Alevi Haber Ağı

Alevi Haber Ağı Web Sitesi

MARAŞ KATLİAMI 1978 I. BÖLÜM

– Sadık Erenler / Araştırmacı- Yazar /S.Erenler@web.de – 
Bir bizi sindiremediler

 Bir de nefislerini

 Ellerini  yıkadılar

Yüzlerini  yıkadılar

Hatta ayaklarını

 Ama nafile

 Yine temizlenemediler

Geleceğe de tohum ekip

 Alınlarını secdeye koyup

 Allah din kitap demelerine rağmen

 Neyseler yine öyle kaldılar

 Pislikleriyle başbaşa

   Sadık Erenler

   1978 yılındaki “Maraş katliamı”nın 43. yılında şehitlerimizi sevgi ve saygıyla anıyoruz. Devirleri Daim, Gönüllerimiz mekanları Olsun. Unutmadık, unutmayacağız, unutturmayacağız.    

Bir ülkede beceriksiz yöneticiler işbaşında iseler, o ülkede güzel işlerin yapılması beklenemez.   Türkiye yıllarca işini bilmeyen yöneticilerin elinde hallaç pamuğu gibi sağa sola savruldu durdu. Kendi egemenliklerinin sürmesini böl, parçala ve yönet sistemine göre kuranlar,  kardeşin kardeşi kırmasına her türlü zemini de   böylece hazırlamış oldular. İster ekonomik nedenlerle olsun, ister inançsal nedenlerle  bir kesimin diğer bir kesimi ötekileştirerek kendine düşman bellemesi bazı çevrelerin ekmeğine de yağ sürer olmuştur. Ülkeyi yönetenlerin bu acımasız   ve düşüncesiz  davranışları da boyutları aşarak insanları katletmeye değin uzanmıştır.  Ülkenin  ekonomisinin  dış devletlere bağlı olması zamanla bir siyasi bağımlılığı da birlikte getirmiş ve siyasi sürecin gelgitlerini onlar programlar olmuştur. Kahramanmaraş’ta yaşanan  o süreç de ülkeyi karışıklığa sürüklemek isteyenlerle onlara çanak yalayıcılığı yapanların  düşündükleri  ve  yaşama geçirmekte oldukları bir senaryonun ilk  oynanan perdesidir.

   Maraş’ta yaşananların bir etnik arındırma olduğunun  artık bilincindeyiz. Nasıl ki 1938 Dersim Katliamı bir kültürel ve inançsal soykırım ise, aynısı Maraş Katliamı için de geçerlidir. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesine uygun harekat  Dersim’de  nasıl acımasızca uygulanmışsa, aynı uygulama  bu kez de derin devlet ve faşizan örgütler tarafından Maraş’ta da yaşama geçirilmiştir.

   Alevi-Kürt nüfusunun yoğun olarak yaşadığı küçük kesimler kendi yaşadıkları bölgelerden her ne şekilde olursa olsun uzaklaştırılarak büyük şehirlerde asimile edilerek eritilmesine çalışılmıştır. Devlet  ve onunla birlikte çalışan organizasyonlar, kuruluş felsefesi gereği taşıdığı kimliğini silikleştirerek  homojen bir toplumun parçası olmaya yönelik atılan adımların ilki de değildir, tarihin geri kalan sayfalarına dönüp baktığımızda.

   Ta Osmanlı dönemi Şeyhülislamlarından ünlü Ebusuud Efendi’nin “katli vaciptir” fetvaları Maraş için de yazılmıştır.

   Alevi Kültürü ve İnancı’nın 1950’lerden sonra  kırsaldan şehirlere doğru akması, 1960’larda başlayan Avrupa’ya çalışmaya gidip bir sermaye birikiminin oluşması, sol ideolojiyle birlikte hareket edilmesi ve Maraş’ta güçlü bir potansiyel haline gelmesi devleti ve devletle birlikte çalışan yan örgütleri korkutmuş, akabinde de gizli eller değil, gözle görülür bir elle olayların yaşanması startı verilmiştir. Ve katliam  altta da yazdığım gibi gerçekleşmiştir.

1978 yılında ki Kahramanmaraş olayları, daha da gerçeği  Maraş katliamı  19 Aralık ile 26  Aralık tarihleri arasındaki bir haftalık süre içinde yaşanmış ve heryer kan gölüne dönmüştür.  Cumhuriyet tarihinin de  en  kanlı sayılacak  önemli olaylarından   biridir  ve ülkeyi 12 Eylül faşizmine götüren nedenlerden  biri olarak da kabul edilir.  Ülkede kargaşa yaratıp, insanları birbirine düşürerek normal yaşam koşullarının ortadan kaldırılmasıyla oluşacak olağanüstü  koşulların getireceği günlerin özlemiyle yananlar tarafından düzenlenmiş ve yaşama geçirilmiştir.

    Katliamın  hedefinde  sol  görüşlü   Sünniler  ve Aleviler hedef alınmış olsa da katledilenlerin içinde çocuklar, yaşlı insanlar ve hamile kadınlar da vardır.

    Eski başbakan rahmetli Bülent Ecevit’in arşiv belgelerine göre MİT’in (Milli İstihbarat Teşkilatı)  ve  Arparslan Türkeş’in birlikte düzenledikleri bir olaydır.

    Dönemin İçişleri Bakanı İrfan Özaydınlı, Maraş katliamının açıklığa kavuşturulması için özel bir ekip görevlendirmiş ve bu ekip yaptığı çalışmalarla elde edilen sonucu İçişleri Bakanlığına sunmuştur. Ancak raporun içeriği gizli tutulmaya çalışılmışsa da  Gündem Dergisi bu raporun bir kısmını elde ederek yayınlamıştır.

    Raporda şu bölümler yer almıştır.

    18 Aralık 1978  günü, ÜGD Maraş şubesi ikinci başkanı Mustafa Kanlıdere, Ökkeş Kenger ve üçüncü başkan Mustafa Tecirli’ye  “halkı kışkırtmak, tahrik etmek ve isyanını sağlamak için solcuların attığı süsü verilmek kaydıyla tahrip gücü az bir dinamit atılmasını”  emretmiştir.

    15  gün öncesinden  itibaren, gelecek program olarak  “Zeynel ile Veysel” filmi  gösterilecekken  Adana Maraş ÜGD  şubesine gelen iki şahsın getirdiği “Güneş Ne  Zaman  Doğacak” filmi 16  Aralık’ta gösterime sokulmuştur.

    Olaylardan önce,  Ankara  ili Bahçelievler, Karşıyaka ve Keçiören semtlerinde oturdukları bilinen  Hüseyin Yıldız, Ünal Ağaoğlu, Haluk Kırcı, Mustafa  Dülger, Remzi Çayır, Mustafa Demir, Bünyamin Adanalı, Ahmet Ercüment Gedikli, Mustafa Korkmaz ve İsmail Ufuk ile Mehmet Gürses isimli şahısların   Kahraman Maraş iline gittikleri öğrenilmiştir.

    22  Aralık 1978  günü Maraş’ta olaylar patlak verdiğinde iki ayrı telefon görüşmesi yapılır. Yapılan araştırmalarda “ Adana ilinden bir şahıs, Malatya Özel Doğu Kliniği Doktoru Muhittin Turgut’u  telefonla arayarak; ‘Kahramanmaraş’tan oraya yaralılar gelecek, dikkatli olun’ der. Muhittin Turgut ise; ‘Orasını bana bırakın. Malatya olaylarında bir açık verdim mi ki bunda vereyim. Malatya olaylarında ne şekilde çalıştığımı siz de bilirsiniz’ karşılığını verir.

    Siyasi ve ekonomik nedenlerle körüklenen Alevi- Sünni ayrılığının Kahramanmaraş’ta gerginliği tırmandırdığı bir dönemde  19 Aralık’ta kentteki Çiçek Sineması’na, ‘Güneş Ne Zaman Doğacak’  isimli filmin  gösterimi sırasında  patlayıcı madde atıldı. Daha sonra sinemaya bombayı  ÜGD Maraş  derneği üyelerinden   Ökkeş Şendiler’in attığı anlaşıldı. Sinemadaki bombalama eylemi sağcı kesimler tarafından  solcuların attığı şeklinde dile getirilince  kalabalık bir sağcı grup CHP il merkezine, PTT  ve TÖB-DER (Tüm Öğretmenler Birleşme ve Dayanışma  Derneği)  binalarına saldırıldı. 21 Aralık öğle saatleri Hacı Çolak  ve Mustafa Yüzbaşıoğlu adlı iki sol görüşlü öğretmen silahlı saldırı sonucu yaşamlarını  yitirdiler.   

     Maraş gergindir. Tüm mahalleler tedirgin bir bekleyişin sürecine girmiştir. Hele Alevi ve solcu mahalleleri senaryosu yazılıp sahneye konan  oyunun onların üzerine  yıkılmaya çalışılan  karabulutların getireceği fırtınalı havayı sezmektedirler.

     İlk sahne açılıp kapanmıştır iki öğretmenin canını alarak…

     22 Aralık, yasın göğe yükseldiği  anın en yakın tanığıdır.  Faşistlerce  katledilen  öğretmenlerin cenazeleri kaldırılırken yine olaylar tırmanmaya başlar.   Cuma gününe denk gelen o  gün  Cenazelerin getirildiği camide  bulunmakta olan bir grup, ölenlerin cenaze namazının kılınmasına karşı çıkarlar  ve  “Koministlerin  ve  Alevilerin  cenaze  namazı  kılınmaz,”  sloganları   atmaya başlarlar.   Hırsızla, namussuzla, ahlaksızla  yana yana namaz kılmaktan gocunmayan o basiretsiz grup,  oyunlara kurban edilen iki aydın insanın, iki öğretmenin cenazesinin camiden dualarla uğurlanmasına tepki gösterirler.  Sonra da Sünni mahallelerinde yazılan senaryonun gereği söylentiler yayılır. Güya; cenaze törenine katılanlar camileri ateşe vermiştir,  Koministler  ve Aleviler  cami bombalayacaklardır,  dedikoduları ile binlerce kışkırtılmayı bekleyen kitleler kışkırtılılırlar. Yalan üzerine kurulan yalanlar, yalanlara inanmakta beceri kazanan kitleleri hemen birbirine kilitler.   23  Aralık sabahından  itibaren   kesici aletini, baltasını,  silahını ve sopasını kapan o cahil zümre,  yönlerini Alevi mahallelerine  ve önceden  işaretlenmiş  Alevilere ve solcu  Sünnilere  ait  ev  ve işyerlerine saldırmaya  başlarlar.(Tarih  tekerrürden ibarettir:  Osmanlı  padişahı Yavuz  da  Alevileri katletmeye başlamadan önce onları memurları vasıtasıyla defterlere kayderttirmişti.).  Yıllardır birlikte yaşayıp bir Alevinin en küçük bir şiddetiyle karşılaşmayan  Sünni  kitle,  tarihin yüreklerine ektiği  kin tohumlarıyla,  içi nedense bilinmez bir öfkeyle  bilenmiş  olarak   soluğu Alevi mahallelerinde alırlar.

   Üç gün yemeyip içmeyip saldırdılar.  Ne  ev koydular önlerine çıkan ne de işyeri. Alevilere ait olduğunu bildikleri bir dikili ağacı bile ateşe vermekten çekinmediler.  İşsizliklerinin, evde çektikleri karı dırdırının, çalıştığı işyerinde ustasından işittiği azarın, süt vermeyen ineğinin, yumurtlamayan tavuğunun, koca bulamayan evde kalmış kızının, çektiği yoksulluğun acısını yüreklerinde insafsızlaşan keskinliğiyle, herşeyin suçlusu saydıkları Alevilere  üç gün üç gece, hem de  hiç yorgunluk duymadan  tatlı bir iç huzuruyla saldırdılar.

    Resmi veriler ortalık durulduğunda açıklandı. İçlerinde  hamile  kadınların ve çocukların da bulunduğu  111 kişi ölmüş, 1000’den fazla da  yaralı  vardı.  Çoğu  Alevi ve solculara ait  552  ev, 289  işyeri,  yakılıp yıkılarak  tahrip edilmişti.    Resmi olmayan rakamlar ise,  ölü sayısını 500 olarak telafuz ediyordu.  Bir itfaiye eri, “kendisinin 250 ceset gömdüğünü “  söylemiştir.  Artık evlerinde karınları tok, sırtları pek,  rahatlıkla huzur içinde uyuyabilirlerdi inancı bütün insanlar. Nasıl olsa günahlardan  kanlar dökerek arınmışlardı.

      Alevilerin yüzde sekseni katliamın ardından Kahramanmaraş’ı  terketti.

   Peki tüm bunlar olurken, ülkenin ve vatandaşın can güvenliğinden sorumlu olan kolluk kuvvetleri neredeydi? O kolluk kuvvetleri de saldıranlara bir zarar gelmesin diye erketede bekliyorlardı. Şehirde devlet otoritesi yerle bir olmuştu. Bu  arada kamu kurumları da  zarar  görmüştü.

    Olaylar 25  Aralık gecesinden   itibaren   şiddetini yitirip azalmaya  başlamış, 27  Aralık  günü de sona ermişti.  Bir haftadır süren olaylar sonunda Kahramanmaraş  şehri bir mezarlığa  dönmüştü.

    Olaylar  sırasında şehre giren  Aydınlık gazetesi yazarı  Taner  Kutlay  fotoğraf  makinesi ile yaşanan  tüm  vahşeti  belgeler.

    Canlı Tanıklar   anlatıyorlar:

    Kahramanmaraş  şehrinde yaşanan  19  Aralık –  26  Aralık 1978  tarihleri  arasındaki bir haftalık sürede   en şiddetli saldırılar Alevilerin toplu halde  yaşadıkları Yörükselim  mahallesine yöneliktir. Yobazların ve  ırkçı faşislerin neler yapabileceklerini tahmin eden Yörükselim  mahallesi sakinleri   mahallenin giriş yerlerine  barikatlar  kurarak  saldıranlara karşı büyük bir direnç gösterip  onların mahallenin  içlerine ulaşarak  daha büyük bir katliamın yaşanmasını  engellediler.  Evlerin çatılarına çıkıp oralardan içerlere sızmaya çalışan sağcı kesimden de ölenler  ve  yaralananlar oldu.  Özellikle   kadınların, çocukların  ve yaşlıların  hedef  alındığı  öldürme  olayları  ise,  en çok  Yusuflar,  Tekke  ve  Namık  Kemal  ile  Serimtepe  mahallesinde gerçekleşti.  Çünkü  buralarda  sayıca az  ve  işaretlenmiş  olan  Alevi  evleri  kendilerini  koruma  imkanından yoksundular.  Katliam  sırasında bizzat  komşuları  tarafından  öldürülenler  dahi  olmuştu.

       Kahramanmaraş  olaylarından  sonra  evini barkını   terkedip  İngiltere’de yaşamaya  başlayan  ve katliam sırasında 12  yaşında  olan canlı tanık Hayri  Ergönül’ün  gözleri  önünde  babası,  annesi, ağabeyi  ve  o anda evde bulunan iki misafiri  öldürülür .

     Habertürk  gazetesine bunları şöyle anlatır.      

     “Olaylar  iki  öğretmenin  vurulmasıyla  başladı.  Babam  herkesle  iyi  geçinen  bir insandı. ‘Evden çıkmasak  bir şey  olmaz‘  dedi.  Ancak  süreç  babamın  dediği  gibi  gelişmedi.  Çünkü  bizimkisi  de  dahil  Alevi  evleri  işaretlenmiş.  1500-2000  kişi  oturduğumuz  Serimtepe  mahallesine  geldi.  Ellerinde  baltalar,  demir  sopalar,  kesici  aletler,  dinamitler  vardı.  İçeri  benzin  atıp  tavanı  delmeye çalıştılar.  İlk  olarak  evdeki  yangını  söndürmeye  çalışan  annem  Güley  Ergönül  vuruldu. Ardından  babam  İmam  Ergönül,  ağabeyim  Hüseyin  Ergönül  ile evdeki  iki  misafirimizden  biri  olan  Mahmut  Ünal  vuruldu.  Ben  evdeki  diğer  misafirimiz  Hacı  Bektaş  Bozkurt’la  aynı  odada  kalıyordum.  İçeri  giren  silahlı  iki  adam  bizi  dışarı  çıkardı.  Dışarı  çıkarılınca   bir  anda kalabalık  20’li  yaşlardaki  Bozkurt’a  saldırıp  onu  vura vura  linç  ettiler.  Küçük  olduğumdan,  beni  tanımadıklarından  kalabalık içine  karışıp  kaçabildim.”

     Hayri  Ergönül,  babasını  vuran  kişinin  mahalleden  komşuları  olan  ve  karşılaştıklarında  selamlaştıkları  M.B.  adlı  emniyette  çalışan  bir  gece  bekçisi  olduğunu  iddia  ediyor: “Komşumuz  bile  bize  saldırdı. İkisi  kız  üç  kardeşim  daha  katliamdan  kurtuldu.  Amcamın  yanına  sığındık.  Herşeyimiz  yanmış,  yağmalanmıştı.  Tek  bir  şeyimizi  bile  kurtaramadan  Maraş’tan  ayrıldık.”     

    Maraşta’ki  olayların  karşılıklı  bir  çatışma  olmadığını  söyleyen  Hayri  Ergönül  son  olarak  şunları  ekliyor:  “Geliştirilen  planlı  katliamdı.  Savunmasız  insanları,  yaşlıları,  çocukları  öldürdüler.  Hamile  kadınların  karnı  deşildi.  Ben  bunların  şahidiyim.”

     Kahramanmaraş  tanıkları arasında  sadece yakınlarını kaybedenler bulunmuyor.  Olaylar sırasında  Maraş’ta üstteğmen  rütbesiyle görev  yapan  Ümit  Aydil, Dostluk  ve  Dayanışma  derneği’nin  desteğiyle hazırlanan  Maraş  katliamı  belgeselinde  tanık  olduğu  bir vahşeti  şöyle anlatır:

    “Bir eve girdim. Duvara  yakın bir kadın  yerdeydi. Duvarda  bir şey vardı. Başta  kestiremedik.  Kadını  çekince anladık.  Büyük bir  olasılıkla  kadına  satırla vurulunca  cenin  fırlamış. Göbek bağı  kopmamıştı ve cenin duvardaydı. Komando bıçağıyla cenini kazdık. Torbaya mı koyalım rahme mi koyalım bilemedik.  Ve torbada mefta’nın (ölünün)  önüne koyduk. İnanılmaz bir olaydı.”

     Yine Piyade  Yüzbaşı Sedat Kiper,  mahkemede  23  Aralık günü yanan bir eve gittiklerinde  evin önünde biri kadın üç ceset bulduklarını söylüyordu.  

      Yörükselim  mahallesindeki  o ölüm kalım mücadelesinin  tanıklarından biri olan  bir yıl sonra yasadışı bir sol örgüte  üye olduğu gerekçesiyle gözaltına alındı.  12 Eylül  darbesinin ardından olayların başlamasına neden olan iki solcu öğretmenin öldürülmesi  onun üstüne yıkılmak istendi. Suçu kabul etmesi çin aylar süren ağır işkencelere tabi tutuldu. Hatta bu işkencelere tanık olan  Sedat Caner  adlı polis, 14 yıl önce Nokta Dergisi’ne verdiği röportajda   Kapan’ın  en uzun süreyle  işkence gören mağdur olduğunu anlattı.

     İşkencelere karşın suçlandığı konudan berat eden  Kapan tanıklıklarını Habertürk’e  şöyle   anlatır: “Yörükselim mahallesine dört koldan saldırdılar. Saldırganların başında Maraşlı olmayanlar vardı. Bunlar yürüyüş başlayınca ortadan kayboldu. Kalabalık,’Koministlere, Alevilere ölüm, onların kanları helal diye bağırıyordı. Asker, polis yok ortada.  İki gün sürdü çatışmalar. Evlerin çatısına çıkıp ateş açarak direndik. Mahallenin nüfusu öğretmenlerin cenazesi için gelenlerle 20 bin’e çıkmıştı. Halen o anları anlatırken tüylerim diken diken olur.  Sayısız defa ölümle karşı karşıya geldik. Bir sokak geçilse belki 20 bin kişi de ölecekti.”

   Hamit Kapan ayrıca şu ilginç iddiayı da ortaya atar:  ”Onlara Alevilerin ve Koministlerin sırtının derisinin altında  cennetin anahtarları olduğu söylenmiş. Bizi gelip öldürüp sırtımızdaki derinin altını açacaklar cennete gidecekler.”

    Hamit Kapan, katliamda akrabası olan Dönmez Ailesi’nin  üç bireyinin öldürüldüğünü belirterek:  “Evleri basılıyor. İki erkek akrabam adeta kesilerek evde öldürülüyor. Yaşlı kadın akrabamın organına kazık çakılıyor. Kadın ölmedi. Bir yıl felçli yaşadıktan sonra intihar etti.”

     Kahramanmaraş  katliamı bir hafta sürmüş  ve Kahramanmaraş’ın da aralarında bulunduğu 13 ilde sıkıyönetim ilan edilmişti. Olaylara karıştıkları gerekçesiyle yüzlerce kişi gözaltına alındı. Çoğunluğu sağ görüşlü olmak üzere  804  kişi hakkında dava açıldı. Çok sayıda kişi mahkemede tanık olarak dinlendi. Mağdurların ifadeleri   dinleyen insanları  dehşete düşürüyordu.

      Nedim Şahhüseyinoğlu’nun  “Yakın Tarihimizdeki Katliamlar”  adlı kitabına aldığı  Kahramanmaraş katliamı  davasının  gerekçeli kararından  üç mağdurun ifadeleri şöyle.  Yeter  İşbilir:  “ Evi önce kurşunladılar, sonra kazma ve baltayla kapıyı kırıp  içeri girdiler. Tahta ile başıma vurmak isterken elimi siper ettim. Hem elim hem kolum ağır yaralandı.. Bir fırsat bulup dışarıya kaçarken, merdivenlerde kaynım  öğretmen  Ali Rıza İşbilir’in  karısı Ayşe ile kızı Sebahat’ın kan içinde yattıklarını, üzerlerine  televizyon, briket, taş,  tahta parçaları yığıldığını gördüm. Ben de üzerlerine  düştüm. Sonra kendime gelip kaçmaya başladım. Arkadan ateş ettiler, omzumdan yaralandım.  Sokakta birkaç evin kapısına  vurdum, hiçbiri içeri almadı.  Arkamdan koşup  beni yakaladılar, evdeki ölülerin yanına götürdüler. ’Türk müsün, gavur musun?’  diye sorguya çektiler.  Yaralarımdan  kan akıyordu. Ben de ‘Türküm, buraya yeni gelin geldim,’ dedim. Birisi,’Bırakalım, bu Türkmüş’ dedi. Üzerimdeki bilezik, küpe ve  altınlarımı  aldılar. Sonra beni caddeye  götürdüler. Caddede Ali Rıza İşbilir’in oğlu Mehmet’i sopayla dövüyorlardı. Biri  Mehmet’e  ‘Neyin oluyor?’ diye sordu. O  da, ‘amcamın karısıdır, yeni gelin geldi. Onu öldürmeyin’ dedi. Beni babamın evinin yakınına götürüp bıraktılar.  Kaynım Ali Rıza, eşi Ayşe, kızı Sebahat, oğlu Mehmet  ve eşim Hacı Veli İşbilir’i  öldürdüler.”    

     Kamil  Berk: “ Allah’ını, Peygamberini seven, eli balta, sopa, silah tutan yürüsün, Alevileri öldürelim, koministleri içimizden temizleyelim”  çağrısıyla  ve bağırmalarıyla saldırıya geçtiler.  Bu sırada askerler gelip saldırganları aşağı indirdi.  Öğleden sonra benzin şişeleriyle yine geldiler. Alevilerin evlerine saldırıp benzin şişelerini  pencereden içeri attılar, arkasından ateşledikleri gazlı bezleri atıp evleri ateşe verdiler. Bir yandan da uzun menzilli silahlarla ateş etmeye başladılar. Kokudan kaçıp kurtulmak isteyenleri arkadan ateş  edip öldürüyorlardı. Bu sırada evden çıkmakta olan Cemal Bayır ve Ali Ün’e silahla ateş ettiler ve öldürdüler. Biz de Molla Tabak’ın evine sığındık.  Bu eve de ateş ettiler.  Merdiven başında içeri girmeye çalışan  Fatma Baz ile Zeynep Aydoğdu’yu kurşunla öldürdüler. Fatma Baz’ın kucağındaki altı aylık oğlu Yılmaz da kurşunla öldürüldü.  Molla Tabak’ın evine çok insan sığınmıştı. Dışarıdan yağmur gibi kurşun geliyordu. Biz içeride birbirimize sarılarak hem ağlıyor, hem de korunmaya çalışıyorduk. Askerler geldi, hepimizi kışlaya götürdüler.”  

     Maviş Toklu: “Mahallemizin Muhtarı  Mehmet Y. ile Fevzi G.’nin başında bulunduğu saldırgan bir grup, ‘Allah  Allah,  Koministlerin kökünü kazıyacağız, büyük küçük demeyin, Koministlerin kafasını ezin’ diye bağırıyorlardı. Kapımızı kırıp içeri girdiler. Kocamı  (Kalender Toklu)  alıp bahçeye çıkardılar.’Kocamı öldürmeyin, çoluk çocuğumu meydanda koymayın, diye yalvardım. Muhtar, ‘çocuklarını götür, Karaoğlan  beslesin, kocanı Karaoğlan’ın yoluna kurban kesiyorum,’ dedi.  ‘Karaoğlan kim? diye sorduğumda, ‘Ecevit,’ dedi.  Kocamı gözlerimin önünde  işkence ederek öldürdüler. Sonra yakınımızda oturan  kardeşim Hüseyin Toklu’yu işkence ederek öldürdüler. Daha sonra karşımızda oturan  ve bir gözü görmeyen çok yaşlı Cennet  Çimen’in evini bastılar,’gel nene, gel nene’ diyerek dışarı çıkardılar. Gözleri görmediği ve yaşlı olduğu için olanlardan habersizdi. Sanıklardan  Cuma Y. ile Nuri B. Tornavida ile  Cennet  Kadın’ın (80 yaşında) gözlerini oydular, sonra silah sıkıp öldürdüler.”    Devam edecek…

 

     Bir bizi sindiremediler

    Bir de nefislerini

    Ellerini  yıkadılar

    Yüzlerini  yıkadılar

    Hatta ayaklarını

    Ama nafile

    Yine temizlenemediler

   Geleceğe de tohum ekip

   Alınlarını secdeye koyup

    Allah din kitap demelerine rağmen

    Neyseler yine öyle kaldılar

   Pislikleriyle başbaşa

        Sadık Erenler

http://static1.squarespace.com/static/549c3949e4b0db6a9b8e49af/t/55687ec8e4b0182dddbc5935/1432911562514/?format=1000w

   Bir ülkede beceriksiz yöneticiler işbaşında iseler, o ülkede güzel işlerin yapılması beklenemez.   Türkiye yıllarca işini bilmeyen yöneticilerin elinde hallaç pamuğu gibi sağa sola savruldu durdu. Kendi egemenliklerinin sürmesini böl, parçala ve yönet sistemine göre kuranlar,  kardeşin kardeşi kırmasına her türlü zemini de   böylece hazırlamış oldular. İster ekonomik nedenlerle olsun, ister inançsal nedenlerle  bir kesimin diğer bir kesimi ötekileştirerek kendine düşman bellemesi bazı çevrelerin ekmeğine de yağ sürer olmuştur. Ülkeyi yönetenlerin bu acımasız   ve düşüncesiz  davranışları da boyutları aşarak insanları katletmeye değin uzanmıştır.  Ülkenin  ekonomisinin  dış devletlere bağlı olması zamanla bir siyasi bağımlılığı da birlikte getirmiş ve siyasi sürecin gelgitlerini onlar programlar olmuştur. Kahramanmaraş’ta yaşanan  o süreç de ülkeyi karışıklığa sürüklemek isteyenlerle onlara çanak yalayıcılığı yapanların  düşündükleri  ve  yaşama geçirmekte oldukları bir senaryonun ilk  oynanan perdesidir.

   Maraş’ta yaşananların bir etnik arındırma olduğunun  artık bilincindeyiz. Nasıl ki 1938 Dersim Katliamı bir kültürel ve inançsal soykırım ise, aynısı Maraş Katliamı için de geçerlidir. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesine uygun harekat  Dersim’de  nasıl acımasızca uygulanmışsa, aynı uygulama  bu kez de derin devlet ve faşizan örgütler tarafından Maraş’ta da yaşama geçirilmiştir.

   Alevi-Kürt nüfusunun yoğun olarak yaşadığı küçük kesimler kendi yaşadıkları bölgelerden her ne şekilde olursa olsun uzaklaştırılarak büyük şehirlerde asimile edilerek eritilmesine çalışılmıştır. Devlet  ve onunla birlikte çalışan organizasyonlar, kuruluş felsefesi gereği taşıdığı kimliğini silikleştirerek  homojen bir toplumun parçası olmaya yönelik atılan adımların ilki de değildir, tarihin geri kalan sayfalarına dönüp baktığımızda.

   Ta Osmanlı dönemi Şeyhülislamlarından ünlü Ebusuud Efendi’nin “katli vaciptir” fetvaları Maraş için de yazılmıştır.

   Alevi Kültürü ve İnancı’nın 1950’lerden sonra  kırsaldan şehirlere doğru akması, 1960’larda başlayan Avrupa’ya çalışmaya gidip bir sermaye birikiminin oluşması, sol ideolojiyle birlikte hareket edilmesi ve Maraş’ta güçlü bir potansiyel haline gelmesi devleti ve devletle birlikte çalışan yan örgütleri korkutmuş, akabinde de gizli eller değil, gözle görülür bir elle olayların yaşanması startı verilmiştir. Ve katliam  altta da yazdığım gibi gerçekleşmiştir.

1978 yılında ki Kahramanmaraş olayları, daha da gerçeği  Maraş katliamı  19 Aralık ile 26  Aralık tarihleri arasındaki bir haftalık süre içinde yaşanmış ve heryer kan gölüne dönmüştür.  Cumhuriyet tarihinin de  en  kanlı sayılacak  önemli olaylarından   biridir  ve ülkeyi 12 Eylül faşizmine götüren nedenlerden  biri olarak da kabul edilir.  Ülkede kargaşa yaratıp, insanları birbirine düşürerek normal yaşam koşullarının ortadan kaldırılmasıyla oluşacak olağanüstü  koşulların getireceği günlerin özlemiyle yananlar tarafından düzenlenmiş ve yaşama geçirilmiştir.

    Katliamın  hedefinde  sol  görüşlü   Sünniler  ve Aleviler hedef alınmış olsa da katledilenlerin içinde çocuklar, yaşlı insanlar ve hamile kadınlar da vardır.

    Eski başbakan rahmetli Bülent Ecevit’in arşiv belgelerine göre MİT’in (Milli İstihbarat Teşkilatı)  ve  Arparslan Türkeş’in birlikte düzenledikleri bir olaydır.

    Dönemin İçişleri Bakanı İrfan Özaydınlı, Maraş katliamının açıklığa kavuşturulması için özel bir ekip görevlendirmiş ve bu ekip yaptığı çalışmalarla elde edilen sonucu İçişleri Bakanlığına sunmuştur. Ancak raporun içeriği gizli tutulmaya çalışılmışsa da  Gündem Dergisi bu raporun bir kısmını elde ederek yayınlamıştır.

    Raporda şu bölümler yer almıştır.

    18 Aralık 1978  günü, ÜGD Maraş şubesi ikinci başkanı Mustafa Kanlıdere, Ökkeş Kenger ve üçüncü başkan Mustafa Tecirli’ye  “halkı kışkırtmak, tahrik etmek ve isyanını sağlamak için solcuların attığı süsü verilmek kaydıyla tahrip gücü az bir dinamit atılmasını”  emretmiştir.

    15  gün öncesinden  itibaren, gelecek program olarak  “Zeynel ile Veysel” filmi  gösterilecekken  Adana Maraş ÜGD  şubesine gelen iki şahsın getirdiği “Güneş Ne  Zaman  Doğacak” filmi 16  Aralık’ta gösterime sokulmuştur.

    Olaylardan önce,  Ankara  ili Bahçelievler, Karşıyaka ve Keçiören semtlerinde oturdukları bilinen  Hüseyin Yıldız, Ünal Ağaoğlu, Haluk Kırcı, Mustafa  Dülger, Remzi Çayır, Mustafa Demir, Bünyamin Adanalı, Ahmet Ercüment Gedikli, Mustafa Korkmaz ve İsmail Ufuk ile Mehmet Gürses isimli şahısların   Kahraman Maraş iline gittikleri öğrenilmiştir.

    22  Aralık 1978  günü Maraş’ta olaylar patlak verdiğinde iki ayrı telefon görüşmesi yapılır. Yapılan araştırmalarda “ Adana ilinden bir şahıs, Malatya Özel Doğu Kliniği Doktoru Muhittin Turgut’u  telefonla arayarak; ‘Kahramanmaraş’tan oraya yaralılar gelecek, dikkatli olun’ der. Muhittin Turgut ise; ‘Orasını bana bırakın. Malatya olaylarında bir açık verdim mi ki bunda vereyim. Malatya olaylarında ne şekilde çalıştığımı siz de bilirsiniz’ karşılığını verir.

    Siyasi ve ekonomik nedenlerle körüklenen Alevi- Sünni ayrılığının Kahramanmaraş’ta gerginliği tırmandırdığı bir dönemde  19 Aralık’ta kentteki Çiçek Sineması’na, ‘Güneş Ne Zaman Doğacak’  isimli filmin  gösterimi sırasında  patlayıcı madde atıldı. Daha sonra sinemaya bombayı  ÜGD Maraş  derneği üyelerinden   Ökkeş Şendiler’in attığı anlaşıldı. Sinemadaki bombalama eylemi sağcı kesimler tarafından  solcuların attığı şeklinde dile getirilince  kalabalık bir sağcı grup CHP il merkezine, PTT  ve TÖB-DER (Tüm Öğretmenler Birleşme ve Dayanışma  Derneği)  binalarına saldırıldı. 21 Aralık öğle saatleri Hacı Çolak  ve Mustafa Yüzbaşıoğlu adlı iki sol görüşlü öğretmen silahlı saldırı sonucu yaşamlarını  yitirdiler.   

     Maraş gergindir. Tüm mahalleler tedirgin bir bekleyişin sürecine girmiştir. Hele Alevi ve solcu mahalleleri senaryosu yazılıp sahneye konan  oyunun onların üzerine  yıkılmaya çalışılan  karabulutların getireceği fırtınalı havayı sezmektedirler.

     İlk sahne açılıp kapanmıştır iki öğretmenin canını alarak…

     22 Aralık, yasın göğe yükseldiği  anın en yakın tanığıdır.  Faşistlerce  katledilen  öğretmenlerin cenazeleri kaldırılırken yine olaylar tırmanmaya başlar.   Cuma gününe denk gelen o  gün  Cenazelerin getirildiği camide  bulunmakta olan bir grup, ölenlerin cenaze namazının kılınmasına karşı çıkarlar  ve  “Koministlerin  ve  Alevilerin  cenaze  namazı  kılınmaz,”  sloganları   atmaya başlarlar.   Hırsızla, namussuzla, ahlaksızla  yana yana namaz kılmaktan gocunmayan o basiretsiz grup,  oyunlara kurban edilen iki aydın insanın, iki öğretmenin cenazesinin camiden dualarla uğurlanmasına tepki gösterirler.  Sonra da Sünni mahallelerinde yazılan senaryonun gereği söylentiler yayılır. Güya; cenaze törenine katılanlar camileri ateşe vermiştir,  Koministler  ve Aleviler  cami bombalayacaklardır,  dedikoduları ile binlerce kışkırtılmayı bekleyen kitleler kışkırtılılırlar. Yalan üzerine kurulan yalanlar, yalanlara inanmakta beceri kazanan kitleleri hemen birbirine kilitler.   23  Aralık sabahından  itibaren   kesici aletini, baltasını,  silahını ve sopasını kapan o cahil zümre,  yönlerini Alevi mahallelerine  ve önceden  işaretlenmiş  Alevilere ve solcu  Sünnilere  ait  ev  ve işyerlerine saldırmaya  başlarlar.(Tarih  tekerrürden ibarettir:  Osmanlı  padişahı Yavuz  da  Alevileri katletmeye başlamadan önce onları memurları vasıtasıyla defterlere kayderttirmişti.).  Yıllardır birlikte yaşayıp bir Alevinin en küçük bir şiddetiyle karşılaşmayan  Sünni  kitle,  tarihin yüreklerine ektiği  kin tohumlarıyla,  içi nedense bilinmez bir öfkeyle  bilenmiş  olarak   soluğu Alevi mahallelerinde alırlar.

   Üç gün yemeyip içmeyip saldırdılar.  Ne  ev koydular önlerine çıkan ne de işyeri. Alevilere ait olduğunu bildikleri bir dikili ağacı bile ateşe vermekten çekinmediler.  İşsizliklerinin, evde çektikleri karı dırdırının, çalıştığı işyerinde ustasından işittiği azarın, süt vermeyen ineğinin, yumurtlamayan tavuğunun, koca bulamayan evde kalmış kızının, çektiği yoksulluğun acısını yüreklerinde insafsızlaşan keskinliğiyle, herşeyin suçlusu saydıkları Alevilere  üç gün üç gece, hem de  hiç yorgunluk duymadan  tatlı bir iç huzuruyla saldırdılar.

    Resmi veriler ortalık durulduğunda açıklandı. İçlerinde  hamile  kadınların ve çocukların da bulunduğu  111 kişi ölmüş, 1000’den fazla da  yaralı  vardı.  Çoğu  Alevi ve solculara ait  552  ev, 289  işyeri,  yakılıp yıkılarak  tahrip edilmişti.    Resmi olmayan rakamlar ise,  ölü sayısını 500 olarak telafuz ediyordu.  Bir itfaiye eri, “kendisinin 250 ceset gömdüğünü “  söylemiştir.  Artık evlerinde karınları tok, sırtları pek,  rahatlıkla huzur içinde uyuyabilirlerdi inancı bütün insanlar. Nasıl olsa günahlardan  kanlar dökerek arınmışlardı.

      Alevilerin yüzde sekseni katliamın ardından Kahramanmaraş’ı  terketti.

   Peki tüm bunlar olurken, ülkenin ve vatandaşın can güvenliğinden sorumlu olan kolluk kuvvetleri neredeydi? O kolluk kuvvetleri de saldıranlara bir zarar gelmesin diye erketede bekliyorlardı. Şehirde devlet otoritesi yerle bir olmuştu. Bu  arada kamu kurumları da  zarar  görmüştü.

    Olaylar 25  Aralık gecesinden   itibaren   şiddetini yitirip azalmaya  başlamış, 27  Aralık  günü de sona ermişti.  Bir haftadır süren olaylar sonunda Kahramanmaraş  şehri bir mezarlığa  dönmüştü.

    Olaylar  sırasında şehre giren  Aydınlık gazetesi yazarı  Taner  Kutlay  fotoğraf  makinesi ile yaşanan  tüm  vahşeti  belgeler.

    Canlı Tanıklar   anlatıyorlar:

    Kahramanmaraş  şehrinde yaşanan  19  Aralık –  26  Aralık 1978  tarihleri  arasındaki bir haftalık sürede   en şiddetli saldırılar Alevilerin toplu halde  yaşadıkları Yörükselim  mahallesine yöneliktir. Yobazların ve  ırkçı faşislerin neler yapabileceklerini tahmin eden Yörükselim  mahallesi sakinleri   mahallenin giriş yerlerine  barikatlar  kurarak  saldıranlara karşı büyük bir direnç gösterip  onların mahallenin  içlerine ulaşarak  daha büyük bir katliamın yaşanmasını  engellediler.  Evlerin çatılarına çıkıp oralardan içerlere sızmaya çalışan sağcı kesimden de ölenler  ve  yaralananlar oldu.  Özellikle   kadınların, çocukların  ve yaşlıların  hedef  alındığı  öldürme  olayları  ise,  en çok  Yusuflar,  Tekke  ve  Namık  Kemal  ile  Serimtepe  mahallesinde gerçekleşti.  Çünkü  buralarda  sayıca az  ve  işaretlenmiş  olan  Alevi  evleri  kendilerini  koruma  imkanından yoksundular.  Katliam  sırasında bizzat  komşuları  tarafından  öldürülenler  dahi  olmuştu.

       Kahramanmaraş  olaylarından  sonra  evini barkını   terkedip  İngiltere’de yaşamaya  başlayan  ve katliam sırasında 12  yaşında  olan canlı tanık Hayri  Ergönül’ün  gözleri  önünde  babası,  annesi, ağabeyi  ve  o anda evde bulunan iki misafiri  öldürülür .

     Habertürk  gazetesine bunları şöyle anlatır.      

     “Olaylar  iki  öğretmenin  vurulmasıyla  başladı.  Babam  herkesle  iyi  geçinen  bir insandı. ‘Evden çıkmasak  bir şey  olmaz‘  dedi.  Ancak  süreç  babamın  dediği  gibi  gelişmedi.  Çünkü  bizimkisi  de  dahil  Alevi  evleri  işaretlenmiş.  1500-2000  kişi  oturduğumuz  Serimtepe  mahallesine  geldi.  Ellerinde  baltalar,  demir  sopalar,  kesici  aletler,  dinamitler  vardı.  İçeri  benzin  atıp  tavanı  delmeye çalıştılar.  İlk  olarak  evdeki  yangını  söndürmeye  çalışan  annem  Güley  Ergönül  vuruldu. Ardından  babam  İmam  Ergönül,  ağabeyim  Hüseyin  Ergönül  ile evdeki  iki  misafirimizden  biri  olan  Mahmut  Ünal  vuruldu.  Ben  evdeki  diğer  misafirimiz  Hacı  Bektaş  Bozkurt’la  aynı  odada  kalıyordum.  İçeri  giren  silahlı  iki  adam  bizi  dışarı  çıkardı.  Dışarı  çıkarılınca   bir  anda kalabalık  20’li  yaşlardaki  Bozkurt’a  saldırıp  onu  vura vura  linç  ettiler.  Küçük  olduğumdan,  beni  tanımadıklarından  kalabalık içine  karışıp  kaçabildim.”

     Hayri  Ergönül,  babasını  vuran  kişinin  mahalleden  komşuları  olan  ve  karşılaştıklarında  selamlaştıkları  M.B.  adlı  emniyette  çalışan  bir  gece  bekçisi  olduğunu  iddia  ediyor: “Komşumuz  bile  bize  saldırdı. İkisi  kız  üç  kardeşim  daha  katliamdan  kurtuldu.  Amcamın  yanına  sığındık.  Herşeyimiz  yanmış,  yağmalanmıştı.  Tek  bir  şeyimizi  bile  kurtaramadan  Maraş’tan  ayrıldık.”     

    Maraşta’ki  olayların  karşılıklı  bir  çatışma  olmadığını  söyleyen  Hayri  Ergönül  son  olarak  şunları  ekliyor:  “Geliştirilen  planlı  katliamdı.  Savunmasız  insanları,  yaşlıları,  çocukları  öldürdüler.  Hamile  kadınların  karnı  deşildi.  Ben  bunların  şahidiyim.”

     Kahramanmaraş  tanıkları arasında  sadece yakınlarını kaybedenler bulunmuyor.  Olaylar sırasında  Maraş’ta üstteğmen  rütbesiyle görev  yapan  Ümit  Aydil, Dostluk  ve  Dayanışma  derneği’nin  desteğiyle hazırlanan  Maraş  katliamı  belgeselinde  tanık  olduğu  bir vahşeti  şöyle anlatır:

    “Bir eve girdim. Duvara  yakın bir kadın  yerdeydi. Duvarda  bir şey vardı. Başta  kestiremedik.  Kadını  çekince anladık.  Büyük bir  olasılıkla  kadına  satırla vurulunca  cenin  fırlamış. Göbek bağı  kopmamıştı ve cenin duvardaydı. Komando bıçağıyla cenini kazdık. Torbaya mı koyalım rahme mi koyalım bilemedik.  Ve torbada mefta’nın (ölünün)  önüne koyduk. İnanılmaz bir olaydı.”

     Yine Piyade  Yüzbaşı Sedat Kiper,  mahkemede  23  Aralık günü yanan bir eve gittiklerinde  evin önünde biri kadın üç ceset bulduklarını söylüyordu.  

      Yörükselim  mahallesindeki  o ölüm kalım mücadelesinin  tanıklarından biri olan  bir yıl sonra yasadışı bir sol örgüte  üye olduğu gerekçesiyle gözaltına alındı.  12 Eylül  darbesinin ardından olayların başlamasına neden olan iki solcu öğretmenin öldürülmesi  onun üstüne yıkılmak istendi. Suçu kabul etmesi çin aylar süren ağır işkencelere tabi tutuldu. Hatta bu işkencelere tanık olan  Sedat Caner  adlı polis, 14 yıl önce Nokta Dergisi’ne verdiği röportajda   Kapan’ın  en uzun süreyle  işkence gören mağdur olduğunu anlattı.

     İşkencelere karşın suçlandığı konudan berat eden  Kapan tanıklıklarını Habertürk’e  şöyle   anlatır: “Yörükselim mahallesine dört koldan saldırdılar. Saldırganların başında Maraşlı olmayanlar vardı. Bunlar yürüyüş başlayınca ortadan kayboldu. Kalabalık,’Koministlere, Alevilere ölüm, onların kanları helal diye bağırıyordı. Asker, polis yok ortada.  İki gün sürdü çatışmalar. Evlerin çatısına çıkıp ateş açarak direndik. Mahallenin nüfusu öğretmenlerin cenazesi için gelenlerle 20 bin’e çıkmıştı. Halen o anları anlatırken tüylerim diken diken olur.  Sayısız defa ölümle karşı karşıya geldik. Bir sokak geçilse belki 20 bin kişi de ölecekti.”

   Hamit Kapan ayrıca şu ilginç iddiayı da ortaya atar:  ”Onlara Alevilerin ve Koministlerin sırtının derisinin altında  cennetin anahtarları olduğu söylenmiş. Bizi gelip öldürüp sırtımızdaki derinin altını açacaklar cennete gidecekler.”

    Hamit Kapan, katliamda akrabası olan Dönmez Ailesi’nin  üç bireyinin öldürüldüğünü belirterek:  “Evleri basılıyor. İki erkek akrabam adeta kesilerek evde öldürülüyor. Yaşlı kadın akrabamın organına kazık çakılıyor. Kadın ölmedi. Bir yıl felçli yaşadıktan sonra intihar etti.”

     Kahramanmaraş  katliamı bir hafta sürmüş  ve Kahramanmaraş’ın da aralarında bulunduğu 13 ilde sıkıyönetim ilan edilmişti. Olaylara karıştıkları gerekçesiyle yüzlerce kişi gözaltına alındı. Çoğunluğu sağ görüşlü olmak üzere  804  kişi hakkında dava açıldı. Çok sayıda kişi mahkemede tanık olarak dinlendi. Mağdurların ifadeleri   dinleyen insanları  dehşete düşürüyordu.

      Nedim Şahhüseyinoğlu’nun  “Yakın Tarihimizdeki Katliamlar”  adlı kitabına aldığı  Kahramanmaraş katliamı  davasının  gerekçeli kararından  üç mağdurun ifadeleri şöyle.  Yeter  İşbilir:  “ Evi önce kurşunladılar, sonra kazma ve baltayla kapıyı kırıp  içeri girdiler. Tahta ile başıma vurmak isterken elimi siper ettim. Hem elim hem kolum ağır yaralandı.. Bir fırsat bulup dışarıya kaçarken, merdivenlerde kaynım  öğretmen  Ali Rıza İşbilir’in  karısı Ayşe ile kızı Sebahat’ın kan içinde yattıklarını, üzerlerine  televizyon, briket, taş,  tahta parçaları yığıldığını gördüm. Ben de üzerlerine  düştüm. Sonra kendime gelip kaçmaya başladım. Arkadan ateş ettiler, omzumdan yaralandım.  Sokakta birkaç evin kapısına  vurdum, hiçbiri içeri almadı.  Arkamdan koşup  beni yakaladılar, evdeki ölülerin yanına götürdüler. ’Türk müsün, gavur musun?’  diye sorguya çektiler.  Yaralarımdan  kan akıyordu. Ben de ‘Türküm, buraya yeni gelin geldim,’ dedim. Birisi,’Bırakalım, bu Türkmüş’ dedi. Üzerimdeki bilezik, küpe ve  altınlarımı  aldılar. Sonra beni caddeye  götürdüler. Caddede Ali Rıza İşbilir’in oğlu Mehmet’i sopayla dövüyorlardı. Biri  Mehmet’e  ‘Neyin oluyor?’ diye sordu. O  da, ‘amcamın karısıdır, yeni gelin geldi. Onu öldürmeyin’ dedi. Beni babamın evinin yakınına götürüp bıraktılar.  Kaynım Ali Rıza, eşi Ayşe, kızı Sebahat, oğlu Mehmet  ve eşim Hacı Veli İşbilir’i  öldürdüler.”    

     Kamil  Berk: “ Allah’ını, Peygamberini seven, eli balta, sopa, silah tutan yürüsün, Alevileri öldürelim, koministleri içimizden temizleyelim”  çağrısıyla  ve bağırmalarıyla saldırıya geçtiler.  Bu sırada askerler gelip saldırganları aşağı indirdi.  Öğleden sonra benzin şişeleriyle yine geldiler. Alevilerin evlerine saldırıp benzin şişelerini  pencereden içeri attılar, arkasından ateşledikleri gazlı bezleri atıp evleri ateşe verdiler. Bir yandan da uzun menzilli silahlarla ateş etmeye başladılar. Kokudan kaçıp kurtulmak isteyenleri arkadan ateş  edip öldürüyorlardı. Bu sırada evden çıkmakta olan Cemal Bayır ve Ali Ün’e silahla ateş ettiler ve öldürdüler. Biz de Molla Tabak’ın evine sığındık.  Bu eve de ateş ettiler.  Merdiven başında içeri girmeye çalışan  Fatma Baz ile Zeynep Aydoğdu’yu kurşunla öldürdüler. Fatma Baz’ın kucağındaki altı aylık oğlu Yılmaz da kurşunla öldürüldü.  Molla Tabak’ın evine çok insan sığınmıştı. Dışarıdan yağmur gibi kurşun geliyordu. Biz içeride birbirimize sarılarak hem ağlıyor, hem de korunmaya çalışıyorduk. Askerler geldi, hepimizi kışlaya götürdüler.”  

     Maviş Toklu: “Mahallemizin Muhtarı  Mehmet Y. ile Fevzi G.’nin başında bulunduğu saldırgan bir grup, ‘Allah  Allah,  Koministlerin kökünü kazıyacağız, büyük küçük demeyin, Koministlerin kafasını ezin’ diye bağırıyorlardı. Kapımızı kırıp içeri girdiler. Kocamı  (Kalender Toklu)  alıp bahçeye çıkardılar.’Kocamı öldürmeyin, çoluk çocuğumu meydanda koymayın, diye yalvardım. Muhtar, ‘çocuklarını götür, Karaoğlan  beslesin, kocanı Karaoğlan’ın yoluna kurban kesiyorum,’ dedi.  ‘Karaoğlan kim? diye sorduğumda, ‘Ecevit,’ dedi.  Kocamı gözlerimin önünde  işkence ederek öldürdüler. Sonra yakınımızda oturan  kardeşim Hüseyin Toklu’yu işkence ederek öldürdüler. Daha sonra karşımızda oturan  ve bir gözü görmeyen çok yaşlı Cennet  Çimen’in evini bastılar,’gel nene, gel nene’ diyerek dışarı çıkardılar. Gözleri görmediği ve yaşlı olduğu için olanlardan habersizdi. Sanıklardan  Cuma Y. ile Nuri B. Tornavida ile  Cennet  Kadın’ın (80 yaşında) gözlerini oydular, sonra silah sıkıp öldürdüler.”   

     Bir bizi sindiremediler

    Bir de nefislerini

    Ellerini  yıkadılar

    Yüzlerini  yıkadılar

    Hatta ayaklarını

    Ama nafile

    Yine temizlenemediler

   Geleceğe de tohum ekip

   Alınlarını secdeye koyup

    Allah din kitap demelerine rağmen

    Neyseler yine öyle kaldılar

   Pislikleriyle başbaşa

          Sadık Erenler

http://static1.squarespace.com/static/549c3949e4b0db6a9b8e49af/t/55687ec8e4b0182dddbc5935/1432911562514/?format=1000w

   Bir ülkede beceriksiz yöneticiler işbaşında iseler, o ülkede güzel işlerin yapılması beklenemez.   Türkiye yıllarca işini bilmeyen yöneticilerin elinde hallaç pamuğu gibi sağa sola savruldu durdu. Kendi egemenliklerinin sürmesini böl, parçala ve yönet sistemine göre kuranlar,  kardeşin kardeşi kırmasına her türlü zemini de   böylece hazırlamış oldular. İster ekonomik nedenlerle olsun, ister inançsal nedenlerle  bir kesimin diğer bir kesimi ötekileştirerek kendine düşman bellemesi bazı çevrelerin ekmeğine de yağ sürer olmuştur. Ülkeyi yönetenlerin bu acımasız   ve düşüncesiz  davranışları da boyutları aşarak insanları katletmeye değin uzanmıştır.  Ülkenin  ekonomisinin  dış devletlere bağlı olması zamanla bir siyasi bağımlılığı da birlikte getirmiş ve siyasi sürecin gelgitlerini onlar programlar olmuştur. Kahramanmaraş’ta yaşanan  o süreç de ülkeyi karışıklığa sürüklemek isteyenlerle onlara çanak yalayıcılığı yapanların  düşündükleri  ve  yaşama geçirmekte oldukları bir senaryonun ilk  oynanan perdesidir.

   Maraş’ta yaşananların bir etnik arındırma olduğunun  artık bilincindeyiz. Nasıl ki 1938 Dersim Katliamı bir kültürel ve inançsal soykırım ise, aynısı Maraş Katliamı için de geçerlidir. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesine uygun harekat  Dersim’de  nasıl acımasızca uygulanmışsa, aynı uygulama  bu kez de derin devlet ve faşizan örgütler tarafından Maraş’ta da yaşama geçirilmiştir.

   Alevi-Kürt nüfusunun yoğun olarak yaşadığı küçük kesimler kendi yaşadıkları bölgelerden her ne şekilde olursa olsun uzaklaştırılarak büyük şehirlerde asimile edilerek eritilmesine çalışılmıştır. Devlet  ve onunla birlikte çalışan organizasyonlar, kuruluş felsefesi gereği taşıdığı kimliğini silikleştirerek  homojen bir toplumun parçası olmaya yönelik atılan adımların ilki de değildir, tarihin geri kalan sayfalarına dönüp baktığımızda.

   Ta Osmanlı dönemi Şeyhülislamlarından ünlü Ebusuud Efendi’nin “katli vaciptir” fetvaları Maraş için de yazılmıştır.

   Alevi Kültürü ve İnancı’nın 1950’lerden sonra  kırsaldan şehirlere doğru akması, 1960’larda başlayan Avrupa’ya çalışmaya gidip bir sermaye birikiminin oluşması, sol ideolojiyle birlikte hareket edilmesi ve Maraş’ta güçlü bir potansiyel haline gelmesi devleti ve devletle birlikte çalışan yan örgütleri korkutmuş, akabinde de gizli eller değil, gözle görülür bir elle olayların yaşanması startı verilmiştir. Ve katliam  altta da yazdığım gibi gerçekleşmiştir.

1978 yılında ki Kahramanmaraş olayları, daha da gerçeği  Maraş katliamı  19 Aralık ile 26  Aralık tarihleri arasındaki bir haftalık süre içinde yaşanmış ve heryer kan gölüne dönmüştür.  Cumhuriyet tarihinin de  en  kanlı sayılacak  önemli olaylarından   biridir  ve ülkeyi 12 Eylül faşizmine götüren nedenlerden  biri olarak da kabul edilir.  Ülkede kargaşa yaratıp, insanları birbirine düşürerek normal yaşam koşullarının ortadan kaldırılmasıyla oluşacak olağanüstü  koşulların getireceği günlerin özlemiyle yananlar tarafından düzenlenmiş ve yaşama geçirilmiştir.

    Katliamın  hedefinde  sol  görüşlü   Sünniler  ve Aleviler hedef alınmış olsa da katledilenlerin içinde çocuklar, yaşlı insanlar ve hamile kadınlar da vardır.

    Eski başbakan rahmetli Bülent Ecevit’in arşiv belgelerine göre MİT’in (Milli İstihbarat Teşkilatı)  ve  Arparslan Türkeş’in birlikte düzenledikleri bir olaydır.

    Dönemin İçişleri Bakanı İrfan Özaydınlı, Maraş katliamının açıklığa kavuşturulması için özel bir ekip görevlendirmiş ve bu ekip yaptığı çalışmalarla elde edilen sonucu İçişleri Bakanlığına sunmuştur. Ancak raporun içeriği gizli tutulmaya çalışılmışsa da  Gündem Dergisi bu raporun bir kısmını elde ederek yayınlamıştır.

    Raporda şu bölümler yer almıştır.

    18 Aralık 1978  günü, ÜGD Maraş şubesi ikinci başkanı Mustafa Kanlıdere, Ökkeş Kenger ve üçüncü başkan Mustafa Tecirli’ye  “halkı kışkırtmak, tahrik etmek ve isyanını sağlamak için solcuların attığı süsü verilmek kaydıyla tahrip gücü az bir dinamit atılmasını”  emretmiştir.

    15  gün öncesinden  itibaren, gelecek program olarak  “Zeynel ile Veysel” filmi  gösterilecekken  Adana Maraş ÜGD  şubesine gelen iki şahsın getirdiği “Güneş Ne  Zaman  Doğacak” filmi 16  Aralık’ta gösterime sokulmuştur.

    Olaylardan önce,  Ankara  ili Bahçelievler, Karşıyaka ve Keçiören semtlerinde oturdukları bilinen  Hüseyin Yıldız, Ünal Ağaoğlu, Haluk Kırcı, Mustafa  Dülger, Remzi Çayır, Mustafa Demir, Bünyamin Adanalı, Ahmet Ercüment Gedikli, Mustafa Korkmaz ve İsmail Ufuk ile Mehmet Gürses isimli şahısların   Kahraman Maraş iline gittikleri öğrenilmiştir.

    22  Aralık 1978  günü Maraş’ta olaylar patlak verdiğinde iki ayrı telefon görüşmesi yapılır. Yapılan araştırmalarda “ Adana ilinden bir şahıs, Malatya Özel Doğu Kliniği Doktoru Muhittin Turgut’u  telefonla arayarak; ‘Kahramanmaraş’tan oraya yaralılar gelecek, dikkatli olun’ der. Muhittin Turgut ise; ‘Orasını bana bırakın. Malatya olaylarında bir açık verdim mi ki bunda vereyim. Malatya olaylarında ne şekilde çalıştığımı siz de bilirsiniz’ karşılığını verir.

    Siyasi ve ekonomik nedenlerle körüklenen Alevi- Sünni ayrılığının Kahramanmaraş’ta gerginliği tırmandırdığı bir dönemde  19 Aralık’ta kentteki Çiçek Sineması’na, ‘Güneş Ne Zaman Doğacak’  isimli filmin  gösterimi sırasında  patlayıcı madde atıldı. Daha sonra sinemaya bombayı  ÜGD Maraş  derneği üyelerinden   Ökkeş Şendiler’in attığı anlaşıldı. Sinemadaki bombalama eylemi sağcı kesimler tarafından  solcuların attığı şeklinde dile getirilince  kalabalık bir sağcı grup CHP il merkezine, PTT  ve TÖB-DER (Tüm Öğretmenler Birleşme ve Dayanışma  Derneği)  binalarına saldırıldı. 21 Aralık öğle saatleri Hacı Çolak  ve Mustafa Yüzbaşıoğlu adlı iki sol görüşlü öğretmen silahlı saldırı sonucu yaşamlarını  yitirdiler.   

     Maraş gergindir. Tüm mahalleler tedirgin bir bekleyişin sürecine girmiştir. Hele Alevi ve solcu mahalleleri senaryosu yazılıp sahneye konan  oyunun onların üzerine  yıkılmaya çalışılan  karabulutların getireceği fırtınalı havayı sezmektedirler.

     İlk sahne açılıp kapanmıştır iki öğretmenin canını alarak…

     22 Aralık, yasın göğe yükseldiği  anın en yakın tanığıdır.  Faşistlerce  katledilen  öğretmenlerin cenazeleri kaldırılırken yine olaylar tırmanmaya başlar.   Cuma gününe denk gelen o  gün  Cenazelerin getirildiği camide  bulunmakta olan bir grup, ölenlerin cenaze namazının kılınmasına karşı çıkarlar  ve  “Koministlerin  ve  Alevilerin  cenaze  namazı  kılınmaz,”  sloganları   atmaya başlarlar.   Hırsızla, namussuzla, ahlaksızla  yana yana namaz kılmaktan gocunmayan o basiretsiz grup,  oyunlara kurban edilen iki aydın insanın, iki öğretmenin cenazesinin camiden dualarla uğurlanmasına tepki gösterirler.  Sonra da Sünni mahallelerinde yazılan senaryonun gereği söylentiler yayılır. Güya; cenaze törenine katılanlar camileri ateşe vermiştir,  Koministler  ve Aleviler  cami bombalayacaklardır,  dedikoduları ile binlerce kışkırtılmayı bekleyen kitleler kışkırtılılırlar. Yalan üzerine kurulan yalanlar, yalanlara inanmakta beceri kazanan kitleleri hemen birbirine kilitler.   23  Aralık sabahından  itibaren   kesici aletini, baltasını,  silahını ve sopasını kapan o cahil zümre,  yönlerini Alevi mahallelerine  ve önceden  işaretlenmiş  Alevilere ve solcu  Sünnilere  ait  ev  ve işyerlerine saldırmaya  başlarlar.(Tarih  tekerrürden ibarettir:  Osmanlı  padişahı Yavuz  da  Alevileri katletmeye başlamadan önce onları memurları vasıtasıyla defterlere kayderttirmişti.).  Yıllard

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.