Alevi Haber Ağı

Alevi Haber Ağı Web Sitesi

DERSİM KATLİAMI 1938 6.BÖLÜM

Sadık Erenler / Araştırmacı- Yazar /S.Erenler@web.de –

Haydar Gökdemir anlatıyor: “2 Tane jandarma babamı ve  abimi alıp götürdüler ve hayvan ahırına kapattılar. Ertesi gün ellerini bağlayıp dağa yukarı götürdüler. Bütün bunlar gözlerimizin önünde oldu. Kadınlar komutana ‘nereye götürüyorsunuz?‘  diye sordular.  O da’ yukarıda kamyon devrildi, onu yukarı çıkarmak için götürüyoruz,’ dedi.

   Ama biz biliyorduk ki  onları öldürmeye götürüyorlardı. Bizim köyden 18, diğer köylerle birlikte 97 kişiyi elleri bağlı şekilde, jandarmalar eşliğinde, Zıni Gediği’ne doğru götürdüler.  Hepsi Aleviydi. Halil İnce, Hüseyin Koç, Ali Kılıçkaya, Mehmet Kılıçkaya, Ali Gökdemir, Murat Gökdemir, Hüseyin Gökdemir, Fındık Koç, Gencali Avcı, Ali Billor, Mehmet Billor, Hasan İnce, İsmail İnce, Ali Abbas Yamalı, Ali Çetinkaya. Bunları götürüp katliamı yaptılar. Ben o zaman 15-17 yaşlarındaydım. Babamgilleri götürdükleri zaman İsmail abim kaçtı. Jandarmanın biri onun arkasından gitmek isteyince, diğer jandarma, ‘nasıl olsa diğerlerini aldık, bırak gitsin,’ dedi. İki jandarma birbirlerine sert davrandılar. O gece kırda kalıp saklandık. Yoksa bizi de götüreceklerdi. Kamyonun içine doldurup, elleri birbirine bağlı şekilde götürdüler. Nasıl insanları kurşuna dizdiklerini, askerler daha sonra gelip bize anlattılar. Önce insanları sıraya dizip, sonra makineli tüfekle tarıyorlar. Köye bir fırın kurmuşlardı. Kelerişli Kadir isminde bir sivil ustayı işe almışlardı. Kendisi aleviydi, karısı Sünni idi. Ne olursa olsun dürüst insandı. Gizli gizli bize bilgi veriyordu.

   Köyde dışarı çıkamıyorduk. Dağa gidip ölülerimize dahi sahip çıkamadık. Köyde bir alay asker vardı. Ardından Trabzon Alayı da geldi. Ondan sonra su kanallarını kesip bize su vermediler. 9. Kolordu Komutanı Muzaffer Ergülen isminde biri vardı. 3 asker göndertip ahırdaki piliçleri yemek için toplattırıyordu. Annem ağlayarak: ‘Bu zulmü Ermenilere yaptınız. Bize niye yapıyorsunuz? Biz de vatandaşız, biz de müslümanız’ dedi.  Askerlerden biri ağlayarak, emri komutanın verdiğini, kendilerinin emre uymak zorunda olduğunu söyledi. Ardından bizi Balıkesir’e sürgüne gönderdiler. Sürgünde 9 sene kaldık. 1962’de maden çıkarmak için gitmiştik oralara. O zaman öldürülenlerin kemiklerini gördüm. İnanır mısınız, bir hafta gözüme uyku girmedi.

   Sürgüne gönderilirken bizleri hayvan vagonlarına doldurup Balıkesir’e gönderdiler. Vagonların kapılarını Sivas’tan sonra tam olarak kapattılar. Yiyecek hiç bir şey vermediler Tuvaletimizi karpuz kabuklarına yapıp pencereden dışarı atıyorduk. Ancak 9 yıl sonra geri dönebildik. Ben o acıları unutamam. Ben yoksullukla oğlumu okuttum. Işık Mühendisliği okuyordu. Bir dersi vardı ki mezun olsun. Federasyon başkanlığı yapıyordu. Oğlumu okulda vurdular. Kim vurdu? Devlet vurdu.  Mezara girsem kemiklerim bile hakkımı helal etmez bunlara.

   Biz vergi vermişiz, ekonomik açıdan  devlete katkıda bulunmuşuz. Neden bu zulüm yapıldı? 25 bin savunmasız insanı neden katlettiler? Sebebi neydi? Bu suçu kime yükleyeceğiz? Suç devletindir. Küçük yaşta babamı, iki amcamı dağa götürüp katlettiler. İstanbul’da hammallık yapıp oğlumu okuttum. Benden oğlumu da aldılar Bu zulümler nasıl affolunur? Binbeşyüz yıldan beri Alevileri eziyorlar. Halen daha eziliyoruz. Acım söyletiyor beni.”

X

Abbas Kılıçkaya anlatıyor:  “Ben o zaman 7 yaşındaydım. Burada Haydargilin evi karargah haline getirmişlerdi Köyde bir de fırın yapmışlardı. Bu bölgedeki askeri karargahların hepsine ekmek buradan gidiyordu. Necati Çavuş vardı. O nispeten iyi adamdı. Bir tane Hüsnü Çavuş vardı. O çok berbat bir adamdı. Sağdan soldan kavak getirtip bizim yolun üzerine diktirtti. Yolumuzu kapattı. Hayvanlarımız arkadan geçmek zorunda kalıyordu. Bırakmıyordu normal yolu kullanalım. Rüşvetçiydi.

   Buralarda savaş filan yoktu. Askerler köyde bekliyorlardı. Sözde bizi korumak için bekliyorlardı. Ama gerçekte öyle değildi. Dağa gönderilenlerin hiç birinin suçu yoktu.

   Köyün üst kısmı yasak bölgeydi. Oralara gidemiyorduk. Hergün bir barhaç yoğurt götürüyordum kendisine. Yoğurdu, yağı rüşvet olarak veriyorduk kendilerine ki bize iyi davransınlar. Başka da bir şeyimiz yoktu verecek. Koyun otlatıyorduk. Soğuktu, don vardı. Ateş yaktık ısınmak için. Jandarmalar bizi yakalayıp ucu yanan odunlarla dövdüler. Ateş yaktığımız için bizi dövdüler. Daha çocuktuk, gene de dayak yiyorduk. O dönem harman zamanıydı. Mahsulümüzü,malımızı, mülkümüzü aşağıdaki Sünni köyler talan ettiler. Sipsivri ortada kaldık. Bizlere sadece yataklarımız kaldı. Yataklarımızla birlikte bizi sürgüne gönderdiler. O zamanı hatırladığımda çok karma karışık. Çok zor günler yaşadık, çok…”

X

Hüseyin Fırat anlatıyor: “ Sürgüne gidenlerin, erkeklerin hepsini dağa götürüp öldürdüler.  Köyde bir karakol vardı.’ Buralar olmuş küçük Dersim’ diye aşağı köyler şikayet etmişler.   Birgün bizi içeri koydular ve dışarı bırakmadılar. Sabah gaz döküp hayvanlarla birlikte yakacaklardı tüm köyü. Hayvanlarımızın dahi dışarı çıkmasını yasakladılar. İmranlı’lı Alevi çavuşlardan biri bize, ‘ artık korkmayın, size bir şey yapmazlar. İlk emir tüm köyü gaz döküp, hayvanlarla birlikte yakmaktı. Fakat ikinci emir geldi. İçlerinden ileri gelenleri toplayın diyor,’ dedi. Ondan sonra başladılar inanları toplamaya. Dayım Mehmet’i gelip buradan götürdüler. Hüseyin talebeydi. Koyunları otlatıyordu, onu oradan aldılar. Başka köylerden de insanları topladılar. Araba devrilmiş, arabayı doğrultacaksınız diyorlardı. Tabi yalan, ne araba devrilmiş ne de başka bir şey.

   Sürgüne gittiğimiz yerde, Gemlik’te bir adam gördüm. Üzerinde bir ceket vardı. Sırtının ortasında da büyük bir yama vardı. Ceketi görünce hemen tanıdım. Mehmet daha yeni evlenmişti. Bir takım elbisesi vardı. Bu ceket Mehmet’indi. Siyah lacivert, beyaz çizgileri vardı üzerinde. Hemen adama sordum. ‘bu ceketi nereden aldın,’ diye. O da anlattı: ‘Askerler topladıkları insanları dağa götürüyorlardı. Köyden çıktıklarında biz de uzaktan gizli gizli onları izliyorduk. Her taraf asker doluydu. Sesimizi çıkarmadık. Ağbaba’nın çukurunda topladılar hepsini. Makineli tüfekle hepsini taradılar. Öyle bir figan ettiler ki, gök bile duydu. Sonra cesetleri birbirinin üzerine yığmaya başladılar. Askerler cesetlerin ceplerini boşaltıyordu. Gece asker çekildikten sonra da biz yanaşıp elbiseleri aldık. Çıplaktık hepimiz. Bu ceket gençten bir adamındı. Hatta altta birisi de inliyordu. Korkumuzdan hiç bir şey yapamadık. Cesetler don, gömlek kalmıştı.’ Ceket Mehmet’in ceketiydi. Arkadan kurşunun açtığı deliği de bir yamayla kapamışlardı. Halen daha o ceket gözümün önünde. O kumaştan arıyorum bulamıyorum. Bulsam alacağım. Epeyi sonra, yasak bölge olduğu için, gece ben de cesetleri görmeye gitmiştim. Koku her tarafı sarmıştı. Cesetler tanınmayacak haldeydi. Üst üste yığmışlar, tilkiler, hayvanlar dağıtmışlar cesetleri. Bir tane değil ki alıp gelesin. Yüzlerce ceset vardı. Bir tanesini de giderken yolda gördüm. Parmaklarını birbirine bağlamışlar. Adamı taştan aşağı atmışlar, ölmemiş. Kalkıp kaçmak istemiş. Şapkası taşın ortasında kalmış. Askerler yakalamış, büyük bir taş alıp kafasını parçalamışlardı. Beyni taşın üzerinde duruyordu. Koku her tarafı sarmıştı. Babamla birlikte tarlada çift sürüyorduk. Dağın eteğinden iki tane bayan aşağı doğru geliyorlardı. Askeri görünce küçük bir mağaraya girip saklandılar. Askerler gelip beni ve babamı dövmeye başladılar. Kadınlara işaret edip kaçırttığımızı söyleyerek bize nasıl vuruyorlar, kafamıza, gözümüze, neremize denk gelirse vuruyorlardı. Yahya Onbaşı vardı. Yetişinceye kadar iflahımızı  kesti askerler. Onlar gittikten sonra o iki dul kadın gelip teslim oldular. Kadınları sürgüne gönderdiler. Dağa götürüp öldürülenlerin çoğunu aşağı köyler ihbar etti. Hiç bir suçları yoktu. Çok eziyet çektik. Ama elimizden hiç bir şey gelmiyordu. 2-3 ay sonra ancak gizlice gidip cesetlerimizi görebildik. Yasak bölgeydi. Onları dağa götüren  bir Bahattin Çavuş vardı ki, çok yamandı. Çok eziyet etti köylüye çok.”

(Alevilerin  Sesi Dergisi,  Nr. 144  Aralık 2010)                    

X

   Sürgüne Gönderilip Dönenlerin Dramı.

   Sürgünleri sürgün şiiriyle de böyle açıklıyor  Dersimli  Şair Fadıl Öztürk .

 

   Şimdi, bir yerde doğup,

   Bir yerde büyüyüp

   Adı gurbet olan bir yerde ölüyoruz.

  Yurdumuzda gömülmek ya gözümüzde,

   ya da vasiyetimizde kalıyor sadece.

   Doğduğumuz yerde yaşlanmayı

   bizden aldılar.

   Bizim de sularımız gibi hayata akmak,

   Dağlarımız gibi omuzları dik durmak,

   Mevsimleri karşılayıp uğurlamak gibi

   Hakkımız var…

 

1937-1938  Dersim katliamında  katledilenlerin yanında, topraklarından koparılıp  sürgüne gönderilenlerin gittikleri ve sonra topraklarına geri döndükleri dönemlerde de yaşanan acılar ve dökülen gözyaşları vardır ayyuka çıkan.

Dersim’de ne kadar insan katledildi, ne kadarı sürüldü kesin bir şey söylemek mümkün değil. Şimdiyece kamu oyuna açılan resmi belgelere göre; katledilenlerin sayısı 13.000’in üzerinde. Dönemin İskan Müdürlerinden Reşat Tanyeri’nin kendine ait arşivinden çıkan bir belgede de  sürgüne gönderilenlerin sayısının 12.000 olduğu belirtiliyorsa da bu tüm süreci değil sadece bir aylık bir süreyi kapsadığı da yine belgelede açıkça görülmekte.

Ama şu gerçek var ki, artık hiç bir şey gizli kalmayacakmışcasına hızla çözülme sürecine girdi bile. Genelkurmay Başkanlığı 10.000’in üzerindeki belgeyi TBMM’ne teslim etti. O belgeler incelendiğinde Dersim’in gizlerinden bir kısmı daha günışığına çıkacaktır. Son bir iki yıl içerisinde  tahmin edemediğimiz kadar çok belge basında yer aldı ve halk gizli kalmış tarihi bir bir öğrenmeye başladı.

Araştırmacı Şükrü Aslan,   Katliamdam kurtulup sürgüne gönderilen ve 1947 yılında çıkarılan af  ile topraklarına geri dönmeye başlayan insanların dramlarını ve travmalarını konu alan araştırmasının iki kahramanına; 100 yaşındaki Ali Oturan ve  Keko Ergin’e  yer vermiş Alevilerin Sesi Dergisi’nin 159. Sayısında, Mehmet Bayrak’ın “Özgürce” köşesinde.

Görgü tanıkları, 1938 yılındaki büyük askeri operasyonlar üzerine ormana girdiklerini, ama birbirlerini kaybettiklerini, üstlerine mermilerin yağdığını ve topların atıldığını, herkesin can derdine düştüğünü; kadın, çocuk ve yaşlıların ne yapacaklarını şaşırdıklarını, kah ormanda kah mağarada saklanarak büyük bir korku içinde yaşamaya çalıştıklarını anlatıyorlar.   Askerlerin eline geçmemek için, çocukların suya atılmasının bile konuşulduğunu kaydediyorlar. Bir gün mağaradayken milis geliyor ve  “artık kırım yapılmayacak, teslim olursanız devlet sizi başka yere gönderecek ama öldürmeyecek,” diyor. Bunun üzerine teslim olmaya karar veriyorlar.

Tunceli’de resmi işlemler yapıldıktan sonra kamyonla Elazığ’a getiriliyorlar. Orada, önce hamama götürülüyorlar. Saçları kesiliyor, yıkanıyorlar. Bir handa üç gün kalıyorlar. Sonra Elazığ’dan kara trenlerle istif edilerek yola çıkarılıyorlar. Başlarında askerler var. 1938’in sonbaharında yapılan bu yolculuğun süresini hatırlamıyor ama ilk grup Kayseri’de indiriliyor. 25 dolayında aile, Kayseri’nin develi ilçesine bağlı köylere yerleştiriliyor ki, bunlar arasında  “Kopo” romanının kahramanı Kopo Hüseyin de bulunuyor. (Şükrü Aslan, Dersim Sürgünleri, Dersim’de İklim gaz. Sayı 22-25/ 2005).

Dersim sürgünü Keko Ergin de, gerek katliama, gerek sürgüne ilişkin son derece ilginç anekdotlar aktarıyor. “Gece olunca çıkıp ölülerimiz buluyorduk. Nerede buluyorsak hemen orada toprağı kazıp öyle gömüyorduk. Nasıl cenazelerini kaldıralım ki?  Birçok kadın da intihar etti. Munzur suyuna attılar kendilerini.”

Kekolar’ın sürgün yılları ilk dönemlerde çok zor geçmiş. Yoksulluk ve kültürel farklılık en büyük sorun olarak ortaya çıkmış. Herkes ‘Kürt sürgünleri’ olduğunu hemen anlıyormuş. Çünkü hepsinin üstü-başı perişan vaziyetteymiş.

   Sürgünlere ilişkin bir anekdotu da, altı yaşında katliama tanık olan ve sürgüne yollanan Dersimli Hasan Alpaslan anlatıyor: “Anlatırken bile içim acıyor. Düşman düşmana yapmazdı ki onların yaptığını. Ne isyanı, ne  eşkiyalığı?  Silah bile bırakmamıştı ki köyde askerler. Katliamda yakınlarını, komşularımı, ailemi öldürdüler. Ortalık resmen kan kokuyordu. Yanan evlerin tahtalarından çıkan sesler hala kulaklarımda… Sonra sürgün lafı çıktı. Çıkmaz olaydı, doğruymuş. Harput’ta topladılar bizleri. Ölmeyip de sağ kalanları. Esir kampı gibi bir yer. Bizi batıya süreceklermiş. Batı neresidir, nasıldır, gidip ne yapacağız, bilmiyoruz ki. Trenler geldi bizim için. Trenlerin de kara vagonlarını layık gördüler bize. Hani hayvan taşınan, ağırlıklı da kara sığır götürülen o vagonları. Bindirildik onlarca insan. Hayvan kokusu neyse de  o kadar kalabalık, nefes alamıyoruz. Kapılar üstümüze kapatılmış. Ben dahil çocuklar ağlar, analar susturmak ister, susmayınca analar da ağlar. Saatler günlere karıştı. Kaç gün oldu bilmiyorum vallahi. Durdu tren, indik vagonlardan Balıkesir’miş getirildiğimiz yer. Tam dokuz yıl kaldık Balıkesir’de. Sonra af çıktı. Dönebilirsiniz dediler. Döndük, yakılmış, yıkılmış Dersimimiz…”

Sürgünden dönenlerin yaşadıkları dramın ilginç örneklerinden birini, Dersim’im Pülümür ilçesinin Danzig nahiyesinin Çirik köyünden, çocuk yaşlarda ailesiyle birlikte Kastomonu’ya sürülen ve halen Almanya’da yaşayan Hüseyin Kaya anlatıyor: “Etrafı dağlarla çevrili Pülümür’de sabah oldu. Güneşli ve umutlarla dolu bir gündü. Köye vasıta yolu yoktu. Tanyeri istasyonundan gelişi beklenen at, inek ve öküzlerin sırtına yükler sarıldı. Yollarda soğuk pınar suları içilerek, beş saatlik bir dağ yolculuğundan sonra köye gelindi. Dokuz buçuk  yıl önce Devlet Babamızın emriyle askerlere yaktırılan evlerin yıkıntılarının yanıbaşındaki ağaçların altına indirildi göçler. Köyün etrafındaki yüksek dağların tepelerine kar düşmüştü. Genelinde sevinçli olmaları gereken insanlar üzüntülü görünüyorlardı. Birkaç haftaya kalmaz kar köye de iner deniliyordu. Biz bu karda-kışta kalabileceğimiz evi nasıl inşa edebiliriz? Devlet Babamız da görünürde yok, yönlü konuşmalar oluyordu. Zorluklar karşısında yılmayan insanlar, kısa zamanda köyü bir inşaat şantiyesine çevirdiler.

   Her aile kışı geçirmek amacıyla, arsalarının  üzerine moloz taşlardan ve çamurdan birer kulübe yapmaya başladı. Türkiye’nin çeşitli bölgelerinden gelen sürgünlerin çocukları değişik şivelerle konuşuyorlardı. Giyim ve kuşamımızda bile farkılılıklar vardı. Bu farklılıklar nedeniyle biz çocuklar, birbirimizle dostluk ve arkadaşlık kuramıyorduk. Yapılmakta olan evlerin inşaatlarına yardımcı oluyorduk. Planlanan evler, bir göz ev damı, bir ahır ile samanlıktan ibaretti. Biz çocuklar, o kışı hayvanlarımızın nefesiyle ısınan ahırların bir köşesinde geçirdik. Kış çok zorlu geçti ve metrelerce kar yağdı. İnsanlar bu ani iklim değişikliğinden oldukça etkilendi ve hastalananlar çoğaldı. O kar ve soğuktan hastaları pülümür’deki hükümet tabibine veya Erzincan’a götürmek mümkün olamıyordu. Pülümür’de hastane de yoktu zaten. Aşağı yukarı 500 kişiden fazla insanın en ilkel koşullarda yaşadığı köyde ne bir ebe ne de bir sağlık görevlisi  görevlendirilmişti. Epeyce insan, belki de kurtarılabilecekken yaşamını yitirdi. İlk yıl, gelirken birlikte getirilen erzakla sorunsuz geçirildi. İkinci yıl tükenmeye başlayan erzakı köylülerimiz ellerindeki hayvanlarının bir bölümünü köye gelen hayvan simsarlarına ucuz-pahalı satarak temin ettiler. Hayvan fiyatları konusunda köylünün pek deneyimi yoktu. Simsarlar  sürgünden gelen bu insanların sırtından vurgunlar vuruyorlardı.

   Arazinin dar ve gelir kaynaklarının kıt olduğu köyümüze, gelişimizin üçüncü yılının karakışında açlık başgösterdi. Bu durumda bu yoksulluk ve sahipsizliğe dayanamayan bazı aileler, yine gözyaşlarıyla yıllarca hasretini çektikleri Dersim’in kutsal mekanlarından, köylerinden ve tanıdıklarından ayrılarak geldikleri sürgün yerlerine gerisin geri gittiler.

   Köyde açlık hüküm sürdüğünden, Kaymakamlık, ilçeye bağlı köylerin muhtarlarına, Çirik Köyü halkının çektiği açlığa çare olarak un toplama emri verdi. Köyün genç insanlarından oluşturulan gruplar, sürgüne tabi tutulmamış ve Kaymakamlıkça belirlenen köylere gideceklerdi. Kara batmamak için leken denilen kar ayakkabılarıyla yollandılar.

Gittikleri yerde, köyün bekçisinin refakatinde kapı kapı dolaşarak, toplayabildikleri bir-iki çuval unu getirdi gruplar. Değişik köylerden getirilen unların tamamı birleştirildi ve dağıtım sonunda her haneye iki pişirimlik un düştü.

   Böylece Devlet Baba (!) aç insanlarına büyük hizmet(!)  vermenin mutluluğuna kavuşmuş oldu. Devlet silolarında bulunandan bir-iki kamyon zahireyi açlık çeken bizlere yollayabilirdi  ama bunu bizlere layık görmedi ve yapmadı. Dünyayı kana bulayan Alman faşizmine yüzbinlerce ton buğday gönderilirken, kendi insanları açlıkla savaşıyordu  dağların başında çaresiz. Daha da ileri giderek Devlet Baba  (!)  köyün insanlarını dilenci ederek, o kar ve kışta, diğer köylerdeki zaten yoksul olan insanların kapılarına yolladı. Bu utanç o zamanki hükümetin hanesine kaydedildi mi bilemiyoruz. Ama bizler bu rezaleti nasıl unutabiliriz ki?  Bu utanç, yüreğimizde kanayan bir derin yaradır ve hala işliyor.

Yaşanılan ve yaşatılan her şey tüm açıklığıyla gözler önüne serilmiş.

Bizlerin fazla ahkam kesmesine de hiç gerek yoktur.

   Ama biz biliyorduk ki  onları öldürmeye götürüyorlardı. Bizim köyden 18, diğer köylerle birlikte 97 kişiyi elleri bağlı şekilde, jandarmalar eşliğinde, Zıni Gediği’ne doğru götürdüler.  Hepsi Aleviydi. Halil İnce, Hüseyin Koç, Ali Kılıçkaya, Mehmet Kılıçkaya, Ali Gökdemir, Murat Gökdemir, Hüseyin Gökdemir, Fındık Koç, Gencali Avcı, Ali Billor, Mehmet Billor, Hasan İnce, İsmail İnce, Ali Abbas Yamalı, Ali Çetinkaya. Bunları götürüp katliamı yaptılar. Ben o zaman 15-17 yaşlarındaydım. Babamgilleri götürdükleri zaman İsmail abim kaçtı. Jandarmanın biri onun arkasından gitmek isteyince, diğer jandarma, ‘nasıl olsa diğerlerini aldık, bırak gitsin,’ dedi. İki jandarma birbirlerine sert davrandılar. O gece kırda kalıp saklandık. Yoksa bizi de götüreceklerdi. Kamyonun içine doldurup, elleri birbirine bağlı şekilde götürdüler. Nasıl insanları kurşuna dizdiklerini, askerler daha sonra gelip bize anlattılar. Önce insanları sıraya dizip, sonra makineli tüfekle tarıyorlar. Köye bir fırın kurmuşlardı. Kelerişli Kadir isminde bir sivil ustayı işe almışlardı. Kendisi aleviydi, karısı Sünni idi. Ne olursa olsun dürüst insandı. Gizli gizli bize bilgi veriyordu.

   Köyde dışarı çıkamıyorduk. Dağa gidip ölülerimize dahi sahip çıkamadık. Köyde bir alay asker vardı. Ardından Trabzon Alayı da geldi. Ondan sonra su kanallarını kesip bize su vermediler. 9. Kolordu Komutanı Muzaffer Ergülen isminde biri vardı. 3 asker göndertip ahırdaki piliçleri yemek için toplattırıyordu. Annem ağlayarak: ‘Bu zulmü Ermenilere yaptınız. Bize niye yapıyorsunuz? Biz de vatandaşız, biz de müslümanız’ dedi.  Askerlerden biri ağlayarak, emri komutanın verdiğini, kendilerinin emre uymak zorunda olduğunu söyledi. Ardından bizi Balıkesir’e sürgüne gönderdiler. Sürgünde 9 sene kaldık. 1962’de maden çıkarmak için gitmiştik oralara. O zaman öldürülenlerin kemiklerini gördüm. İnanır mısınız, bir hafta gözüme uyku girmedi.

   Sürgüne gönderilirken bizleri hayvan vagonlarına doldurup Balıkesir’e gönderdiler. Vagonların kapılarını Sivas’tan sonra tam olarak kapattılar. Yiyecek hiç bir şey vermediler Tuvaletimizi karpuz kabuklarına yapıp pencereden dışarı atıyorduk. Ancak 9 yıl sonra geri dönebildik. Ben o acıları unutamam. Ben yoksullukla oğlumu okuttum. Işık Mühendisliği okuyordu. Bir dersi vardı ki mezun olsun. Federasyon başkanlığı yapıyordu. Oğlumu okulda vurdular. Kim vurdu? Devlet vurdu.  Mezara girsem kemiklerim bile hakkımı helal etmez bunlara.

   Biz vergi vermişiz, ekonomik açıdan  devlete katkıda bulunmuşuz. Neden bu zulüm yapıldı? 25 bin savunmasız insanı neden katlettiler? Sebebi neydi? Bu suçu kime yükleyeceğiz? Suç devletindir. Küçük yaşta babamı, iki amcamı dağa götürüp katlettiler. İstanbul’da hammallık yapıp oğlumu okuttum. Benden oğlumu da aldılar Bu zulümler nasıl affolunur? Binbeşyüz yıldan beri Alevileri eziyorlar. Halen daha eziliyoruz. Acım söyletiyor beni.”

X

Abbas Kılıçkaya anlatıyor:  “Ben o zaman 7 yaşındaydım. Burada Haydargilin evi karargah haline getirmişlerdi Köyde bir de fırın yapmışlardı. Bu bölgedeki askeri karargahların hepsine ekmek buradan gidiyordu. Necati Çavuş vardı. O nispeten iyi adamdı. Bir tane Hüsnü Çavuş vardı. O çok berbat bir adamdı. Sağdan soldan kavak getirtip bizim yolun üzerine diktirtti. Yolumuzu kapattı. Hayvanlarımız arkadan geçmek zorunda kalıyordu. Bırakmıyordu normal yolu kullanalım. Rüşvetçiydi.

   Buralarda savaş filan yoktu. Askerler köyde bekliyorlardı. Sözde bizi korumak için bekliyorlardı. Ama gerçekte öyle değildi. Dağa gönderilenlerin hiç birinin suçu yoktu.

   Köyün üst kısmı yasak bölgeydi. Oralara gidemiyorduk. Hergün bir barhaç yoğurt götürüyordum kendisine. Yoğurdu, yağı rüşvet olarak veriyorduk kendilerine ki bize iyi davransınlar. Başka da bir şeyimiz yoktu verecek. Koyun otlatıyorduk. Soğuktu, don vardı. Ateş yaktık ısınmak için. Jandarmalar bizi yakalayıp ucu yanan odunlarla dövdüler. Ateş yaktığımız için bizi dövdüler. Daha çocuktuk, gene de dayak yiyorduk. O dönem harman zamanıydı. Mahsulümüzü,malımızı, mülkümüzü aşağıdaki Sünni köyler talan ettiler. Sipsivri ortada kaldık. Bizlere sadece yataklarımız kaldı. Yataklarımızla birlikte bizi sürgüne gönderdiler. O zamanı hatırladığımda çok karma karışık. Çok zor günler yaşadık, çok…”

X

Hüseyin Fırat anlatıyor: “ Sürgüne gidenlerin, erkeklerin hepsini dağa götürüp öldürdüler.  Köyde bir karakol vardı.’ Buralar olmuş küçük Dersim’ diye aşağı köyler şikayet etmişler.   Birgün bizi içeri koydular ve dışarı bırakmadılar. Sabah gaz döküp hayvanlarla birlikte yakacaklardı tüm köyü. Hayvanlarımızın dahi dışarı çıkmasını yasakladılar. İmranlı’lı Alevi çavuşlardan biri bize, ‘ artık korkmayın, size bir şey yapmazlar. İlk emir tüm köyü gaz döküp, hayvanlarla birlikte yakmaktı. Fakat ikinci emir geldi. İçlerinden ileri gelenleri toplayın diyor,’ dedi. Ondan sonra başladılar inanları toplamaya. Dayım Mehmet’i gelip buradan götürdüler. Hüseyin talebeydi. Koyunları otlatıyordu, onu oradan aldılar. Başka köylerden de insanları topladılar. Araba devrilmiş, arabayı doğrultacaksınız diyorlardı. Tabi yalan, ne araba devrilmiş ne de başka bir şey.

   Sürgüne gittiğimiz yerde, Gemlik’te bir adam gördüm. Üzerinde bir ceket vardı. Sırtının ortasında da büyük bir yama vardı. Ceketi görünce hemen tanıdım. Mehmet daha yeni evlenmişti. Bir takım elbisesi vardı. Bu ceket Mehmet’indi. Siyah lacivert, beyaz çizgileri vardı üzerinde. Hemen adama sordum. ‘bu ceketi nereden aldın,’ diye. O da anlattı: ‘Askerler topladıkları insanları dağa götürüyorlardı. Köyden çıktıklarında biz de uzaktan gizli gizli onları izliyorduk. Her taraf asker doluydu. Sesimizi çıkarmadık. Ağbaba’nın çukurunda topladılar hepsini. Makineli tüfekle hepsini taradılar. Öyle bir figan ettiler ki, gök bile duydu. Sonra cesetleri birbirinin üzerine yığmaya başladılar. Askerler cesetlerin ceplerini boşaltıyordu. Gece asker çekildikten sonra da biz yanaşıp elbiseleri aldık. Çıplaktık hepimiz. Bu ceket gençten bir adamındı. Hatta altta birisi de inliyordu. Korkumuzdan hiç bir şey yapamadık. Cesetler don, gömlek kalmıştı.’ Ceket Mehmet’in ceketiydi. Arkadan kurşunun açtığı deliği de bir yamayla kapamışlardı. Halen daha o ceket gözümün önünde. O kumaştan arıyorum bulamıyorum. Bulsam alacağım. Epeyi sonra, yasak bölge olduğu için, gece ben de cesetleri görmeye gitmiştim. Koku her tarafı sarmıştı. Cesetler tanınmayacak haldeydi. Üst üste yığmışlar, tilkiler, hayvanlar dağıtmışlar cesetleri. Bir tane değil ki alıp gelesin. Yüzlerce ceset vardı. Bir tanesini de giderken yolda gördüm. Parmaklarını birbirine bağlamışlar. Adamı taştan aşağı atmışlar, ölmemiş. Kalkıp kaçmak istemiş. Şapkası taşın ortasında kalmış. Askerler yakalamış, büyük bir taş alıp kafasını parçalamışlardı. Beyni taşın üzerinde duruyordu. Koku her tarafı sarmıştı. Babamla birlikte tarlada çift sürüyorduk. Dağın eteğinden iki tane bayan aşağı doğru geliyorlardı. Askeri görünce küçük bir mağaraya girip saklandılar. Askerler gelip beni ve babamı dövmeye başladılar. Kadınlara işaret edip kaçırttığımızı söyleyerek bize nasıl vuruyorlar, kafamıza, gözümüze, neremize denk gelirse vuruyorlardı. Yahya Onbaşı vardı. Yetişinceye kadar iflahımızı  kesti askerler. Onlar gittikten sonra o iki dul kadın gelip teslim oldular. Kadınları sürgüne gönderdiler. Dağa götürüp öldürülenlerin çoğunu aşağı köyler ihbar etti. Hiç bir suçları yoktu. Çok eziyet çektik. Ama elimizden hiç bir şey gelmiyordu. 2-3 ay sonra ancak gizlice gidip cesetlerimizi görebildik. Yasak bölgeydi. Onları dağa götüren  bir Bahattin Çavuş vardı ki, çok yamandı. Çok eziyet etti köylüye çok.”

(Alevilerin  Sesi Dergisi,  Nr. 144  Aralık 2010)                    

X

   Sürgüne Gönderilip Dönenlerin Dramı.

   Sürgünleri sürgün şiiriyle de böyle açıklıyor  Dersimli  Şair Fadıl Öztürk .

 

   Şimdi, bir yerde doğup,

   Bir yerde büyüyüp

   Adı gurbet olan bir yerde ölüyoruz.

  Yurdumuzda gömülmek ya gözümüzde,

   ya da vasiyetimizde kalıyor sadece.

   Doğduğumuz yerde yaşlanmayı

   bizden aldılar.

   Bizim de sularımız gibi hayata akmak,

   Dağlarımız gibi omuzları dik durmak,

   Mevsimleri karşılayıp uğurlamak gibi

   Hakkımız var…

 

1937-1938  Dersim katliamında  katledilenlerin yanında, topraklarından koparılıp  sürgüne gönderilenlerin gittikleri ve sonra topraklarına geri döndükleri dönemlerde de yaşanan acılar ve dökülen gözyaşları vardır ayyuka çıkan.

Dersim’de ne kadar insan katledildi, ne kadarı sürüldü kesin bir şey söylemek mümkün değil. Şimdiyece kamu oyuna açılan resmi belgelere göre; katledilenlerin sayısı 13.000’in üzerinde. Dönemin İskan Müdürlerinden Reşat Tanyeri’nin kendine ait arşivinden çıkan bir belgede de  sürgüne gönderilenlerin sayısının 12.000 olduğu belirtiliyorsa da bu tüm süreci değil sadece bir aylık bir süreyi kapsadığı da yine belgelede açıkça görülmekte.

Ama şu gerçek var ki, artık hiç bir şey gizli kalmayacakmışcasına hızla çözülme sürecine girdi bile. Genelkurmay Başkanlığı 10.000’in üzerindeki belgeyi TBMM’ne teslim etti. O belgeler incelendiğinde Dersim’in gizlerinden bir kısmı daha günışığına çıkacaktır. Son bir iki yıl içerisinde  tahmin edemediğimiz kadar çok belge basında yer aldı ve halk gizli kalmış tarihi bir bir öğrenmeye başladı.

Araştırmacı Şükrü Aslan,   Katliamdam kurtulup sürgüne gönderilen ve 1947 yılında çıkarılan af  ile topraklarına geri dönmeye başlayan insanların dramlarını ve travmalarını konu alan araştırmasının iki kahramanına; 100 yaşındaki Ali Oturan ve  Keko Ergin’e  yer vermiş Alevilerin Sesi Dergisi’nin 159. Sayısında, Mehmet Bayrak’ın “Özgürce” köşesinde.

Görgü tanıkları, 1938 yılındaki büyük askeri operasyonlar üzerine ormana girdiklerini, ama birbirlerini kaybettiklerini, üstlerine mermilerin yağdığını ve topların atıldığını, herkesin can derdine düştüğünü; kadın, çocuk ve yaşlıların ne yapacaklarını şaşırdıklarını, kah ormanda kah mağarada saklanarak büyük bir korku içinde yaşamaya çalıştıklarını anlatıyorlar.   Askerlerin eline geçmemek için, çocukların suya atılmasının bile konuşulduğunu kaydediyorlar. Bir gün mağaradayken milis geliyor ve  “artık kırım yapılmayacak, teslim olursanız devlet sizi başka yere gönderecek ama öldürmeyecek,” diyor. Bunun üzerine teslim olmaya karar veriyorlar.

Tunceli’de resmi işlemler yapıldıktan sonra kamyonla Elazığ’a getiriliyorlar. Orada, önce hamama götürülüyorlar. Saçları kesiliyor, yıkanıyorlar. Bir handa üç gün kalıyorlar. Sonra Elazığ’dan kara trenlerle istif edilerek yola çıkarılıyorlar. Başlarında askerler var. 1938’in sonbaharında yapılan bu yolculuğun süresini hatırlamıyor ama ilk grup Kayseri’de indiriliyor. 25 dolayında aile, Kayseri’nin develi ilçesine bağlı köylere yerleştiriliyor ki, bunlar arasında  “Kopo” romanının kahramanı Kopo Hüseyin de bulunuyor. (Şükrü Aslan, Dersim Sürgünleri, Dersim’de İklim gaz. Sayı 22-25/ 2005).

Dersim sürgünü Keko Ergin de, gerek katliama, gerek sürgüne ilişkin son derece ilginç anekdotlar aktarıyor. “Gece olunca çıkıp ölülerimiz buluyorduk. Nerede buluyorsak hemen orada toprağı kazıp öyle gömüyorduk. Nasıl cenazelerini kaldıralım ki?  Birçok kadın da intihar etti. Munzur suyuna attılar kendilerini.”

Kekolar’ın sürgün yılları ilk dönemlerde çok zor geçmiş. Yoksulluk ve kültürel farklılık en büyük sorun olarak ortaya çıkmış. Herkes ‘Kürt sürgünleri’ olduğunu hemen anlıyormuş. Çünkü hepsinin üstü-başı perişan vaziyetteymiş.

   Sürgünlere ilişkin bir anekdotu da, altı yaşında katliama tanık olan ve sürgüne yollanan Dersimli Hasan Alpaslan anlatıyor: “Anlatırken bile içim acıyor. Düşman düşmana yapmazdı ki onların yaptığını. Ne isyanı, ne  eşkiyalığı?  Silah bile bırakmamıştı ki köyde askerler. Katliamda yakınlarını, komşularımı, ailemi öldürdüler. Ortalık resmen kan kokuyordu. Yanan evlerin tahtalarından çıkan sesler hala kulaklarımda… Sonra sürgün lafı çıktı. Çıkmaz olaydı, doğruymuş. Harput’ta topladılar bizleri. Ölmeyip de sağ kalanları. Esir kampı gibi bir yer. Bizi batıya süreceklermiş. Batı neresidir, nasıldır, gidip ne yapacağız, bilmiyoruz ki. Trenler geldi bizim için. Trenlerin de kara vagonlarını layık gördüler bize. Hani hayvan taşınan, ağırlıklı da kara sığır götürülen o vagonları. Bindirildik onlarca insan. Hayvan kokusu neyse de  o kadar kalabalık, nefes alamıyoruz. Kapılar üstümüze kapatılmış. Ben dahil çocuklar ağlar, analar susturmak ister, susmayınca analar da ağlar. Saatler günlere karıştı. Kaç gün oldu bilmiyorum vallahi. Durdu tren, indik vagonlardan Balıkesir’miş getirildiğimiz yer. Tam dokuz yıl kaldık Balıkesir’de. Sonra af çıktı. Dönebilirsiniz dediler. Döndük, yakılmış, yıkılmış Dersimimiz…”

Sürgünden dönenlerin yaşadıkları dramın ilginç örneklerinden birini, Dersim’im Pülümür ilçesinin Danzig nahiyesinin Çirik köyünden, çocuk yaşlarda ailesiyle birlikte Kastomonu’ya sürülen ve halen Almanya’da yaşayan Hüseyin Kaya anlatıyor: “Etrafı dağlarla çevrili Pülümür’de sabah oldu. Güneşli ve umutlarla dolu bir gündü. Köye vasıta yolu yoktu. Tanyeri istasyonundan gelişi beklenen at, inek ve öküzlerin sırtına yükler sarıldı. Yollarda soğuk pınar suları içilerek, beş saatlik bir dağ yolculuğundan sonra köye gelindi. Dokuz buçuk  yıl önce Devlet Babamızın emriyle askerlere yaktırılan evlerin yıkıntılarının yanıbaşındaki ağaçların altına indirildi göçler. Köyün etrafındaki yüksek dağların tepelerine kar düşmüştü. Genelinde sevinçli olmaları gereken insanlar üzüntülü görünüyorlardı. Birkaç haftaya kalmaz kar köye de iner deniliyordu. Biz bu karda-kışta kalabileceğimiz evi nasıl inşa edebiliriz? Devlet Babamız da görünürde yok, yönlü konuşmalar oluyordu. Zorluklar karşısında yılmayan insanlar, kısa zamanda köyü bir inşaat şantiyesine çevirdiler.

   Her aile kışı geçirmek amacıyla, arsalarının  üzerine moloz taşlardan ve çamurdan birer kulübe yapmaya başladı. Türkiye’nin çeşitli bölgelerinden gelen sürgünlerin çocukları değişik şivelerle konuşuyorlardı. Giyim ve kuşamımızda bile farkılılıklar vardı. Bu farklılıklar nedeniyle biz çocuklar, birbirimizle dostluk ve arkadaşlık kuramıyorduk. Yapılmakta olan evlerin inşaatlarına yardımcı oluyorduk. Planlanan evler, bir göz ev damı, bir ahır ile samanlıktan ibaretti. Biz çocuklar, o kışı hayvanlarımızın nefesiyle ısınan ahırların bir köşesinde geçirdik. Kış çok zorlu geçti ve metrelerce kar yağdı. İnsanlar bu ani iklim değişikliğinden oldukça etkilendi ve hastalananlar çoğaldı. O kar ve soğuktan hastaları pülümür’deki hükümet tabibine veya Erzincan’a götürmek mümkün olamıyordu. Pülümür’de hastane de yoktu zaten. Aşağı yukarı 500 kişiden fazla insanın en ilkel koşullarda yaşadığı köyde ne bir ebe ne de bir sağlık görevlisi  görevlendirilmişti. Epeyce insan, belki de kurtarılabilecekken yaşamını yitirdi. İlk yıl, gelirken birlikte getirilen erzakla sorunsuz geçirildi. İkinci yıl tükenmeye başlayan erzakı köylülerimiz ellerindeki hayvanlarının bir bölümünü köye gelen hayvan simsarlarına ucuz-pahalı satarak temin ettiler. Hayvan fiyatları konusunda köylünün pek deneyimi yoktu. Simsarlar  sürgünden gelen bu insanların sırtından vurgunlar vuruyorlardı.

   Arazinin dar ve gelir kaynaklarının kıt olduğu köyümüze, gelişimizin üçüncü yılının karakışında açlık başgösterdi. Bu durumda bu yoksulluk ve sahipsizliğe dayanamayan bazı aileler, yine gözyaşlarıyla yıllarca hasretini çektikleri Dersim’in kutsal mekanlarından, köylerinden ve tanıdıklarından ayrılarak geldikleri sürgün yerlerine gerisin geri gittiler.

   Köyde açlık hüküm sürdüğünden, Kaymakamlık, ilçeye bağlı köylerin muhtarlarına, Çirik Köyü halkının çektiği açlığa çare olarak un toplama emri verdi. Köyün genç insanlarından oluşturulan gruplar, sürgüne tabi tutulmamış ve Kaymakamlıkça belirlenen köylere gideceklerdi. Kara batmamak için leken denilen kar ayakkabılarıyla yollandılar.

Gittikleri yerde, köyün bekçisinin refakatinde kapı kapı dolaşarak, toplayabildikleri bir-iki çuval unu getirdi gruplar. Değişik köylerden getirilen unların tamamı birleştirildi ve dağıtım sonunda her haneye iki pişirimlik un düştü.

   Böylece Devlet Baba (!) aç insanlarına büyük hizmet(!)  vermenin mutluluğuna kavuşmuş oldu. Devlet silolarında bulunandan bir-iki kamyon zahireyi açlık çeken bizlere yollayabilirdi  ama bunu bizlere layık görmedi ve yapmadı. Dünyayı kana bulayan Alman faşizmine yüzbinlerce ton buğday gönderilirken, kendi insanları açlıkla savaşıyordu  dağların başında çaresiz. Daha da ileri giderek Devlet Baba  (!)  köyün insanlarını dilenci ederek, o kar ve kışta, diğer köylerdeki zaten yoksul olan insanların kapılarına yolladı. Bu utanç o zamanki hükümetin hanesine kaydedildi mi bilemiyoruz. Ama bizler bu rezaleti nasıl unutabiliriz ki?  Bu utanç, yüreğimizde kanayan bir derin yaradır ve hala işliyor.

Yaşanılan ve yaşatılan her şey tüm açıklığıyla gözler önüne serilmiş.

Bizlerin fazla ahkam kesmesine de hiç gerek yoktur.

   Ama biz biliyorduk ki  onları öldürmeye götürüyorlardı. Bizim köyden 18, diğer köylerle birlikte 97 kişiyi elleri bağlı şekilde, jandarmalar eşliğinde, Zıni Gediği’ne doğru götürdüler.  Hepsi Aleviydi. Halil İnce, Hüseyin Koç, Ali Kılıçkaya, Mehmet Kılıçkaya, Ali Gökdemir, Murat Gökdemir, Hüseyin Gökdemir, Fındık Koç, Gencali Avcı, Ali Billor, Mehmet Billor, Hasan İnce, İsmail İnce, Ali Abbas Yamalı, Ali Çetinkaya. Bunları götürüp katliamı yaptılar. Ben o zaman 15-17 yaşlarındaydım. Babamgilleri götürdükleri zaman İsmail abim kaçtı. Jandarmanın biri onun arkasından gitmek isteyince, diğer jandarma, ‘nasıl olsa diğerlerini aldık, bırak gitsin,’ dedi. İki jandarma birbirlerine sert davrandılar. O gece kırda kalıp saklandık. Yoksa bizi de götüreceklerdi. Kamyonun içine doldurup, elleri birbirine bağlı şekilde götürdüler. Nasıl insanları kurşuna dizdiklerini, askerler daha sonra gelip bize anlattılar. Önce insanları sıraya dizip, sonra makineli tüfekle tarıyorlar. Köye bir fırın kurmuşlardı. Kelerişli Kadir isminde bir sivil ustayı işe almışlardı. Kendisi aleviydi, karısı Sünni idi. Ne olursa olsun dürüst insandı. Gizli gizli bize bilgi veriyordu.

   Köyde dışarı çıkamıyorduk. Dağa gidip ölülerimize dahi sahip çıkamadık. Köyde bir alay asker vardı. Ardından Trabzon Alayı da geldi. Ondan sonra su kanallarını kesip bize su vermediler. 9. Kolordu Komutanı Muzaffer Ergülen isminde biri vardı. 3 asker göndertip ahırdaki piliçleri yemek için toplattırıyordu. Annem ağlayarak: ‘Bu zulmü Ermenilere yaptınız. Bize niye yapıyorsunuz? Biz de vatandaşız, biz de müslümanız’ dedi.  Askerlerden biri ağlayarak, emri komutanın verdiğini, kendilerinin emre uymak zorunda olduğunu söyledi. Ardından bizi Balıkesir’e sürgüne gönderdiler. Sürgünde 9 sene kaldık. 1962’de maden çıkarmak için gitmiştik oralara. O zaman öldürülenlerin kemiklerini gördüm. İnanır mısınız, bir hafta gözüme uyku girmedi.

   Sürgüne gönderilirken bizleri hayvan vagonlarına doldurup Balıkesir’e gönderdiler. Vagonların kapılarını Sivas’tan sonra tam olarak kapattılar. Yiyecek hiç bir şey vermediler Tuvaletimizi karpuz kabuklarına yapıp pencereden dışarı atıyorduk. Ancak 9 yıl sonra geri dönebildik. Ben o acıları unutamam. Ben yoksullukla oğlumu okuttum. Işık Mühendisliği okuyordu. Bir dersi vardı ki mezun olsun. Federasyon başkanlığı yapıyordu. Oğlumu okulda vurdular. Kim vurdu? Devlet vurdu.  Mezara girsem kemiklerim bile hakkımı helal etmez bunlara.

   Biz vergi vermişiz, ekonomik açıdan  devlete katkıda bulunmuşuz. Neden bu zulüm yapıldı? 25 bin savunmasız insanı neden katlettiler? Sebebi neydi? Bu suçu kime yükleyeceğiz? Suç devletindir. Küçük yaşta babamı, iki amcamı dağa götürüp katlettiler. İstanbul’da hammallık yapıp oğlumu okuttum. Benden oğlumu da aldılar Bu zulümler nasıl affolunur? Binbeşyüz yıldan beri Alevileri eziyorlar. Halen daha eziliyoruz. Acım söyletiyor beni.”

X

Abbas Kılıçkaya anlatıyor:  “Ben o zaman 7 yaşındaydım. Burada Haydargilin evi karargah haline getirmişlerdi Köyde bir de fırın yapmışlardı. Bu bölgedeki askeri karargahların hepsine ekmek buradan gidiyordu. Necati Çavuş vardı. O nispeten iyi adamdı. Bir tane Hüsnü Çavuş vardı. O çok berbat bir adamdı. Sağdan soldan kavak getirtip bizim yolun üzerine diktirtti. Yolumuzu kapattı. Hayvanlarımız arkadan geçmek zorunda kalıyordu. Bırakmıyordu normal yolu kullanalım. Rüşvetçiydi.

   Buralarda savaş filan yoktu. Askerler köyde bekliyorlardı. Sözde bizi korumak için bekliyorlardı. Ama gerçekte öyle değildi. Dağa gönderilenlerin hiç birinin suçu yoktu.

   Köyün üst kısmı yasak bölgeydi. Oralara gidemiyorduk. Hergün bir barhaç yoğurt götürüyordum kendisine. Yoğurdu, yağı rüşvet olarak veriyorduk kendilerine ki bize iyi davransınlar. Başka da bir şeyimiz yoktu verecek. Koyun otlatıyorduk. Soğuktu, don vardı. Ateş yaktık ısınmak için. Jandarmalar bizi yakalayıp ucu yanan odunlarla dövdüler. Ateş yaktığımız için bizi dövdüler. Daha çocuktuk, gene de dayak yiyorduk. O dönem harman zamanıydı. Mahsulümüzü,malımızı, mülkümüzü aşağıdaki Sünni köyler talan ettiler. Sipsivri ortada kaldık. Bizlere sadece yataklarımız kaldı. Yataklarımızla birlikte bizi sürgüne gönderdiler. O zamanı hatırladığımda çok karma karışık. Çok zor günler yaşadık, çok…”

X

Hüseyin Fırat anlatıyor: “ Sürgüne gidenlerin, erkeklerin hepsini dağa götürüp öldürdüler.  Köyde bir karakol vardı.’ Buralar olmuş küçük Dersim’ diye aşağı köyler şikayet etmişler.   Birgün bizi içeri koydular ve dışarı bırakmadılar. Sabah gaz döküp hayvanlarla birlikte yakacaklardı tüm köyü. Hayvanlarımızın dahi dışarı çıkmasını yasakladılar. İmranlı’lı Alevi çavuşlardan biri bize, ‘ artık korkmayın, size bir şey yapmazlar. İlk emir tüm köyü gaz döküp, hayvanlarla birlikte yakmaktı. Fakat ikinci emir geldi. İçlerinden ileri gelenleri toplayın diyor,’ dedi. Ondan sonra başladılar inanları toplamaya. Dayım Mehmet’i gelip buradan götürdüler. Hüseyin talebeydi. Koyunları otlatıyordu, onu oradan aldılar. Başka köylerden de insanları topladılar. Araba devrilmiş, arabayı doğrultacaksınız diyorlardı. Tabi yalan, ne araba devrilmiş ne de başka bir şey.

   Sürgüne gittiğimiz yerde, Gemlik’te bir adam gördüm. Üzerinde bir ceket vardı. Sırtının ortasında da büyük bir yama vardı. Ceketi görünce hemen tanıdım. Mehmet daha yeni evlenmişti. Bir takım elbisesi vardı. Bu ceket Mehmet’indi. Siyah lacivert, beyaz çizgileri vardı üzerinde. Hemen adama sordum. ‘bu ceketi nereden aldın,’ diye. O da anlattı: ‘Askerler topladıkları insanları dağa götürüyorlardı. Köyden çıktıklarında biz de uzaktan gizli gizli onları izliyorduk. Her taraf asker doluydu. Sesimizi çıkarmadık. Ağbaba’nın çukurunda topladılar hepsini. Makineli tüfekle hepsini taradılar. Öyle bir figan ettiler ki, gök bile duydu. Sonra cesetleri birbirinin üzerine yığmaya başladılar. Askerler cesetlerin ceplerini boşaltıyordu. Gece asker çekildikten sonra da biz yanaşıp elbiseleri aldık. Çıplaktık hepimiz. Bu ceket gençten bir adamındı. Hatta altta birisi de inliyordu. Korkumuzdan hiç bir şey yapamadık. Cesetler don, gömlek kalmıştı.’ Ceket Mehmet’in ceketiydi. Arkadan kurşunun açtığı deliği de bir yamayla kapamışlardı. Halen daha o ceket gözümün önünde. O kumaştan arıyorum bulamıyorum. Bulsam alacağım. Epeyi sonra, yasak bölge olduğu için, gece ben de cesetleri görmeye gitmiştim. Koku her tarafı sarmıştı. Cesetler tanınmayacak haldeydi. Üst üste yığmışlar, tilkiler, hayvanlar dağıtmışlar cesetleri. Bir tane değil ki alıp gelesin. Yüzlerce ceset vardı. Bir tanesini de giderken yolda gördüm. Parmaklarını birbirine bağlamışlar. Adamı taştan aşağı atmışlar, ölmemiş. Kalkıp kaçmak istemiş. Şapkası taşın ortasında kalmış. Askerler yakalamış, büyük bir taş alıp kafasını parçalamışlardı. Beyni taşın üzerinde duruyordu. Koku her tarafı sarmıştı. Babamla birlikte tarlada çift sürüyorduk. Dağın eteğinden iki tane bayan aşağı doğru geliyorlardı. Askeri görünce küçük bir mağaraya girip saklandılar. Askerler gelip beni ve babamı dövmeye başladılar. Kadınlara işaret edip kaçırttığımızı söyleyerek bize nasıl vuruyorlar, kafamıza, gözümüze, neremize denk gelirse vuruyorlardı. Yahya Onbaşı vardı. Yetişinceye kadar iflahımızı  kesti askerler. Onlar gittikten sonra o iki dul kadın gelip teslim oldular. Kadınları sürgüne gönderdiler. Dağa götürüp öldürülenlerin çoğunu aşağı köyler ihbar etti. Hiç bir suçları yoktu. Çok eziyet çektik. Ama elimizden hiç bir şey gelmiyordu. 2-3 ay sonra ancak gizlice gidip cesetlerimizi görebildik. Yasak bölgeydi. Onları dağa götüren  bir Bahattin Çavuş vardı ki, çok yamandı. Çok eziyet etti köylüye çok.”

(Alevilerin  Sesi Dergisi,  Nr. 144  Aralık 2010)                    

X

   Sürgüne Gönderilip Dönenlerin Dramı.

   Sürgünleri sürgün şiiriyle de böyle açıklıyor  Dersimli  Şair Fadıl Öztürk .

 

   Şimdi, bir yerde doğup,

   Bir yerde büyüyüp

   Adı gurbet olan bir yerde ölüyoruz.

  Yurdumuzda gömülmek ya gözümüzde,

   ya da vasiyetimizde kalıyor sadece.

   Doğduğumuz yerde yaşlanmayı

   bizden aldılar.

   Bizim de sularımız gibi hayata akmak,

   Dağlarımız gibi omuzları dik durmak,

   Mevsimleri karşılayıp uğurlamak gibi

   Hakkımız var…

 

1937-1938  Dersim katliamında  katledilenlerin yanında, topraklarından koparılıp  sürgüne gönderilenlerin gittikleri ve sonra topraklarına geri döndükleri dönemlerde de yaşanan acılar ve dökülen gözyaşları vardır ayyuka çıkan.

Dersim’de ne kadar insan katledildi, ne kadarı sürüldü kesin bir şey söylemek mümkün değil. Şimdiyece kamu oyuna açılan resmi belgelere göre; katledilenlerin sayısı 13.000’in üzerinde. Dönemin İskan Müdürlerinden Reşat Tanyeri’nin kendine ait arşivinden çıkan bir belgede de  sürgüne gönderilenlerin sayısının 12.000 olduğu belirtiliyorsa da bu tüm süreci değil sadece bir aylık bir süreyi kapsadığı da yine belgelede açıkça görülmekte.

Ama şu gerçek var ki, artık hiç bir şey gizli kalmayacakmışcasına hızla çözülme sürecine girdi bile. Genelkurmay Başkanlığı 10.000’in üzerindeki belgeyi TBMM’ne teslim etti. O belgeler incelendiğinde Dersim’in gizlerinden bir kısmı daha günışığına çıkacaktır. Son bir iki yıl içerisinde  tahmin edemediğimiz kadar çok belge basında yer aldı ve halk gizli kalmış tarihi bir bir öğrenmeye başladı.

Araştırmacı Şükrü Aslan,   Katliamdam kurtulup sürgüne gönderilen ve 1947 yılında çıkarılan af  ile topraklarına geri dönmeye başlayan insanların dramlarını ve travmalarını konu alan araştırmasının iki kahramanına; 100 yaşındaki Ali Oturan ve  Keko Ergin’e  yer vermiş Alevilerin Sesi Dergisi’nin 159. Sayısında, Mehmet Bayrak’ın “Özgürce” köşesinde.

Görgü tanıkları, 1938 yılındaki büyük askeri operasyonlar üzerine ormana girdiklerini, ama birbirlerini kaybettiklerini, üstlerine mermilerin yağdığını ve topların atıldığını, herkesin can derdine düştüğünü; kadın, çocuk ve yaşlıların ne yapacaklarını şaşırdıklarını, kah ormanda kah mağarada saklanarak büyük bir korku içinde yaşamaya çalıştıklarını anlatıyorlar.   Askerlerin eline geçmemek için, çocukların suya atılmasının bile konuşulduğunu kaydediyorlar. Bir gün mağaradayken milis geliyor ve  “artık kırım yapılmayacak, teslim olursanız devlet sizi başka yere gönderecek ama öldürmeyecek,” diyor. Bunun üzerine teslim olmaya karar veriyorlar.

Tunceli’de resmi işlemler yapıldıktan sonra kamyonla Elazığ’a getiriliyorlar. Orada, önce hamama götürülüyorlar. Saçları kesiliyor, yıkanıyorlar. Bir handa üç gün kalıyorlar. Sonra Elazığ’dan kara trenlerle istif edilerek yola çıkarılıyorlar. Başlarında askerler var. 1938’in sonbaharında yapılan bu yolculuğun süresini hatırlamıyor ama ilk grup Kayseri’de indiriliyor. 25 dolayında aile, Kayseri’nin develi ilçesine bağlı köylere yerleştiriliyor ki, bunlar arasında  “Kopo” romanının kahramanı Kopo Hüseyin de bulunuyor. (Şükrü Aslan, Dersim Sürgünleri, Dersim’de İklim gaz. Sayı 22-25/ 2005).

Dersim sürgünü Keko Ergin de, gerek katliama, gerek sürgüne ilişkin son derece ilginç anekdotlar aktarıyor. “Gece olunca çıkıp ölülerimiz buluyorduk. Nerede buluyorsak hemen orada toprağı kazıp öyle gömüyorduk. Nasıl cenazelerini kaldıralım ki?  Birçok kadın da intihar etti. Munzur suyuna attılar kendilerini.”

Kekolar’ın sürgün yılları ilk dönemlerde çok zor geçmiş. Yoksulluk ve kültürel farklılık en büyük sorun olarak ortaya çıkmış. Herkes ‘Kürt sürgünleri’ olduğunu hemen anlıyormuş. Çünkü hepsinin üstü-başı perişan vaziyetteymiş.

   Sürgünlere ilişkin bir anekdotu da, altı yaşında katliama tanık olan ve sürgüne yollanan Dersimli Hasan Alpaslan anlatıyor: “Anlatırken bile içim acıyor. Düşman düşmana yapmazdı ki onların yaptığını. Ne isyanı, ne  eşkiyalığı?  Silah bile bırakmamıştı ki köyde askerler. Katliamda yakınlarını, komşularımı, ailemi öldürdüler. Ortalık resmen kan kokuyordu. Yanan evlerin tahtalarından çıkan sesler hala kulaklarımda… Sonra sürgün lafı çıktı. Çıkmaz olaydı, doğruymuş. Harput’ta topladılar bizleri. Ölmeyip de sağ kalanları. Esir kampı gibi bir yer. Bizi batıya süreceklermiş. Batı neresidir, nasıldır, gidip ne yapacağız, bilmiyoruz ki. Trenler geldi bizim için. Trenlerin de kara vagonlarını layık gördüler bize. Hani hayvan taşınan, ağırlıklı da kara sığır götürülen o vagonları. Bindirildik onlarca insan. Hayvan kokusu neyse de  o kadar kalabalık, nefes alamıyoruz. Kapılar üstümüze kapatılmış. Ben dahil çocuklar ağlar, analar susturmak ister, susmayınca analar da ağlar. Saatler günlere karıştı. Kaç gün oldu bilmiyorum vallahi. Durdu tren, indik vagonlardan Balıkesir’miş getirildiğimiz yer. Tam dokuz yıl kaldık Balıkesir’de. Sonra af çıktı. Dönebilirsiniz dediler. Döndük, yakılmış, yıkılmış Dersimimiz…”

Sürgünden dönenlerin yaşadıkları dramın ilginç örneklerinden birini, Dersim’im Pülümür ilçesinin Danzig nahiyesinin Çirik köyünden, çocuk yaşlarda ailesiyle birlikte Kastomonu’ya sürülen ve halen Almanya’da yaşayan Hüseyin Kaya anlatıyor: “Etrafı dağlarla çevrili Pülümür’de sabah oldu. Güneşli ve umutlarla dolu bir gündü. Köye vasıta yolu yoktu. Tanyeri istasyonundan gelişi beklenen at, inek ve öküzlerin sırtına yükler sarıldı. Yollarda soğuk pınar suları içilerek, beş saatlik bir dağ yolculuğundan sonra köye gelindi. Dokuz buçuk  yıl önce Devlet Babamızın emriyle askerlere yaktırılan evlerin yıkıntılarının yanıbaşındaki ağaçların altına indirildi göçler. Köyün etrafındaki yüksek dağların tepelerine kar düşmüştü. Genelinde sevinçli olmaları gereken insanlar üzüntülü görünüyorlardı. Birkaç haftaya kalmaz kar köye de iner deniliyordu. Biz bu karda-kışta kalabileceğimiz evi nasıl inşa edebiliriz? Devlet Babamız da görünürde yok, yönlü konuşmalar oluyordu. Zorluklar karşısında yılmayan insanlar, kısa zamanda köyü bir inşaat şantiyesine çevirdiler.

   Her aile kışı geçirmek amacıyla, arsalarının  üzerine moloz taşlardan ve çamurdan birer kulübe yapmaya başladı. Türkiye’nin çeşitli bölgelerinden gelen sürgünlerin çocukları değişik şivelerle konuşuyorlardı. Giyim ve kuşamımızda bile farkılılıklar vardı. Bu farklılıklar nedeniyle biz çocuklar, birbirimizle dostluk ve arkadaşlık kuramıyorduk. Yapılmakta olan evlerin inşaatlarına yardımcı oluyorduk. Planlanan evler, bir göz ev damı, bir ahır ile samanlıktan ibaretti. Biz çocuklar, o kışı hayvanlarımızın nefesiyle ısınan ahırların bir köşesinde geçirdik. Kış çok zorlu geçti ve metrelerce kar yağdı. İnsanlar bu ani iklim değişikliğinden oldukça etkilendi ve hastalananlar çoğaldı. O kar ve soğuktan hastaları pülümür’deki hükümet tabibine veya Erzincan’a götürmek mümkün olamıyordu. Pülümür’de hastane de yoktu zaten. Aşağı yukarı 500 kişiden fazla insanın en ilkel koşullarda yaşadığı köyde ne bir ebe ne de bir sağlık görevlisi  görevlendirilmişti. Epeyce insan, belki de kurtarılabilecekken yaşamını yitirdi. İlk yıl, gelirken birlikte getirilen erzakla sorunsuz geçirildi. İkinci yıl tükenmeye başlayan erzakı köylülerimiz ellerindeki hayvanlarının bir bölümünü köye gelen hayvan simsarlarına ucuz-pahalı satarak temin ettiler. Hayvan fiyatları konusunda köylünün pek deneyimi yoktu. Simsarlar  sürgünden gelen bu insanların sırtından vurgunlar vuruyorlardı.

   Arazinin dar ve gelir kaynaklarının kıt olduğu köyümüze, gelişimizin üçüncü yılının karakışında açlık başgösterdi. Bu durumda bu yoksulluk ve sahipsizliğe dayanamayan bazı aileler, yine gözyaşlarıyla yıllarca hasretini çektikleri Dersim’in kutsal mekanlarından, köylerinden ve tanıdıklarından ayrılarak geldikleri sürgün yerlerine gerisin geri gittiler.

   Köyde açlık hüküm sürdüğünden, Kaymakamlık, ilçeye bağlı köylerin muhtarlarına, Çirik Köyü halkının çektiği açlığa çare olarak un toplama emri verdi. Köyün genç insanlarından oluşturulan gruplar, sürgüne tabi tutulmamış ve Kaymakamlıkça belirlenen köylere gideceklerdi. Kara batmamak için leken denilen kar ayakkabılarıyla yollandılar.

Gittikleri yerde, köyün bekçisinin refakatinde kapı kapı dolaşarak, toplayabildikleri bir-iki çuval unu getirdi gruplar. Değişik köylerden getirilen unların tamamı birleştirildi ve dağıtım sonunda her haneye iki pişirimlik un düştü.

   Böylece Devlet Baba (!) aç insanlarına büyük hizmet(!)  vermenin mutluluğuna kavuşmuş oldu. Devlet silolarında bulunandan bir-iki kamyon zahireyi açlık çeken bizlere yollayabilirdi  ama bunu bizlere layık görmedi ve yapmadı. Dünyayı kana bulayan Alman faşizmine yüzbinlerce ton buğday gönderilirken, kendi insanları açlıkla savaşıyordu  dağların başında çaresiz. Daha da ileri giderek Devlet Baba  (!)  köyün insanlarını dilenci ederek, o kar ve kışta, diğer köylerdeki zaten yoksul olan insanların kapılarına yolladı. Bu utanç o zamanki hükümetin hanesine kaydedildi mi bilemiyoruz. Ama bizler bu rezaleti nasıl unutabiliriz ki?  Bu utanç, yüreğimizde kanayan bir derin yaradır ve hala işliyor.

Yaşanılan ve yaşatılan her şey tüm açıklığıyla gözler önüne serilmiş.

Bizlerin fazla ahkam kesmesine de hiç gerek yoktur.

   Ama biz biliyorduk ki  onları öldürmeye götürüyorlardı. Bizim köyden 18, diğer köylerle birlikte 97 kişiyi elleri bağlı şekilde, jandarmalar eşliğinde, Zıni Gediği’ne doğru götürdüler.  Hepsi Aleviydi. Halil İnce, Hüseyin Koç, Ali Kılıçkaya, Mehmet Kılıçkaya, Ali Gökdemir, Murat Gökdemir, Hüseyin Gökdemir, Fındık Koç, Gencali Avcı, Ali Billor, Mehmet Billor, Hasan İnce, İsmail İnce, Ali Abbas Yamalı, Ali Çetinkaya. Bunları götürüp katliamı yaptılar. Ben o zaman 15-17 yaşlarındaydım. Babamgilleri götürdükleri zaman İsmail abim kaçtı. Jandarmanın biri onun arkasından gitmek isteyince, diğer jandarma, ‘nasıl olsa diğerlerini aldık, bırak gitsin,’ dedi. İki jandarma birbirlerine sert davrandılar. O gece kırda kalıp saklandık. Yoksa bizi de götüreceklerdi. Kamyonun içine doldurup, elleri birbirine bağlı şekilde götürdüler. Nasıl insanları kurşuna dizdiklerini, askerler daha sonra gelip bize anlattılar. Önce insanları sıraya dizip, sonra makineli tüfekle tarıyorlar. Köye bir fırın kurmuşlardı. Kelerişli Kadir isminde bir sivil ustayı işe almışlardı. Kendisi aleviydi, karısı Sünni idi. Ne olursa olsun dürüst insandı. Gizli gizli bize bilgi veriyordu.

   Köyde dışarı çıkamıyorduk. Dağa gidip ölülerimize dahi sahip çıkamadık. Köyde bir alay asker vardı. Ardından Trabzon Alayı da geldi. Ondan sonra su kanallarını kesip bize su vermediler. 9. Kolordu Komutanı Muzaffer Ergülen isminde biri vardı. 3 asker göndertip ahırdaki piliçleri yemek için toplattırıyordu. Annem ağlayarak: ‘Bu zulmü Ermenilere yaptınız. Bize niye yapıyorsunuz? Biz de vatandaşız, biz de müslümanız’ dedi.  Askerlerden biri ağlayarak, emri komutanın verdiğini, kendilerinin emre uymak zorunda olduğunu söyledi. Ardından bizi Balıkesir’e sürgüne gönderdiler. Sürgünde 9 sene kaldık. 1962’de maden çıkarmak için gitmiştik oralara. O zaman öldürülenlerin kemiklerini gördüm. İnanır mısınız, bir hafta gözüme uyku girmedi.

   Sürgüne gönderilirken bizleri hayvan vagonlarına doldurup Balıkesir’e gönderdiler. Vagonların kapılarını Sivas’tan sonra tam olarak kapattılar. Yiyecek hiç bir şey vermediler Tuvaletimizi karpuz kabuklarına yapıp pencereden dışarı atıyorduk. Ancak 9 yıl sonra geri dönebildik. Ben o acıları unutamam. Ben yoksullukla oğlumu okuttum. Işık Mühendisliği okuyordu. Bir dersi vardı ki mezun olsun. Federasyon başkanlığı yapıyordu. Oğlumu okulda vurdular. Kim vurdu? Devlet vurdu.  Mezara girsem kemiklerim bile hakkımı helal etmez bunlara.

   Biz vergi vermişiz, ekonomik açıdan  devlete katkıda bulunmuşuz. Neden bu zulüm yapıldı? 25 bin savunmasız insanı neden katlettiler? Sebebi neydi? Bu suçu kime yükleyeceğiz? Suç devletindir. Küçük yaşta babamı, iki amcamı dağa götürüp katlettiler. İstanbul’da hammallık yapıp oğlumu okuttum. Benden oğlumu da aldılar Bu zulümler nasıl affolunur? Binbeşyüz yıldan beri Alevileri eziyorlar. Halen daha eziliyoruz. Acım

 

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.