ankara’ya davet edildiklerinde aşiret reislerinin neredeyse hepsi buna katılmış ve Çankaya Köşkü’nde ağırlanmışlardır. İsyan etmek isteyen Dersimliler neden gitsin Ankara’ya? (O ünlü hatıra fotoğrafında yer alanların hemen hepsi 1937-1938’de evlerinde aileleriyle birlikte öldürüldü.) 4- İsyan etmek isteyen Dersimliler neden silahlarını teslim etsinler?
Tarih boyunca devletin Dersim’e giremediği yalan. Osmanlı ile en sorunlu dönemlerde bile devlet otoritesini temsil eden güçlerin olduğu görülebilir. Osmanlı idari yapısı içinde değişik eyaletlere bağlı ‘Dersim Sancağı’ olduğunu biliyoruz. Cumhuriyet’in kuruluşuna kadar da devam etmiştir. Devlet’in 1938’e kadar Dersim’e giremediği algısı tamamen yanlış.
Türkiye’de ilk nüfus sayımı 1927 yılında yapılır. DİE raporlarında tüm köylere dair detaylı nüfus bilgileri mevcut. Dersim’de sakatlar hakkında bile çok net bilgiler toplayacak kadar Dersim’de olan devlet nasıl olur da Dersim’e giremez?
Dersim’de sakat nüfus: 1936 yılında 350 kör, 240 kolu çolak, 26 iki kolu çolak, 334 bir ayağı topal, 85 iki ayağı topal, 131 sağır ve dilsiz, 36 kambur, 40 kötürüm, 79 müteaddit sakat, 31 sair sakar. Dersim’de sağlam nüfusun toplamı 91.807 kişidir.”
Dersimliler vergi vermiyordu sorusuna Kazım Gündoğan’ın yanıtı:
“Elbette vermeyenler vardı. Peki neden? Yoksulluk nedeniyle mi, yoksa ‘ben seni tanımıyorum, vergi vermeyeceğim’ diye mi? Son derece zayıf bir ekonomik güce sahip olan bazı aşiret mensupları geçimini sağlamak için çoğu zaman komşu ilçe ve köylere ‘çapul’ a gider, oradan getirdikleriyle yaşamlarını sürdürürlerdi. Bu gerçeklik içinde nasıl vergi verilebilir ki? Kaldı ki sırf vergi vermedi diye bir toplumu, bir kültürü hedef tahtasına koymak ve soykırıma tabi tutmak nasıl meşru görülebilir? Dersimlilerin önemli bir bölümünün vergilerini verdikleri bizzat devlet belgelerinde mevcut. Osmanlı tahrir defterleri incelendiğinde Osmanlı zamanında da Cumhuriyet zamanında da Dersimlilerin önemli oranda vergi verdikleri görülebilir.
İşte belge: ‘1936-1937 yıllarında Tunceli’de belirlenen vergi ile tahsil edilen vergi rakamları birbirine yakındır. Bu rakamlar 1940’lı yıllarda devlet otoritesinin sağlandığı dönemlerle neredeyse aynıdır.’ (C.Sahir Sıla. CHP Milletvekili Dersim Raporu)
Dersimliler okul açılmasına karşı mıydılar yalanının yanıtı: “Devletin kendi belgeleri bile bu resmi tezi yalanlamaktadır. Mesela; Osmanlı döneminde 1891 yılında Dersim’de 170 talebeli 6 medrese ve 750 talebeli 9 ilk mektep bulunmaktadır. (İzzettin Çalışlar, Dersim Raporu)
1935’te Tunceli ili kurulduğu zaman il genelinde 18 ilk mektep vardı ve talebe sayısı 1.412’dir. 1936 yılından itibaren köylerde bile okullar vardır. Nazimiye, Mazgirt, Türüşmek, Dervişcemal, İncik, Şahsik, Türktanır ve Ovacık’ta toplam 8 okul bulunmaktadır ve bu okullarda küçümsenmeyecek oranda kız öğrenci okumaktadır. Şimdi bir soru soralım resmi tezi savunanlara: O tarihlerde Türkiye’nin başka illerinde vergi, okul, yol, askerlik, silah, çapul, feodal yapı vb. konularında durum nasıldı? Araştırıp bir kıyaslama yapma zahmetine girerler mi acaba? Yoksa katliamcıların sunduğu yalanları veri kabul ederek bu kara kutudaki kötülüklerin bir parçası olmayı mı tercih ederler?”
Ankara’da üç ayda bir yayımlanan Munzur Dergisi’nin- Dersim Etnografya Dergisi’nin- 30. Sayısında İhsan Sabri Çağlayangil ile yapılan bir söyleşi yer alıyor: “Cumhuriyet devrindeki ayaklanmalar başka iş, Dersim Harekatı başka iş. Benim bildiğim ve iştirak ettiğim kadarıyla Dersim, Türkiye’deki Kürtler meselesinin önemli bir parçasıydı. Bunları nasıl asimile edelim ve Cumhuriyet Kürtlere nasıl bir siyaset takip etmelidir davası güdüldü. Ben Malatya Emniyet Müdür iken Kürt meselesine merak sardım. Dersim’i merak ettiğimden Dersim’i gezdim. 1936,1937’de Valiyle otomobile bindik, Elazığ’a gittik. (…) Harekat başlayalı 1-2 ay olmuştu. Abdullah Paşa dedi ki, bu kefereyi kıstırdım. Ekinlerini yaktım, dedi. Uçakla. Mağaralara iltica ettiler, fakat dağlık arazi, dedi… Biz ertesi gün, iki otomobil ve bir de koruyucu manga, bir de taze ekmek çuvallara doldurulmuş, kafile halinde hareket ettik. Bir yerde yanlışlıkla ateş yedik, o badireyi atlattık… Abdullah Paşa, inmeyin arabadan, bizden evvel insinler dedi. Kürtlerle yapılan anlaşma gereği, iki taraf da aşağıya silahsız inmesi lazımdır. Abdullah Paşa haber yolladı, biz üç kişi ineceğiz, yabancı değil. Biri Malatya Emniyet Müdürüdür, biri Malatya Valisidir, çekinmesinler. Karşılıklı savaş cereyan ediyor… Sonrada 15-20 kişi geldi. Kürt bunlar (…) Abdullah Paşa, meseleyi tekrar düşünmelerini söyledi. Bunlar kabul etmediler. Mağaralara iltica etmişlerdi. Ordu zehirli gaz kullandı. Mağaraların kapısının içinden bunları fare gibi zehirledi. Ve yediden yetmişe o Dersim Kürtlerini kestiler. Kanlı bir harekat oldu (…)”
Çağlayangil hazır bulunduğu Seyit Rıza’nın idamını da şöyle anlatıyor: “Yanımda Macar Mustafa diye bir polis varmış, asıldıktan sonra sehpada bunun resimlerini çekmiş. Atatürk ertesi gün gelmedi, bir gün sonra geldi(…) Hadi Bey isminde bir jandarma komutanı yaveri vardı Şükrü Kaya’nın. Macar Mustafa, Şükrü Kaya’nın yaverine, ‘Astık herifleri’ diye resimlerini vermiş. O da kahvaltıda Atatürk’e göstermiş. Atatürk, fena sinirlenmiş, beni çağırdı. Nedir bu rezalet? dedi. Bütün Kürtleri ayaklandırır bu resim. Herif Seyyit. Peygamber sülalesinden, dedi. Öyle sümükleri akmış beyaz sakalıyla, dedi. Git, derhal imha et, dedi. Jandarmadan negatiflerini bul, dedi. Gittik, bulduk, jandarmadan negatifleri imha ettik. (…)’
Dersim katliamının üzerinden nice yıllar geçerse geçsin, yine de kanayan bir yara olarak toplumun bağrında tazeliğini koruyor. Dersim katliamının yapıldığı dönemde sürgüne gönderilen aileler, ailesi katledilip evlatlık verilenler, belirsiz mezarlar… Hep o dönemin acılarını bugünlere taşıyan bir sendrom olarak anımsanıyor.
Bir Kılıçkaya ailesi var, acısı hala taze, kapanmamış. O vahşet dolu günler hatırlandığında gözler sanki daha dün yaşanmış gibi dolukuyor.
Ali Kılıçkaya, Radikal ile yaptığı söyleşisinde o günleri yeniden yeniden yaşıyor. Zini Gediği’nde (6 Agustos 1938, Erzincanlı 95 Alevi köylünün kurşuna dizilerek katledilmesi) , babasının sürgüne gönderilmesini dedesinin kurşuna dizilmesini anlatıyor: “Askerler fotoğraflarını çekip hayvan gibi trene bindirmişler, uyudukları yere tuvaletini yapmışlar, kız kardeşim trende açlıktan toprak yiyerek ölmüş.”
Sene 1937’yi gösterdiğinde Zini Gediği’nde yeğeni ile birlikte isyan ettikleri gerekçesiyle gözleri ve elleri bağlanarak kurşuna dizilmiş dedesi. Bu olayı o dönemden hayatta kalan kimse olmadığı için yıllar sonra tetiği çeken asker anlatmış. Dedenin öldürülmesi ile Kılıçkaya ailesinin dramı bitmemiş. Oğul Cavit Kılıçkaya isyan suçlamasıyla eşi, iki çocuğuyla birlikte Balıkesir’in Susurluk ilçesine sürgüne gönderilmiş. Binlerce Dersimli Erzincan ve Tunceli’de hazır bekletilen trenlere tıka basa bindirilmiş. Kılıçkaya olayı şöyle anlatıyor:” Rahmetli babamın anlattığına göre, bizi topladılar diyor, fotoğrafımızı çekip trene bindiriyorlardı hayvan gibi. 50 kişilik vagonlara 100 kişi dolduruyorlarmış. Tuvalet olarak bindikleri vagonu kullanmışlar ve ancak bir ayda Balıkesir’e ulaşmışlar, çok çileler çekmişler. Kız kardeşim açlıktan vagonda toprak yiyerek, küf yiyerek Balıkesir’e gitmiş. Sonrasında ise karnı şiştiği için vefat etmiş. Ama bu resimdeki kız kardeşimin ismini bilmiyorum. Babam bunları bana 15 yıl sonra sürgünün ardından anlattı. Buradaki mallarımıza devlet el koyduğu için babamlara Susurluk’ta çok güzel yerler vermişler, yamaç bir alanda ama kıraç bir yer. Ama oradaki köylüler uyanık olduğu için elinden almışlar. Dersim’deki dışlamalar orada da yaşanmış.”
15 yıl sonra devler ‘artık sürgün bitti’ demiş. Babası tekrar köye döndüğünde devlet el koyduğu malları kendisine iade etmiş. Hatta hazine yardımı da yapılmış. Ancak babasının üzerine kayıtlı arazi olduğu için devlet amcasının oğlu Mehmet Kılıçkaya’ya 100 dönüm arazi vermiş. Amcalarından biri Sivas’a sürgün gönderilmiş ama izine rastlanmamış. (Radikal,25.11.11. Mustafa Gökkılıç)
“Olağan Haller” belgeseli Dersim’de 1980 sonrası uygulanan asimilasyon politikalarını mercek altına almaktadır. 10 yıllık bir süre içerisinde bölgeden sürülen Tunceli kökenli kamu görevlilerinin, İmam Hatip Liseleri’ne gönderilen binlerce çocuğun ve yaptırılan 82 caminin hikayesini tüm açıklığıyla anlatmakta.
Tunceli kökenli Mehmet Karakuş, 12 Eylül 1980 askeri darbesinden sonra yasaklanan Cem Ayinlerini şöyle anlatıyor: “Her tarafa cami dikince bize de camiye gitme şartı koştular. Cem yapamaz hale geldik. Sonunda çocukları nöbetçi koyup gizlice Cem tutmaya başladık. Dede sazını çıkarıp ‘Ya Hızır’ der demez asker köyü bastı. Dede hemen şarkıyı değiştirip ‘Yaylalar Yaylalar’ türküsünü okumaya başladı.”
Tunceli’ye emekli general Kenan Güven’in vali olarak atanmasından sonra bölgedeki asimilasyon politikalarına daha bir hız verilmiş. 1938 yılında Dersim’de katliamı konu alan Kara Vagon adlı proje çalışmasını hazırlayanlardan Özgür Fındık özetle şunları söylemektedir: “1937-38’i herkes biliyor ama Dersim’de yaşanan kültürel asimilasyonu kimse bilmiyor. 38’deki tanıklara daha rahat ulaştık, onlar bizimle daha rahat konuştu. 12 Eylül’de yaşananları kimse anlatmıyor. İmam Hatiplere 3000’e yakın çocuk gitmiş. Kimseyle konuşamadık Ancak 10’una ulaştık. Aileler: ‘Unutun gitsin, biz bir halt yedik, siz niye teşhir ediyorsunuz,’ diyorlar. Giden çocuklardan Hizbullahçı olan bile var ama yüzdeliğe vurunca politika başarılı olamamış. İmam Hatip’e gönderilip de ulaşılanlardan Fethi Bakıray’ın da bir hikayesi var: “Her şeyi devlet karşılıyor diye gittik İmam Hatib’e. Okuyacaksak namaz da kılarık diye düşündük. Ama o okullarda arkadaşlarımız çok eziyet çekti. O dönem giden 3000 – 4000 öğrenci var. Bazıları dönünce ‘Alevinin eli sıkılmaz’ diye ailesinin yanına gitmedi. “Hz. Ali’nin resimlerini yırtın” demişler.
Projenin yönetmeni Özgür Fındık o dönemde yaşanan travmayı en iyi özetleyenlerden: “İnsanlara gidince konuşmadılar. Herkes bize ‘şimdi siz gittikten sonra gelip bizi gözaltına almayacakları ne malum’, diyorlardı.”
Tanıkların anlatımlarına bakıldığında en öne çıkan isim 1982’nin Eylül ayından 1986’nın Aralık ayına kadar görev yapan Tunceli Valisi emekli general Kenan Güven. Vali Kenan Güven’in Doğu irşad (doğru yolu gösterme,uyarma) projesi uyarınca konferanslar, sempozyumlar düzenlenmesi girişimlerinde bulunmuş. Örneğin 11.04.1983 tarihli Pertek konuşmasında Kenan Güven irşad çalışmalarının amacını şu şekilde açıklıyor:
“Değerli arkadaşlarım… evvela bu heyeti görevlendiren kimdir ve ne için görevlendirmiştir? Bunun üzerinde bir nebze durmak istiyorum. Biliyorsunuz ki, Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB) bir anayasal kuruluşumuzdur. Bir devlet organıdır ve Türk devleti teşkilatı içerisinde iki başkanlıktan biridir. Başkanlıklardan birisi Genelkurmay Başkanlığı, diğeri Diyanet İşleri Başkanlığı’dır. Bazı kanun, Atatürk döneminden beri gelen anayasamız, devlet teşkilatı kanunumuz, Diyanet İşleri Başkanlığı’mıza, Genel Kurmay Başkanlığı’na paralel bir mevkii vermiştir. Onun da önünde bir bakanlık vardır, Devlet Bakanlığı; Genel Kurmay’ın da önünde bir bakanlık vardır, Milli Savunma Bakanlığı… DİB, Atatürk yadigarı bir kuruluşumuz… Bunu devletim görevlendiriyor. Hükümetim niçin görevlendiriyor? Hükümetimin, devletimin bir uyarma, aydınlatma görevi var. Bunu okullarıyla da yapmaya çalışıyor. TRT’si ile de yapmaya çalışıyor, basınıyla da yapmaya çalışıyor. O halde burada devlet görevlisi olarak düşen vazife, hükümetimin vazifesini yapmaya mütevellit yönelişini benim de, bizim de kolaylaştırmamızdır. Bunun için kendilerine hem azami desteği sağlıyalım, hem de halkımızn susadığı bu çeşmeden bol bol, kana kana suyunu içsin.” (Alevilerin Sesi Dergisi, 168.sayı) DEVAM EDECEK…

Sevgili Canlar, yoluna ve ikrarına bağlı olan her Alevi kendisini Alevi Haber Ağı’nın doğal bir muhabir olarak görmelidir.
Oturduğu mahallede, okuduğu okulda, çalıştığı iş yerinde, üyesi olduğu Cemevi’nde ve sokakat haber niteliği taşıyan her durmla ilgili bize görsel veya yazılı haber göndermelidir.
Bu istemimiz Alevi kurum yöneticilerimiz içinde geçerlidir.
Alevi Haber Ağı: Gerçekleri yazacak… Geçekler yazılırken sende katkını sun can…
Saygılar, sevgiler