Alevi Haber Ağı

Alevi Haber Ağı Web Sitesi

DERSİM KATLİAMI 5.Bölüm

-Sadık Erenler / Araştırmacı- Yazar /S.Erenler@web.de –

Seyit Rıza, babası, Seyit İbrahim, Yusuf Ağa ve oğlu Tunceli’nin hemen hemen tüm ilçelerinde Doğu İrşad Konferansları düzenlenir ve bunlar sempozyumlarla desteklenir. Örneğin 1985 Mayıs ayında üç gün süren ve 31 Bilim Adamı’nın katıldığı “Doğu Anadolu’da Sosyal ve Kültürel İktisadi Meseleler Sempozyumu,” 1986 Kasım ayında ise “Baba Sultan Sempozyumu” hayata geçirilir ve Kenan Güven de bunların Tunceli halkına dayatılmasının koordinatörlüğünü yapmaktadır. Açıkca olarak  o yöre halkının hem Kürtlüğünü unutturup Türkleştirmek,  hem de Aleviliğini unutturup Sünnileştirmektir asıl amaçlanan. Osmanlının 1514 yılındaki Çaldıran Savaşı’ndan bu yana uyguladığı  Alevileri asimile etme politikasının aynısı günümüz Cumhuriyetinde de uygulanmaya başlanmıştır. Kürtler Türkleştirilecek, Aleviler Sünnileştirilecek, tek dil, tek din, tek ırk politikası yaşamın her alanında ve her yerde uygulanacaktır.

Dönemin Pülümür Kaymakamı Dr. Celal Dinçer, valinin uygulamalarını ilkin anlamadıklarını söyleyip şöyle devam ediyor: “Bir gün Vali Kenan Güven toplantıda ‘Bu ilde bıyık enflasyonu var. Biz kamu görevlileri bıyıklarımızı keselim ki vatandaşa örnek olalım’ dedi. Anlamadık. İtiraz ettik biraz ama ‘Kenan Evren ziyarete gelecek, hepimiz bir örnek karşılayalım,’ deyince kabul ettik.  Kenan Evren gelince hepimiz bıyıklarımızı kestik. Sonra Güven hepimizden kamu görevlileri içinde Tunceli kökenli olanların listesini istedi, verdik. Öğrendik ki, hepsini sürgün için istemiş. O dönem çok fazla kamu görevlisinin çeşitli yerlere tayini çıktı.

Dr. Celal Dinçer’in anlattığı sürgün hikayesini yaşayanlardan biri Mehmet Aslan. Ona demişler ki, “Ya kendi isteğinle git, ya da bizim istediğimiz yere gideceksin,” denmiş. Mehmet Aslan Erzurum’a gitmiş. “38 sürgününden sonra en büyük sürgünlerden biri yaşandı. Bütün Dersim kökenli memurları şehir dışına gönderdiler. Ben Ovacık’da öğretmendim, payıma Erzurum düştü. Orada da sınıf vermediler. Tunceli Valisi Kenan Güven’i 12 Eylül 1980  askeri darbesinin destekleyici zihniyetinden gören  ve o dönemde Astsubay da olan Gazeteci Ümit Zileli,  İnsan Hakları ihlali olarak gördüğü bir olayı örnek gösteriyor o zihniyete:

“Bir kadın getirdiler, eşi dağdaymış. Kadın doğum muayene etsin, eğer yakın biriyle ilişkiye girmişse eşiyle görüşüyordur, diye düşünmüşler. Kimse kadının insan hakkını düşünmüyor tabii.”

Alevi inançlı insanların yaşadığı yer olarak  bilinen Tunceli ‘de inanç asimilasyonuna da hız verilmiş. Tunceli’de  o dönem 82 cami yapılmış, şu an çoğu kullanılmaz halde boş yatıyor. Askerlerin aldıkları buyruk gereğince ilçeleri, köyleri denetleyip halka dini içerikli sorular sorulurmuş. Sorulara yanıt vermeyenler falakaya yatırılırmış.

O yörenin insanı olan Muzaffer İnce, köyünde yaşanan olayı anlatmakta: “Gelip ezan okunuyor mu?” Dediler. Muhtar da “Günde 15 kere okunuyor” dedi. Çok söylerse makbule geçer diye düşünmüş. Burada hiç kimse Sünni kültürünü bilmez. Köylüye sorsan kaç vakit namaz kılınacak, bilmez.

Aşağıdaki tabloda Tunceli’deki Kur’an kurslarına dair kısıtlı istatistiki bilgiler var. Bu tabloda dikkate değer önemli bir husus kurumların açılış tarihleri. İlk dört kurs Kenan Güven’in valiliği döneminde, biri hemen 28 Şubat sonrası, son üçü ise, AKP iktidarının ikinci beş yıllık döneminde açılmış.

Öğrenci Mevcutları

Kur’an Kursu               Açılış yılı  2007   2008   2009   2010

Tunceli Merkez            1982           64       60       58       41

Pertek Merkez              1985           20       32       33       30

Pertek Çukurca             1986     Öğrenci yetersizliğinden kapandı

Pertek Ayazpınar          1986     Öğrenci yetersizliğinden kapandı

Çemişkezek Merkez     1999          41        18      31       20

Çemişkezek Sarıbalta   2007          20         18     17       11

Pertek Sağman              2009     Bilgi yok   15    15

Tunceli Atatürk Mah.    2011    Henüz açıldığı için öğrenci yok.

(Alevilerin Sesi Dergisi, 168.sayı)

 

Başbakan Erdoğan devlet adına her ne niyetle olursa olsun özür diledi (Ayinesi iştir kişinin söze bakılmaz).  Devletlerin işledikleriyle yüzleşmeleri onların bir daha aynı niyeti gütmeyecekleri anlamına gelmese  de yine de bir umut olarak bağrımıza takılıp kalıyor.

Devletlerin tarihlerinde yaptıklarıyla yüzleşmeleri insanın içini soğutmakta ama gideni, yaşanılanı ne yazık ki geri getirememekte…

ABD Yüzleşmesi: 2010’da yerlilerden özür dileyen yasayı Kongre’den geçirdi. Tazminat öngörülmedi.  1988’de ABD, 2.Dünya Savaşı’nda  toplama kamplarında  tutulan Japon asıllı vatandaşlarından özür dileyip 1.2 milyar dolar  tazminat ödedi.

Avustralya Yüzleşmesi: 2008’de dönemin Avustralya Başbakanı Kevin Rudd, Aborjinlere yönelik soykırım ve asimilasyon politikalarından dolayı özür diledi. Tazminat talebi karşılanmadı.

   Almanya Yüzleşmesi: 2004’te 100 yıl önce Namibya’da Herero kabilesinden 65 kişinin katli nedeniyle özür diledi ama 4 milyar dolar tazminat talebini reddetti.  1970’te Batı Almanya Şansölyesi Willy Brandt, Varşova gettosunda öldürülen Yahudiler için diz çöküp özür diledi.

Devletimizin kendi tarihinde yüzleşeceği öylesine çok olay var ki, hangisinden başlasın derken, siyasetin gereği olarak Başbakan Erdoğan ilk Dersim özrüyle başladı. Ama onun da yürekten yaptığı kuşkusu var. Salt CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nu zora düşürmek için yaptığı da  su götürmez bir gerçek.

   Hollanda Yüzleşmesi:  2000 yılında  Hollanda, Yahudiler, Romanlardan ve Endonezyalılardan  özür dileyip 180 milyon dolar tazminat  ödemeyi kabul etti.

   Kanada Yüzleşmesi:  Yerlilerden özür diledi.

   Rusya Yüzleşmesi:  Rusya Lideri Boris Yeltsin 1943-1944’te Çeçen, İnguş ve Tatar gibi halkların sürülmesinden dolayı özür diledi. Tazminatlar ödendi.

Güney Afrika Yüzleşmesi:  1993’te Güney Afrika Cumhuriyeti “Aparheid” rejiminden dolayı özür diledi.

   Japonya Yüzleşmesi:   1993’te  Japonya Başbakanı Tomiichi Murayama, 1937’de  200 bin Asyalı kadının seks kölesi olarak kullanılmasından dolayı özür diledi. Ancak halefleri özrü geri aldı.

   İngiltere Yüzleşmesi:  1993’te  Britanya Kraliçesi II.Elizabeth, 1863’ye Yeni Zelanda’da  Maorilerin topraklarının gaspı yüzünden özür dileyip 39 bin dönümlük araziyi iade edip 112 milyon dolar tazminat ödedi.

 

 

 

1938   Zıni Gediği Katliamı 

     Vurulmuşum

     Dağların kuytuluk bir boğazında

     Vakitlerden bir sabah namazında

     Yatarım

     Kanlı, upuzun…

     Vurulmuşum

     Düşüm, gecelerden kara

     Bir hayra yoranım çıkmaz

     Canım alırlar ecelsiz

    Sığdıramam kitaplara

    Şifre buyurmuş bir paşa

    Vurulmuşum hiç sorgusuz, yargısız

     Kirvem, hallerimi aynı böyle yaz

     Rivayet sanılır belki

     Gül memeler değil

     Domdom kurşunu

     Paramparça ağzımdaki

                                (Ahmet Arif, 33 Kurşun)    

 

Zıni Gediği  Katliamı, 6 Agustos 1938 tarihinde Erzincanlı 95 Alevi köylünün Erzincan-Tunceli sınırındaki Zıni Gediği’nde  kurşuna dizilerek öldürülmesi olayıdır. Dersim katliamının devamı olarak görülen bu katliamda köyler ateşe verildi, kurbanların aileleri ise Balıkesir ve Keşan’a sürüldüler.

Katliamda hayatını kaybedenlerin aileleri 9 Eylül 2011 tarihinde  Erzincan Cumhuriyet Başsavcılığı’na  “toplu mezarların açılması ve naaşların üzerinde DNA  tetkiki yapılıp ailelere naaşların teslimi” için  müracaatta bulundular. Erzincan  Savcısı Mehmet Can Mıhçı, yapılan müracaata ilişkin olayın  “Dersim Katliamı’nın”  asayiş sorununa ilişkin bir olay olduğu, soykırım denemeyeceği ve zaten zamanaşımına girdiği nedeniyle  28 Eylül 2011’de takipsizlik kararı verdi. Sonrasında savcının verdiği takipsizlik kararının 2011’de  Tunceli ve Hozat’ta Dersim Katliamı’na  dair iki ayrı başvuruya karşılık hazırlanan takipsizlik kararlarından “kopyala-yapıştır”  yöntemiyle aktarıldığı anlaşıldı.

Zıni Gediği Katliamının yaşandığı  Erzincan’ın Kılıçkaya köyü’nün hala acıları taptaze.  Dersim Alevileri 38 Katliamından paylarını alırken, Erzincan’ın Kılıçkaya köyü de aynı acıları  yaşamaktan, aynı gözyaşlarını dökmekten geri kalmazlar.

Avrupa’da yayımlanan “Alevilerin Sesi”  dergisinin 144. Sayısı (Aralık 2010)  Zıni Gediği Katliamına sayfalar ayırmış. Erdal Kılıçkaya, gördüklerini ve tanıkları sayfalara taşımış.

Kılıçkaya Köyü, eski bir Ermeni beldesiymiş. Munzur Dağları’nın kuzeyinde Kılıçkaya Dağı vardır. Hemen eteğine kurulmuş olan Kılıçkaya Köyü Erzincan Ovası’na bakar. Rus işgali ve Ermenilerin Erzincan’ı terketmesine tanıklık eden bölge halkı acıyı bal eyler.

37-38’de Dersim’e yapılan harekatlarda Kılıçkaya Köyü’ne geçici bir karakol kurulur. Kılıçkaya Köyü’nün Galolar mezrasına kurulan seyyar fırınla, farklı yerlerde kurulan Harekat Komutanlarına ekmek gönderilir.

Kılıçkaya’ya kurulan Harekat Komutanlığı bölgenin asayişini ve askerin ekmek ihtiyacını  karşılarken Kılıçkayalılarla da özel olarak ilgilenir. “Dağda devrilen kamyona yardım edeceksiniz”  diye evinden, tarlasından, okulundan alınan Kılıçkaya’dan (eski adı Surbahan)  16, Galolardan 2, Magaçur, Brastik, Balibey,ve Kismikör köylerinden toplanan  100’e yakın kişiyi bir ahırda toplarlar. Ardından Ağbaba Dağı’nın dibinde Zıni Gediği çukurunda  kurşuna dizerek öldürürler. Ne mahkeme, ne sorgu, ne de acıma. 100 kişi makineli tüfeklerle taranarak katledilirler.  Sırtında siyah, lacivert çizgili bir takım elbise ile o hafta sonu köye gelen Hüseyin Gökdemir, Ziraat Okulu öğrencisi ve yaşı daha 17’dir. Maalesef o da öldürülenler arasındadır.

Ağbaba’nın eteklerine saklananlar olayı görürler. Askerler yaralı olanları da bu esnada öldürürler. Cesetlerin ceplerini boşaltır, üst üste yığar ve öylece bırakıp giderler. Çevrede saklananlar uzun süre cesetlere yaklaşamazlar. Askerler çekildikten sonra  cesetlere ulaşanlar, ölülerin üstlerindeki giysileri alırlar. Hüseyin Fırat yıllar sonra o siyah, lacivert çizgili ceketi birisinin sırtında görür ve hemen tanır. Ceketin arkasında , orta yerinde büyük bir yama vardır. O yama, 17 yaşında katledilen Hüseyin Gökdemir’in arkadan aldığı kurşun deliğini kapamak için işlenmiştir. Molladiler Köyü ateşe verilir. Kaçarak canını kurtaran 8-10 hane askere teslim olmak ister. Ellerinde beyaz bayraklarla askere doğru ilerleyen erkeklerin üzerine ateş edilir ve hepsi katledilir.

Geride kalan kadın ve çocuklar Kılıçkaya’nın üzerinde bir çukura götürülür, asker mevzilenir. Tam askerler ateş etmeye hazırlanırken bir atlı gelir, bir şeyler söyler. Askerlerin bazıları ağlarken, atlı süvari gelince sevinirler. Gelen haber, vur emrinin durdurulması ile ilgilidir. Daha sonra aynı grup Erzincan merkeze götürülür. Orada bazı kız, oğlan çocukları ailelerinden alınır. Ertesi gün saçları sıfıra vurulmuş bir şekilde getirilip, karşıdan, uzaktan ailelerine gösterilip geri gönderilirler. Bu, çocukların ailelerini son görüşleri olur. 1938 yazında, öldürülenlerin cesetleri Zıni  Gediği’nde kurda, kuşa, yılanlara yem olur. Zıni Gediği’ndeki  ‘toplu mezara’  geçen yıl köylüler ulaşırlar. Orada 1938’den beri 100 ölüye ait ceset kefensiz ve taşsız yatmaktadır.  Kurban yakınları 1938’de kefensiz giden yakınlarına 72 yıl sonra sessizce veda edebilirler. 1930-32 arası Erzincan’da valilik yapan Ali Kemali “ Erzincan Tarihi, Coğrafi, İçtimai, Etnokrafi, İdari, İhsali Tetkikat Tecrübesi” adlı bir kitap yazar. Vali Ali Kemali’nin kayıt altına aldığı Erzincan’ın ileri gelen Alevileri daha sonra birer birer katledilir. Zıni Gediği’nde kurşuna dizilenlerin ardından, geride kalanlar ise, çoluk-çocuk, yaşlı-genç, kadın-erkek ayrımı yapılmaksızın yük vagonlarına doldurulup sürgüne gönderilirler. Giderken  ellerinde son kalanlar da yağmalanır. Trenleri yollarda taşlanır. Zıni Gediği’nde katledilen Kismikörlü Nuri’nin 13 yaşındaki oğlu Seyit, bu tren yolculuğu sırasında kan kusar ve ölür. Cenazesi Afyonkarahisar’da trenden indirilir ve ölüsü orada bırakılır. Gittikleri yerlerde yabaniler, insan yiyenler olarak karşılanırlar. Onlarca kişi köy odalarında kalırlar. Herşeylerini geride bırakmak zorunda kalan bu insanlar için aş, iş mücadelesi başlar. Dedem Nuri Kılıçkaya da sürgüne gönderilenler arasındadır. Çanakkale ili, Yenice ilçesi, Akçakoyun Köyü’ne gönderilir. Hiç bilmedikleri bir coğrafya, tanımadıkları insanlarla birlikte yaşamaya çalışırlar. Ama onların aklında  hep ata toprakları vardır. Mecburi olarak terk etmek zorunda bırakıldıkları topraklara 1947’de çıkan aftan sonra dönebilirler.

X

Cansa Düzgünkaya anlatıyor: “O zaman 14 yaşındaydım. Tümen Komutanı İsmail Hakkı vardı. Askeri ile birlikte buraya geldi. Buralar hep asker doldu. Köylülerden kendilerine rehber seçiyorlardı. Babamı da rehber olarak ayırdılar. Bir asker alayı Zıni gediği’ne kadar ilerledi ve oraya karargahı kurdular. Askere ekmek yapmak için bizim köye de bir fırın yaptılar. Bu arada cephane, daha  fazla asker de yavaş yavaş gelmeye başladı. Erzincan köylerinden işçiler toplayıp, daha kolay erzak, cephane gitmesi için köyden Zıni Gediği’ne kadar olan yolu yaptılar. 24 alay asker bölgeye yerleşti. Askerleri görenler korkup kuytu yerlere, dağlara kaçıyor, saklanıyorlardı. Babam o dönemde izinli olarak geri geldi. Tekrar babamı geri çağırdılar. Samsun alayıyla  birlikte Dersim’i tarayarak Elazığ’a doğru ilerliyorlar. Babamı tekrar serbest bırakıyorlar. Babam silahlı veya silahsız ellerine geçenlerin hepsini askerlerin öldürdüğünü söylüyordu.  Babam ayrılmadan önce, Enis Paşa bir not yazıp kendisine veriyor ve diyor ki; ‘Bunu Erzincan Jandarma Komutanlığına vereceksin.’  Babam köye gelirken, köyün girişindeki depoyu bekleyen bir asker babamı durduruyor. Köyde Bahattin Çavuş ve beraberinde 50-60 tane de jandarma vardı. Bahattin Çavuş babamın elindeki kağıdı alıyor ve geri vermiyor. Babam bunun üzerine Erzincan’a gidip orada bir binbaşıyı görüyor. Enis Paşa’nın kendisine bir kağıt verdiğini, bu notu Bahattin Çavuş’un kendisinden aldığını anlatıyor. Meğerse o notta ‘bu adamın kılına bile dokunmayacaksınız. Ailesine, akrabalarına bir şey yapmayacaksınız. Ben Dersim’den Erzincan’a döndüğümde bu adamı göreceğim’ yazıyormuş. Bahattin Çavuş da  köyde askerleri ile birlikte kaldığı için bu kağıdın babamda kalmasını istemiyordu.

   Erzurum 7. Kolordu Alayı köye geldi. Ondan sonra milleti, köylüyü sıkıştırmaya başladılar. Bizim ev köyün ortasındaydı. Bir asker gelip kapının önünde oturan babama ve amcama içeri gelmelerini söyledi. İçeride babama ve amcama ‘köylülere söyleyin hemen buraları boşaltsınlar, kaçın. Yoksa herkesi kıracaklar’ diyor. Ama bu arada bütün yollar kapatılmıştı. Hayvanlar derenin içinden götürülüp getiriliyordu. Köylüye imkan bulup haber ulaştırılamadan, sabah erkenden alay Zıni Gediği’ne doğru yola çıktı.

   Benle abim tarlada harman sürüyorduk. Bir araba geldi. Bağırtı çağırtı duyunca abim, ‘sen öküzleri otlat, ben köye gidip bakayım, ne oldu köyde öğreneyim’ dedi. Ben öküzleri otlatmaya başladım Akşam oldu ben de köye döndüm. Bir askeri kamyon gördüm. Üstü çadırlıydı kamyonun. Bir çavuş gelip çadırı açıp içine baktı. İçinde insanlar doluydu. 225 kişi eğilmişler, etrafında da askerler oturuyorlardı. Bu arada  askerler köylüyü  topluyordu. ‘bir askeri araç yoldan çıktı, onu tekrar yola çıkarmak için sizleri topluyoruz’ diyorlardı. Agustos ayıydı. Köyde bir komşunun evini boşalttırıp  ahırını hapishane  haline getirdiler. Yakaladıklarını bu hapishanede topluyorlardı. Sabah köyün muhtarını da aldılar. Kismikör’den 15 kişi, Kılıçkaya’dan 16 kişi, Galolar’dan 2 kişi, Mağaçur’dan 3-4 kişiyi getirdiler. Tuttuklarını getirdiler. Bazılarının isimleri bile yoktu listede. Sonra topladıklarını dağa yukarı götürdüler. Bu arada öküz arabaları köye gelmeye başladı. Çevre Sunni köylerden insanların öküz arabaları doldu köye. Adam arabasını sürüyor evin önüne. ‘eşyanı getir’ diyor. Arabalara eşyaları, kadınları, çoluk-çocuğu doldurup götürdüler. Ağlayanlar, hengame çoktu. Bizim eve kimse gelmedi. Meğerse Enis Paşa o kağıtta ‘İsmail Düzgünkaya’nın ailesine dokunmayacaksınız’ diye yazmış. Köydeki Bahattin Çavuş da durumu biliyordu zaten. Eşyaları ile birlikte götürülenleri, Erzincan’da bir kavaklığa topluyorlardı. Eşyası, hayvanı olanlar onları yanına aldılar ama yollarda hepsini çevre Sünni köyler çarptılar.

   Köy boşaldı. Bizimle birlikte 4 ev kaldı geride. Diğerlerinin hepsini gönderdiler. Bu arada duyduk ki dağa, Zıni Gediği’ne götürülenler kurşuna dizilmişler. Hepsini sıraya dizip, makinalı tüfekle taramışlar. İki kişi gidememiş. Onları da süngüleyerek öldürmüşler. Ölülerimize dahi sahip çıkamadık. Mehmet Kılıçkaya, Ali Kılıçkaya, Hüseyin Gökdemir, Ali Arslan, Hasan İnce, Murat Gökdemir, Mehmet Ali Avcı, Ali Çetinkaya. Toplam 18 kişi. Hüseyin Gökdemir 17 yaşındaydı. Askerlik yapan, Rus harbinde savaşan, öğrenci olanlar vardı. Sonra öldürülenlerin silahın arkasında öldüğünü söylediler. Halbuki yalan, hepsi işinde gücünde olan  köylülerdi.

   Cesetleri orada bırakıp gitmişler. Kaçak olan Dersimliler asker çekilince gidip cesetleri tanıyorlar.

   Şimdi de ölenlerin kemiklerini toplamışız, yığmışız bir yere, orada öyle duruyor. O acı yüreğimden çıkmıyor. Ölenler ya akrabam, ya amcam, ya dayım. Çıkar mı bu acı insanın içinden?  Kemikler taşların arasında duruyor. Kim bu acıyı içinde hissetmez ki?  Sadece bugün değil, ta 12 İmam’dan beri Alevi’yi  kırıyorlar. Alevi olduğumuz söyleyemiyorduk. Öldürülmekten korkuyorduk. Bize en kötü lakapları taktılar. Biz insan değil mişiz gibi…

   Ben kendim zalime hakkımı helal etmiyorum. Bazı zalimler, bazılarına iş, para veriyorlar. Onlar haklarını helal edebilirler Ama ben hakkımı helal etmiyorum. O devrin Reysicumhuru, Başbakanı, Bakanı, Mebusu. 450 tane mebus vardı. O dönemde Sağıroğulları Erzincan’da mebustu. Bir tanesi çıkıp, ‘bunlar da insan, bunları niçin kırıyorsunuz, çoluk-çocuğa, kadına zulüm niye ediyorsunuz?’ demedi. 450 tane mebusun içinde bir merhametli çıkmadı Ben bunlardan razı değilim.

   Nüfus kağıdımızda Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı yazıyor. Biz madem bu devletin vatandaşıyız, askerlik yapıyoruz, vergi ödüyoruz, hizmet görüyoruz. Biz niye Aleviyiz diye dışlanıyor, suçlanıyoruz? Artık yaşamak istemiyorum. Hep hor görülüyoruz. Aleviler ne yapmış ki bunlara?  Buraya gelip benim derdimi anlattırdığınız için size çok teşekkür ediyorum. Ölürsem, sizden razıyım ben.”   

                         

Tunceli’nin hemen hemen tüm ilçelerinde Doğu İrşad Konferansları düzenlenir ve bunlar sempozyumlarla desteklenir. Örneğin 1985 Mayıs ayında üç gün süren ve 31 Bilim Adamı’nın katıldığı “Doğu Anadolu’da Sosyal ve Kültürel İktisadi Meseleler Sempozyumu,” 1986 Kasım ayında ise “Baba Sultan Sempozyumu” hayata geçirilir ve Kenan Güven de bunların Tunceli halkına dayatılmasının koordinatörlüğünü yapmaktadır. Açıkca olarak  o yöre halkının hem Kürtlüğünü unutturup Türkleştirmek,  hem de Aleviliğini unutturup Sünnileştirmektir asıl amaçlanan. Osmanlının 1514 yılındaki Çaldıran Savaşı’ndan bu yana uyguladığı  Alevileri asimile etme politikasının aynısı günümüz Cumhuriyetinde de uygulanmaya başlanmıştır. Kürtler Türkleştirilecek, Aleviler Sünnileştirilecek, tek dil, tek din, tek ırk politikası yaşamın her alanında ve her yerde uygulanacaktır.

Dönemin Pülümür Kaymakamı Dr. Celal Dinçer, valinin uygulamalarını ilkin anlamadıklarını söyleyip şöyle devam ediyor: “Bir gün Vali Kenan Güven toplantıda ‘Bu ilde bıyık enflasyonu var. Biz kamu görevlileri bıyıklarımızı keselim ki vatandaşa örnek olalım’ dedi. Anlamadık. İtiraz ettik biraz ama ‘Kenan Evren ziyarete gelecek, hepimiz bir örnek karşılayalım,’ deyince kabul ettik.  Kenan Evren gelince hepimiz bıyıklarımızı kestik. Sonra Güven hepimizden kamu görevlileri içinde Tunceli kökenli olanların listesini istedi, verdik. Öğrendik ki, hepsini sürgün için istemiş. O dönem çok fazla kamu görevlisinin çeşitli yerlere tayini çıktı.

Dr. Celal Dinçer’in anlattığı sürgün hikayesini yaşayanlardan biri Mehmet Aslan. Ona demişler ki, “Ya kendi isteğinle git, ya da bizim istediğimiz yere gideceksin,” denmiş. Mehmet Aslan Erzurum’a gitmiş. “38 sürgününden sonra en büyük sürgünlerden biri yaşandı. Bütün Dersim kökenli memurları şehir dışına gönderdiler. Ben Ovacık’da öğretmendim, payıma Erzurum düştü. Orada da sınıf vermediler. Tunceli Valisi Kenan Güven’i 12 Eylül 1980  askeri darbesinin destekleyici zihniyetinden gören  ve o dönemde Astsubay da olan Gazeteci Ümit Zileli,  İnsan Hakları ihlali olarak gördüğü bir olayı örnek gösteriyor o zihniyete:

“Bir kadın getirdiler, eşi dağdaymış. Kadın doğum muayene etsin, eğer yakın biriyle ilişkiye girmişse eşiyle görüşüyordur, diye düşünmüşler. Kimse kadının insan hakkını düşünmüyor tabii.”

Alevi inançlı insanların yaşadığı yer olarak  bilinen Tunceli ‘de inanç asimilasyonuna da hız verilmiş. Tunceli’de  o dönem 82 cami yapılmış, şu an çoğu kullanılmaz halde boş yatıyor. Askerlerin aldıkları buyruk gereğince ilçeleri, köyleri denetleyip halka dini içerikli sorular sorulurmuş. Sorulara yanıt vermeyenler falakaya yatırılırmış.

O yörenin insanı olan Muzaffer İnce, köyünde yaşanan olayı anlatmakta: “Gelip ezan okunuyor mu?” Dediler. Muhtar da “Günde 15 kere okunuyor” dedi. Çok söylerse makbule geçer diye düşünmüş. Burada hiç kimse Sünni kültürünü bilmez. Köylüye sorsan kaç vakit namaz kılınacak, bilmez.

Aşağıdaki tabloda Tunceli’deki Kur’an kurslarına dair kısıtlı istatistiki bilgiler var. Bu tabloda dikkate değer önemli bir husus kurumların açılış tarihleri. İlk dört kurs Kenan Güven’in valiliği döneminde, biri hemen 28 Şubat sonrası, son üçü ise, AKP iktidarının ikinci beş yıllık döneminde açılmış.

Öğrenci Mevcutları

Kur’an Kursu               Açılış yılı  2007   2008   2009   2010

Tunceli Merkez            1982           64       60       58       41

Pertek Merkez              1985           20       32       33       30

Pertek Çukurca             1986     Öğrenci yetersizliğinden kapandı

Pertek Ayazpınar          1986     Öğrenci yetersizliğinden kapandı

Çemişkezek Merkez     1999          41        18      31       20

Çemişkezek Sarıbalta   2007          20         18     17       11

Pertek Sağman              2009     Bilgi yok   15    15

Tunceli Atatürk Mah.    2011    Henüz açıldığı için öğrenci yok.

(Alevilerin Sesi Dergisi, 168.sayı)

 

Başbakan Erdoğan devlet adına her ne niyetle olursa olsun özür diledi (Ayinesi iştir kişinin söze bakılmaz).  Devletlerin işledikleriyle yüzleşmeleri onların bir daha aynı niyeti gütmeyecekleri anlamına gelmese  de yine de bir umut olarak bağrımıza takılıp kalıyor.

Devletlerin tarihlerinde yaptıklarıyla yüzleşmeleri insanın içini soğutmakta ama gideni, yaşanılanı ne yazık ki geri getirememekte…

ABD Yüzleşmesi: 2010’da yerlilerden özür dileyen yasayı Kongre’den geçirdi. Tazminat öngörülmedi.  1988’de ABD, 2.Dünya Savaşı’nda  toplama kamplarında  tutulan Japon asıllı vatandaşlarından özür dileyip 1.2 milyar dolar  tazminat ödedi.

Avustralya Yüzleşmesi: 2008’de dönemin Avustralya Başbakanı Kevin Rudd, Aborjinlere yönelik soykırım ve asimilasyon politikalarından dolayı özür diledi. Tazminat talebi karşılanmadı.

   Almanya Yüzleşmesi: 2004’te 100 yıl önce Namibya’da Herero kabilesinden 65 kişinin katli nedeniyle özür diledi ama 4 milyar dolar tazminat talebini reddetti.  1970’te Batı Almanya Şansölyesi Willy Brandt, Varşova gettosunda öldürülen Yahudiler için diz çöküp özür diledi.

Devletimizin kendi tarihinde yüzleşeceği öylesine çok olay var ki, hangisinden başlasın derken, siyasetin gereği olarak Başbakan Erdoğan ilk Dersim özrüyle başladı. Ama onun da yürekten yaptığı kuşkusu var. Salt CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nu zora düşürmek için yaptığı da  su götürmez bir gerçek.

   Hollanda Yüzleşmesi:  2000 yılında  Hollanda, Yahudiler, Romanlardan ve Endonezyalılardan  özür dileyip 180 milyon dolar tazminat  ödemeyi kabul etti.

   Kanada Yüzleşmesi:  Yerlilerden özür diledi.

   Rusya Yüzleşmesi:  Rusya Lideri Boris Yeltsin 1943-1944’te Çeçen, İnguş ve Tatar gibi halkların sürülmesinden dolayı özür diledi. Tazminatlar ödendi.

Güney Afrika Yüzleşmesi:  1993’te Güney Afrika Cumhuriyeti “Aparheid” rejiminden dolayı özür diledi.

   Japonya Yüzleşmesi:   1993’te  Japonya Başbakanı Tomiichi Murayama, 1937’de  200 bin Asyalı kadının seks kölesi olarak kullanılmasından dolayı özür diledi. Ancak halefleri özrü geri aldı.

   İngiltere Yüzleşmesi:  1993’te  Britanya Kraliçesi II.Elizabeth, 1863’ye Yeni Zelanda’da  Maorilerin topraklarının gaspı yüzünden özür dileyip 39 bin dönümlük araziyi iade edip 112 milyon dolar tazminat ödedi.

 

 

 

1938   Zıni Gediği Katliamı 

     Vurulmuşum

     Dağların kuytuluk bir boğazında

     Vakitlerden bir sabah namazında

     Yatarım

     Kanlı, upuzun…

     Vurulmuşum

     Düşüm, gecelerden kara

     Bir hayra yoranım çıkmaz

     Canım alırlar ecelsiz

    Sığdıramam kitaplara

    Şifre buyurmuş bir paşa

    Vurulmuşum hiç sorgusuz, yargısız

     Kirvem, hallerimi aynı böyle yaz

     Rivayet sanılır belki

     Gül memeler değil

     Domdom kurşunu

     Paramparça ağzımdaki

                                (Ahmet Arif, 33 Kurşun)    

 

Zıni Gediği  Katliamı, 6 Agustos 1938 tarihinde Erzincanlı 95 Alevi köylünün Erzincan-Tunceli sınırındaki Zıni Gediği’nde  kurşuna dizilerek öldürülmesi olayıdır. Dersim katliamının devamı olarak görülen bu katliamda köyler ateşe verildi, kurbanların aileleri ise Balıkesir ve Keşan’a sürüldüler.

Katliamda hayatını kaybedenlerin aileleri 9 Eylül 2011 tarihinde  Erzincan Cumhuriyet Başsavcılığı’na  “toplu mezarların açılması ve naaşların üzerinde DNA  tetkiki yapılıp ailelere naaşların teslimi” için  müracaatta bulundular. Erzincan  Savcısı Mehmet Can Mıhçı, yapılan müracaata ilişkin olayın  “Dersim Katliamı’nın”  asayiş sorununa ilişkin bir olay olduğu, soykırım denemeyeceği ve zaten zamanaşımına girdiği nedeniyle  28 Eylül 2011’de takipsizlik kararı verdi. Sonrasında savcının verdiği takipsizlik kararının 2011’de  Tunceli ve Hozat’ta Dersim Katliamı’na  dair iki ayrı başvuruya karşılık hazırlanan takipsizlik kararlarından “kopyala-yapıştır”  yöntemiyle aktarıldığı anlaşıldı.

Zıni Gediği Katliamının yaşandığı  Erzincan’ın Kılıçkaya köyü’nün hala acıları taptaze.  Dersim Alevileri 38 Katliamından paylarını alırken, Erzincan’ın Kılıçkaya köyü de aynı acıları  yaşamaktan, aynı gözyaşlarını dökmekten geri kalmazlar.

Avrupa’da yayımlanan “Alevilerin Sesi”  dergisinin 144. Sayısı (Aralık 2010)  Zıni Gediği Katliamına sayfalar ayırmış. Erdal Kılıçkaya, gördüklerini ve tanıkları sayfalara taşımış.

Kılıçkaya Köyü, eski bir Ermeni beldesiymiş. Munzur Dağları’nın kuzeyinde Kılıçkaya Dağı vardır. Hemen eteğine kurulmuş olan Kılıçkaya Köyü Erzincan Ovası’na bakar. Rus işgali ve Ermenilerin Erzincan’ı terketmesine tanıklık eden bölge halkı acıyı bal eyler.

37-38’de Dersim’e yapılan harekatlarda Kılıçkaya Köyü’ne geçici bir karakol kurulur. Kılıçkaya Köyü’nün Galolar mezrasına kurulan seyyar fırınla, farklı yerlerde kurulan Harekat Komutanlarına ekmek gönderilir.

Kılıçkaya’ya kurulan Harekat Komutanlığı bölgenin asayişini ve askerin ekmek ihtiyacını  karşılarken Kılıçkayalılarla da özel olarak ilgilenir. “Dağda devrilen kamyona yardım edeceksiniz”  diye evinden, tarlasından, okulundan alınan Kılıçkaya’dan (eski adı Surbahan)  16, Galolardan 2, Magaçur, Brastik, Balibey,ve Kismikör köylerinden toplanan  100’e yakın kişiyi bir ahırda toplarlar. Ardından Ağbaba Dağı’nın dibinde Zıni Gediği çukurunda  kurşuna dizerek öldürürler. Ne mahkeme, ne sorgu, ne de acıma. 100 kişi makineli tüfeklerle taranarak katledilirler.  Sırtında siyah, lacivert çizgili bir takım elbise ile o hafta sonu köye gelen Hüseyin Gökdemir, Ziraat Okulu öğrencisi ve yaşı daha 17’dir. Maalesef o da öldürülenler arasındadır.

Ağbaba’nın eteklerine saklananlar olayı görürler. Askerler yaralı olanları da bu esnada öldürürler. Cesetlerin ceplerini boşaltır, üst üste yığar ve öylece bırakıp giderler. Çevrede saklananlar uzun süre cesetlere yaklaşamazlar. Askerler çekildikten sonra  cesetlere ulaşanlar, ölülerin üstlerindeki giysileri alırlar. Hüseyin Fırat yıllar sonra o siyah, lacivert çizgili ceketi birisinin sırtında görür ve hemen tanır. Ceketin arkasında , orta yerinde büyük bir yama vardır. O yama, 17 yaşında katledilen Hüseyin Gökdemir’in arkadan aldığı kurşun deliğini kapamak için işlenmiştir. Molladiler Köyü ateşe verilir. Kaçarak canını kurtaran 8-10 hane askere teslim olmak ister. Ellerinde beyaz bayraklarla askere doğru ilerleyen erkeklerin üzerine ateş edilir ve hepsi katledilir.

Geride kalan kadın ve çocuklar Kılıçkaya’nın üzerinde bir çukura götürülür, asker mevzilenir. Tam askerler ateş etmeye hazırlanırken bir atlı gelir, bir şeyler söyler. Askerlerin bazıları ağlarken, atlı süvari gelince sevinirler. Gelen haber, vur emrinin durdurulması ile ilgilidir. Daha sonra aynı grup Erzincan merkeze götürülür. Orada bazı kız, oğlan çocukları ailelerinden alınır. Ertesi gün saçları sıfıra vurulmuş bir şekilde getirilip, karşıdan, uzaktan ailelerine gösterilip geri gönderilirler. Bu, çocukların ailelerini son görüşleri olur. 1938 yazında, öldürülenlerin cesetleri Zıni  Gediği’nde kurda, kuşa, yılanlara yem olur. Zıni Gediği’ndeki  ‘toplu mezara’  geçen yıl köylüler ulaşırlar. Orada 1938’den beri 100 ölüye ait ceset kefensiz ve taşsız yatmaktadır.  Kurban yakınları 1938’de kefensiz giden yakınlarına 72 yıl sonra sessizce veda edebilirler. 1930-32 arası Erzincan’da valilik yapan Ali Kemali “ Erzincan Tarihi, Coğrafi, İçtimai, Etnokrafi, İdari, İhsali Tetkikat Tecrübesi” adlı bir kitap yazar. Vali Ali Kemali’nin kayıt altına aldığı Erzincan’ın ileri gelen Alevileri daha sonra birer birer katledilir. Zıni Gediği’nde kurşuna dizilenlerin ardından, geride kalanlar ise, çoluk-çocuk, yaşlı-genç, kadın-erkek ayrımı yapılmaksızın yük vagonlarına doldurulup sürgüne gönderilirler. Giderken  ellerinde son kalanlar da yağmalanır. Trenleri yollarda taşlanır. Zıni Gediği’nde katledilen Kismikörlü Nuri’nin 13 yaşındaki oğlu Seyit, bu tren yolculuğu sırasında kan kusar ve ölür. Cenazesi Afyonkarahisar’da trenden indirilir ve ölüsü orada bırakılır. Gittikleri yerlerde yabaniler, insan yiyenler olarak karşılanırlar. Onlarca kişi köy odalarında kalırlar. Herşeylerini geride bırakmak zorunda kalan bu insanlar için aş, iş mücadelesi başlar. Dedem Nuri Kılıçkaya da sürgüne gönderilenler arasındadır. Çanakkale ili, Yenice ilçesi, Akçakoyun Köyü’ne gönderilir. Hiç bilmedikleri bir coğrafya, tanımadıkları insanlarla birlikte yaşamaya çalışırlar. Ama onların aklında  hep ata toprakları vardır. Mecburi olarak terk etmek zorunda bırakıldıkları topraklara 1947’de çıkan aftan sonra dönebilirler.

X

Cansa Düzgünkaya anlatıyor: “O zaman 14 yaşındaydım. Tümen Komutanı İsmail Hakkı vardı. Askeri ile birlikte buraya geldi. Buralar hep asker doldu. Köylülerden kendilerine rehber seçiyorlardı. Babamı da rehber olarak ayırdılar. Bir asker alayı Zıni gediği’ne kadar ilerledi ve oraya karargahı kurdular. Askere ekmek yapmak için bizim köye de bir fırın yaptılar. Bu arada cephane, daha  fazla asker de yavaş yavaş gelmeye başladı. Erzincan köylerinden işçiler toplayıp, daha kolay erzak, cephane gitmesi için köyden Zıni Gediği’ne kadar olan yolu yaptılar. 24 alay asker bölgeye yerleşti. Askerleri görenler korkup kuytu yerlere, dağlara kaçıyor, saklanıyorlardı. Babam o dönemde izinli olarak geri geldi. Tekrar babamı geri çağırdılar. Samsun alayıyla  birlikte Dersim’i tarayarak Elazığ’a doğru ilerliyorlar. Babamı tekrar serbest bırakıyorlar. Babam silahlı veya silahsız ellerine geçenlerin hepsini askerlerin öldürdüğünü söylüyordu.  Babam ayrılmadan önce, Enis Paşa bir not yazıp kendisine veriyor ve diyor ki; ‘Bunu Erzincan Jandarma Komutanlığına vereceksin.’  Babam köye gelirken, köyün girişindeki depoyu bekleyen bir asker babamı durduruyor. Köyde Bahattin Çavuş ve beraberinde 50-60 tane de jandarma vardı. Bahattin Çavuş babamın elindeki kağıdı alıyor ve geri vermiyor. Babam bunun üzerine Erzincan’a gidip orada bir binbaşıyı görüyor. Enis Paşa’nın kendisine bir kağıt verdiğini, bu notu Bahattin Çavuş’un kendisinden aldığını anlatıyor. Meğerse o notta ‘bu adamın kılına bile dokunmayacaksınız. Ailesine, akrabalarına bir şey yapmayacaksınız. Ben Dersim’den Erzincan’a döndüğümde bu adamı göreceğim’ yazıyormuş. Bahattin Çavuş da  köyde askerleri ile birlikte kaldığı için bu kağıdın babamda kalmasını istemiyordu.

   Erzurum 7. Kolordu Alayı köye geldi. Ondan sonra milleti, köylüyü sıkıştırmaya başladılar. Bizim ev köyün ortasındaydı. Bir asker gelip kapının önünde oturan babama ve amcama içeri gelmelerini söyledi. İçeride babama ve amcama ‘köylülere söyleyin hemen buraları boşaltsınlar, kaçın. Yoksa herkesi kıracaklar’ diyor. Ama bu arada bütün yollar kapatılmıştı. Hayvanlar derenin içinden götürülüp getiriliyordu. Köylüye imkan bulup haber ulaştırılamadan, sabah erkenden alay Zıni Gediği’ne doğru yola çıktı.

   Benle abim tarlada harman sürüyorduk. Bir araba geldi. Bağırtı çağırtı duyunca abim, ‘sen öküzleri otlat, ben köye gidip bakayım, ne oldu köyde öğreneyim’ dedi. Ben öküzleri otlatmaya başladım Akşam oldu ben de köye döndüm. Bir askeri kamyon gördüm. Üstü çadırlıydı kamyonun. Bir çavuş gelip çadırı açıp içine baktı. İçinde insanlar doluydu. 225 kişi eğilmişler, etrafında da askerler oturuyorlardı. Bu arada  askerler köylüyü  topluyordu. ‘bir askeri araç yoldan çıktı, onu tekrar yola çıkarmak için sizleri topluyoruz’ diyorlardı. Agustos ayıydı. Köyde bir komşunun evini boşalttırıp  ahırını hapishane  haline getirdiler. Yakaladıklarını bu hapishanede topluyorlardı. Sabah köyün muhtarını da aldılar. Kismikör’den 15 kişi, Kılıçkaya’dan 16 kişi, Galolar’dan 2 kişi, Mağaçur’dan 3-4 kişiyi getirdiler. Tuttuklarını getirdiler. Bazılarının isimleri bile yoktu listede. Sonra topladıklarını dağa yukarı götürdüler. Bu arada öküz arabaları köye gelmeye başladı. Çevre Sunni köylerden insanların öküz arabaları doldu köye. Adam arabasını sürüyor evin önüne. ‘eşyanı getir’ diyor. Arabalara eşyaları, kadınları, çoluk-çocuğu doldurup götürdüler. Ağlayanlar, hengame çoktu. Bizim eve kimse gelmedi. Meğerse Enis Paşa o kağıtta ‘İsmail Düzgünkaya’nın ailesine dokunmayacaksınız’ diye yazmış. Köydeki Bahattin Çavuş da durumu biliyordu zaten. Eşyaları ile birlikte götürülenleri, Erzincan’da bir kavaklığa topluyorlardı. Eşyası, hayvanı olanlar onları yanına aldılar ama yollarda hepsini çevre Sünni köyler çarptılar.

   Köy boşaldı. Bizimle birlikte 4 ev kaldı geride. Diğerlerinin hepsini gönderdiler. Bu arada duyduk ki dağa, Zıni Gediği’ne götürülenler kurşuna dizilmişler. Hepsini sıraya dizip, makinalı tüfekle taramışlar. İki kişi gidememiş. Onları da süngüleyerek öldürmüşler. Ölülerimize dahi sahip çıkamadık. Mehmet Kılıçkaya, Ali Kılıçkaya, Hüseyin Gökdemir, Ali Arslan, Hasan İnce, Murat Gökdemir, Mehmet Ali Avcı, Ali Çetinkaya. Toplam 18 kişi. Hüseyin Gökdemir 17 yaşındaydı. Askerlik yapan, Rus harbinde savaşan, öğrenci olanlar vardı. Sonra öldürülenlerin silahın arkasında öldüğünü söylediler. Halbuki yalan, hepsi işinde gücünde olan  köylülerdi.

   Cesetleri orada bırakıp gitmişler. Kaçak olan Dersimliler asker çekilince gidip cesetleri tanıyorlar.

   Şimdi de ölenlerin kemiklerini toplamışız, yığmışız bir yere, orada öyle duruyor. O acı yüreğimden çıkmıyor. Ölenler ya akrabam, ya amcam, ya dayım. Çıkar mı bu acı insanın içinden?  Kemikler taşların arasında duruyor. Kim bu acıyı içinde hissetmez ki?  Sadece bugün değil, ta 12 İmam’dan beri Alevi’yi  kırıyorlar. Alevi olduğumuz söyleyemiyorduk. Öldürülmekten korkuyorduk. Bize en kötü lakapları taktılar. Biz insan değil mişiz gibi…

   Ben kendim zalime hakkımı helal etmiyorum. Bazı zalimler, bazılarına iş, para veriyorlar. Onlar haklarını helal edebilirler Ama ben hakkımı helal etmiyorum. O devrin Reysicumhuru, Başbakanı, Bakanı, Mebusu. 450 tane mebus vardı. O dönemde Sağıroğulları Erzincan’da mebustu. Bir tanesi çıkıp, ‘bunlar da insan, bunları niçin kırıyorsunuz, çoluk-çocuğa, kadına zulüm niye ediyorsunuz?’ demedi. 450 tane mebusun içinde bir merhametli çıkmadı Ben bunlardan razı değilim.

   Nüfus kağıdımızda Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı yazıyor. Biz madem bu devletin vatandaşıyız, askerlik yapıyoruz, vergi ödüyoruz, hizmet görüyoruz. Biz niye Aleviyiz diye dışlanıyor, suçlanıyoruz? Artık yaşamak istemiyorum. Hep hor görülüyoruz. Aleviler ne yapmış ki bunlara?  Buraya gelip benim derdimi anlattırdığınız için size çok teşekkür ediyorum. Ölürsem, sizden razıyım ben.”  

DEVAM EDECEK.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir