Alevi Haber Ağı

Alevi Haber Ağı Web Sitesi

SAFAVİLER, ŞAH İSMAİL VE KIZILBAŞLAR (1)

-Dr. Phil. Hüseyin Akpınar-
Giriş
Safaviler, sünni bir Tarikat olarak 1300 yılında Erdebil’de tarih sahnesine çıkıyorlardı. Adını, tarikatın kurucusu olan Şeyh Saifeddin’in isminden alıyordu. Kuruluşunda, sünni bir tarikat olmasına rağmen, derin bir Ali sevgisi ve saygısınada sahiplerdi.
Safavi tarikatı, Şeyh Sayfeddin’in gösterdiği büyük kerametlerin ve olgun yapıcı davranışlarının etkisiyle, kısa bir sürede İran, Irak, Suriye ve Anadolu gibi bölgelerde büyük etki yaratıyordu ve buralarda önemli sayılarda taraftarlar kazanıyordu. Anadolu’da, sufiler, şiiler, Kızılbaşlar, göçebe yarı göçebe türkmenler arasında, Safavilere ilgi büyüyordu. Bu guruplar içerisinden gidip, Erdebil’de Safavi tarikatını ve Şeyh’ini, ziyaret edenlerde oluyordu.
Anadolu’da, çok eskilerden beri, kızıl tac giyinme geleneği vardı. Mesela, Baba İlyas’ın öğrencileri, kızıl tac ile geziyorlardı ve Hacı Bektaş Veli, Suluca Karahöyük’e, başında kızıl tac ile gelmişti. Bunlara Kızılbaş’da deniliyordu. Baba İlyas ve Baba İshak’a, kendi taraftarları olan Anadolu türkmenleri ‘’Baba Resul’’ veyahutta ‘’Baba Resulullah’’ diyorlardı. İşte bu aynı topluluk olan Kızılbaş türkmenler, sonrada Şeyh Cüneyd ve ardıllarını, Mehdi, Peygamber ve hatta Tanrı olarak görüyorlardı(Faruk Sümer 2021, s. IX ve s. 8; Ernst Werner/Walter Markov 1978, s. 16)
Safaviler ile Kızılbaşlar, başlangıçta ayrı ayrı, birer inanç örgütlenmesiydiler. Safavilik sünni bir tarikat örgütlenmesi iken, ‘’Kızılbaşlığa bir tarikat dememize imkan yoktur. Kızılbaşlık daha ziyade bir din, bir mezhep mahiyetini taşır’’(Abdulbaki Gölpınarlı 1967, s. 790). Kızılbaşlar, içerisinde aşırı şii elementlerinde bulunduğu, senkretik(bağdaşık) bir inanca sahiplerdi(Ernst Werner/Walter Markov 1978, s.16)
Safavilerin merkezi Erdebil’den kovulan Şah Cüneyd(1448), bazı ülke ve bölgeleri dolaştıktan sonra, gelip Diyarbakır’da Uzun Hasan’ın yanına sığınıyordu. Uzun Hasan’ın kız kardeşi olan Hatice Begün ile evleniyor ve bu evlilikten Haydar isminde bir oğulları oluyordu. Cüned, Anadolu’da bazı bölgeleri dolaşarak, Kızılbaşlar’dan kendine taraftarlar kazanıyordu. Kızılbaş türkmenlerden militan bir örgütlenme yaratıyor ve kendi Oğlu Haydar’ı bu Kızılbaşlar’a üye yapıyordu(Erns Werner/Waler Markov 1978, s. 69).
Uzun Hasan’ın kızıyla evlenen Haydar, babası Cüneyd’in ölümünden ihtibaren, Anadolu’da Kızılbaşlar’ın başına geçiyor ve Kızılbaşlar’ın kendi başlarına giyindikleri düz kızıl tacı, on iki dilimli kızıl taca, dönüştürüyordu. Bu on iki dilimli kızıl tac, Safaviler tarafından kabul edildikten sonra, İrandaki sünni toplum tarafından Safavilere, Kızılbaş denilmiştir(Abdulbaki Gölpınarlı 1967, s. 789)
Şah Cüneyd zamanından beri, militanlaşarak iktidar amaçlı örgütlenen Safaviler, esas olarakta Kızılbaşların askeri gücüne dayanarak, Haydar’ın oğlu Şah İsmail’in liderliğinde (1501 yılında) Safavi devletini kurdular. Şah İsmail devlet başkanı olur olmaz, on iki İmam şiiliğini Safavi devletinin dini olarak ilan ediyordu. Ancak, bu on iki imam şiiliğinin, Kızılbaşlar’ın şii anlayışıyla bir alakası yoktu.
Osmanlılar ile, 1514 yılında Çaldıran’da giriştiği savaştan, büyük bir yenilgiyle çıkan Şah İsmail’in ve Safaviler’in geri sayım dönemleri, yani zayıflama süreci başlıyordu. Yenilgiden sonra Safaviler giderek iranlılaşıp islamlaşırken, şeriata uymayan Kızılbaşlar’da, adım adım tasfiye ediliyordu.
Safaviler ve Kızılbaşlar, ayrı tarihlerde, ayrı topraklarda ve ayrı toplumlarda ortaya çıkmış, iki ayrı inanç örgütlenmesiydiler. Safaviler sünni bir tarikat örgütlenmesiyken, Kızılbaşlar kendine özgü senkretik bir inanç örgütlenmesiydi. Kızılbaşlar ve Bektaşiler aynı kökenden gelmektedirler. Babai hareketinin öğrencileri ve ardılları arasindan gelişerek, sonradan, kendi içlerinde ayrıştılar(M. Fuad Köprülü 2007, s. 207).
Kendi aralarında ortak bağımsız örgütlenmesini oluşturamayan, parça parça faaliyetler gösteren Kızılbaşlar ve Bektaşiler, iki farklı politik çizgiyle, birbirlerinden ayrışıyorlardı. Kızılbaşlar ilişkide oldukları Safaviler’le bütünleşirken, Bektaşiler de ilişkide oldukları Osmanlılar ile bütünleşmişlerdir. Daha sonra, Safaviler kendileriyle birlikte hareket eden Kıyılbaşları dıştalamış tasfiye etmişler, Osmanlılar da kendileriyle birlikte hareket eden Bektaşileri dıştalamış ve tasfiye etmişlerdir(Fuat Bozkurt 2013, s. 7).
Kızılbaşlar, şii şeriatcı yaşam biçimine uymadıkları için İran’da ve Bektaşiler de sünni seriatcı yaşam biçimine uymadıkları için Osmanlı’da, çeşitli çezalandırmalara tabi tutulmuşlar, kurumları yasaklanmış ve önderlerinden bazıları katledilmişdir. Safavilerin Kızılbaşları, Osmanlıların’da Bektaşileri tasviye etmeleri, bu devletleride kendi sonlarına ulaşmaktan kurtaramamıştır.
Safaviler’i Ortaya Çıkaran Koşullar
Bağdat’daki Abbasi Haifeliği’nin, Moğol Hükümdarı Cengiz Han’ın(ölm. 1227) torunlarından olan İlkhan Hülegü(yön.1256-1265) tarafından, 1258 yılında işgal edilmesiyle birlikte, İslam hem din olarak ve hemde politik faktör olarak, bir kırizin içerisine giriyordu. İlkhan Hülegü eline geçirdiği İran, Mezepotamya, Kafkasya ve Anadolu toprakları üzerinde bir İlhanlı İmparatorluğu(1256-1335) kuruyordu. Daha sora İlhanlılar, hükmettikleri İmparatorluk topraklarının bütününü, İran olarak isimlendiriyorlardı. Başkenti ise Tebriz idi(Monika Gronke 2003, s. 49-56)
İran, doğusunda Özbekler ve batısındada Osmanlılar ile, sorunlu komşuluklar yaşıyordu. Abbasi Halifeliği’nin sona ermesiyle birlikte(1258), İran’da bulunan iki dini gurup olan Abbasiler ve İsmaililer’e karşı, şimdide üçüncü bir güç olarak, on iki İmam Şiiliği’nin önü açılıyordu.
Moğol işgali(1258) ile birlikte, bir çok islami kutsallar yıkılıyor, diğerleri ise Moğol hakimiyetine boyun eğmek koşuluyla, yağmalanmaktan ve yok edilmekten kurtuluyordu. Moğollar’ın hangi dine bağlı oldukları kesin belli olmuyordu(Thomas Emig, seminar 1999).
İlhanlılar(Moğollar) 13. yüzyılda herhangi bir dini öne çıkarmıyorlardı. Vatandaşlarını herhangi bir dine inanmaları için zorlamıyorlardı. İlhanlıların ataları olan Cengiz Han, yazdığı bir yönetmelikte, ‘’İmparatorlukta bütün dinlere yaşama hakkı tanınmalıdır’’, gibi bir tavsiyesi olduğundan, İlhanlılar da atalarının bu tavsiye ve prensibene uygun davranıyorlardı(Monika Gronke 2003, s. 57)
Moğolların islama yaklaşımları ve geçişleri farklı biçimlerde oluyordu. Genelde dini yaşama ilgi göstermiyorlardı ama ilgi gösterenlerde, on iki İmam şiiliğini seçiyorlardı.
İlk olarak, 1295 yılında sünni İslam’a geçen, İlkhan Mahmut Ghazan(1295-1304), sonradan yaptıklarıyla giderek daha çok şiiliğe yakınlaşıyordu. Sık sık din değiştirenlerde bulunuyordu. Ghazan’ın sünniliğe geçmesiyle birlikte, moğollar, iranlılar ve türkler arasındaki dini farklılıklarda büyük ölçüde azalıyordu. Hepsi sünni oluyorlardı(Thomas Emig 1999, s. 3-5; Hanna Sohrweide 1965, s. 97-100; Monika Gronke 2003, s. 57)
Genel olarak, ortadoks dinden, onun teolojisinden ve dinin doğmatikliğinden, bir kaçış ve uzaklaşma görülürken, buna karşılık bir Halk dini yada halkcı bir din anlayışı gelişiyordu. Ortadoks dini anlayışlardan farklı olarak, gelişen halk inancında, keramet sahiplerine büyük saygı, kutsal kişilere ve onların mezarlarına saygi, bazı kutsal sayılan yerlere ise ziyaretler gerçekleştiriliyordu. Ali’ye özel bir saygı gösteriliyordu. Eski inanç elementlerini içinde barındıran, bu halk dini yada inancı, giderek gelişiyordu. Bu halk inancına batılı ülkelerde halk islamı da deniliyordu(Hanna Sohrweide 1965, s. 99-102; Thomas Emıg 1999, s. 3-5; Monika Gronke 2003, s. 57-58).
Halkcı inançların geliştiği, 12. Ve 13. yüzyıl İran topraklarında, buna bağlı olarak, çok sayıda Sufi ve onların çevrelerinde örgütlenen Tarikarlar gelişiyor yada ortaya çıkıyorlardı. Sonraki yüzyıllarda, bu Tarikatlar kendi esoterik karakterlerini kaybederek, sanki Şeyhler’in kendilerini islamın birer temsilcileri gibi gösterdikleri, yerlere dönüşüyordu. Bu Şeyhler’in mezarları kutsal sayılıyor ve ziyaret ediliyordu. Bazı Tarikatlar taraftar bulamayıp kaybolurken, bazılarıda güçlenerek kitle hareketi haline geliyorlardı. Çoğu zaman bu Tarikat Şeyhleri devlete karşı halkın taleplerini sahipleniyorlar, anlaşmazlık hallerinde, halk ile yöneticiler arasında, arabuluculuk yapıyorlardı(Annamarıe Schimmel 1992, s. ; Monika Gronke 2003, s. 58-59).
Bazı Tarikatlar 14. yüzyıldan ihtibaren militan ve bölgeler üstü örgütlenmelere gidiyorlardı. İşte Safavi tarikatıda bu ortam, bu zaman ve bu koşullarda ortaya çıkan, militan tarikatlardan birisiydi(Monika Gronke 2003, s. 59).
Safaviler Tarikatı’nın Ortaya Çıkışı ve Gelişme Tarihi
Moğol istilasından sonra, Anadolu, Suriye, Ermenistan, Kürdistan ve İran, gibi ülkelerde, çok sayıda tasavvuf Şeyhleri ve bu Şeyhlere bağlı olan Tarikatlar ortaya çıkıyordu. Bu tarikatlar genellikle sünni kökenlilerdi. Kendi aralarında çok farklı olmalarına rağmen, bu tarikatların hiç birisi, hem ortadoks sünni islam tarafında ve hemde ortadoks şii islam tarafıdan, kabul edilmiyorlar ve müslüman sayılmıyorlardı(Gudrun Krämer 2005, s.231; Monika Gronke 2003, s. 66).
Safavi ailesi, Kürdistan’lı olduğu bilinen sünni bir aileydi ve onbirinci yüzyıldan bu yana Erdebil’de(Azarbeycan) yaşıyordu. Safavi ailesinin çocuğu olan Şeyh Sayfaddin(Safi), kendi Mürschid’i(öğretmeni) olan Şeyh Zahid Gilanı’nin kızı Fatma Bibi ile evleniyordu. Şeyh Zahid Gilani(ölm. 1301) kendi ölümünden önce, öğrencisi olan Şeyh Sayfaddin’i, kendi yerine sünni Zahidiye tarikatının başına atamıştı. Zahidiye tarikatı küçük ve yerel bir tarikattı. Şeyh Sayfaddin ile birlikte Safavi tarikatına dönüştürülerek hızlı bir şekilde, değişik bölgelere taşarak büyüyordu. Safavi tarikat önderliği, yani Şeyhlik, babadan oğula geçiyordu. Safaviler tarihi, 1300 yılından başlayarak, 1722 yılına kadar sürüyordu.
Bu tarihin tarikat Şeyhleri ise sırasıyla aşağıdaki isimlerdi.
– Sayfaddin 1252-1334
– Sadraddin 1334-1392
– Sultan Hoca Ali: 1392-1429
– İbrahim 1429-1447
– Cüneyd 1447-1460
– Haydar 1460-1488
– İsmail 1494, Şah: 1501-1524
– Muhammed Hudabanda 1577-1587
– Abbas 1587-1629
– Şafi Mirza 1629-1642
– Abbas II 1642-1666
– Süleyman 1666-1694
– Husein 1694-1722
(Faruk Sümer 2021, s. 1; Gudrun Krämer 2005, s. 231; Thomas Emig 1999, s. 6-10; Hans Robert Roemer 1953, s. 31; Tahsin Yazıcı 1966, s. 53-59; Hanna Sohrweide 1965, s. 97; Monika Gronke 2003, s. 66; Mahmut Ak 2010, s. 139-140)
1300 yılı civarında, Tebriz’e iki yüz km uzaklıkta bulunan, Azarbeycan’ın Erdebil kendinde , Şeyh Sayfaddin(doğ.1252 – ölm. 1334) isminde bir tarikat önderi ortaya çıkıyor, sünni Zahidiye tarikatının başına geçiyor ve bu tarikatı halk dini(islamı) içerikli Safavi tarikatına dönüştürüyordu. Timurlular’da ve Cengiziler’de olduğu gibi Safaviler’de de Ali’ye özel bir sevgi besleniyor ve gösteriliyordu. Şeyh Sayfaddin, gösterdiği kerametler ve sorun çözücü davranışları nedenleriyle, tarikatın ünü kısa sürede Erdebil, Irak, Suriye, İran ve Anadolu’da yayılıyordu. Hatta değişik ülkelerin bazı devlet büyükleride bu tarikata üye oluyorlardı.
Tarikatı desteklemek amacıyla, çok değişik yerlerden, destek ve yardımlar geliyordu. Bursa’da bulunan Osmanlı padişahlarıda, saygıdan dolayı, Safaviler’e destek için, her yıl ‘’Çerağ Akcesi’’gönderiyorlardı(Tahsin Yazıcı 1966, s.53; Gudrun Krämer 2005, s. 231-232; Thomas Emig 1999, s. 6; Hans Robert Roemer 1953, s. 34; Hanna Sohrweide 1965, s. 97-99; Monika Gronke 2003, s.66; Mahmut Ak 2010, s. 139-140)
Safavi Şeyh ve Tarikat’ı, ortadoks sünni Teologların olumsuz tepkileriyle karşılaşırken, sıradan geniş halk kitleleri arasında, büyük ilgi ve destek buluyordu. Fakir halk içerisinden çok sayıda öğrenci kazanıyordu. Şeyh Sayfaddin, küçük Cemaatların değil, büyük yığınların inançsal ve politik önderi olmak istiyordu. Sayfaddin, yönetenler ile halk arasında, arabuluculuk yapıyordu, yoksulların haklarını temsil ediyordu. Halkın üzerindeki baskıların kalkmasını sağlıyordu. Kölelerin serbest bırakılması için çalışıyor ve anlaşmazlıklarda arabuluculuk yapıyordu.
Aynı zamanda da Moğolları islama ikna etmek istiyordu, ama tabiki kendi bildiği islama, yani onların oruç tutmaları ve ibadet etmelri için çaba sarfediyordu. Bu yeteneklerinden dolayı ortadoks müslüman teoloğların kıskançlıklarıyla ve saldırılarıyla karşılaşıyordu. Şeyh Sayfaddin’in ve onun ardından gelen diğer Şeyhler’in eğitim seviyeleri pek yüksek değildi. Sadece, Sayfaddin’in torunlarından olan Cafer yüksek bir eğitime sahipti(Hanna Sohrweide 1965, s. 98; Thomas Emig 1999, s. 6-10; Hans Robert Roemer 1953, s. 28-29; Monika Gronke 2003, s. 66; Mahmut Ak 20010, s. 140)
Şeyh Sayfaddin’in ölümünden sonra, tarikatın başına(tarikat postuna) sırasıyla, oğlu Sadreddin(1334-1393), torunu Hoca Ali(1392-1429) ve onun oğlu İbrahim(1429-1447) geçiyorlardı. Erdebil’li bu safavi Şeyhler’i, kendilerine ünvan olarak, Pir(en yaşlı) yada Mürşid(yol gösteren) isimlerini kullanıyorlardı(Gudrun Krämer 2005, s. 231, Tahsin Yazıcı 1966, s. 53; Hans Robert Roemer 1953, s. 29; Mahmut Ak 2010,, s.140)
Bu sünni tarikatın şiiliğe yakınlaşması, Şeyh Sayfaddin’in oğlu Şeyh Sadrettin(1334-1393) zamanında başlıyordu. Şeyh Sadreddin, başlangıçta deneyimli bazı temsilcilerin karşı çıkmasına rağmen, 1334 yılından ihtibaren, babasından sonra 60 yıl boyunca tarikatın başında bulunuyordu. Şeyh Sadreddin kendi kökenini, 12 İmamlardan olan ve 799 yılında ölen, 7. İmam Musa el Kazım’a kadar geriye götürmeyi denemişti. Halbuki, arada 20 nesillik bir boşluk bulunuyor ve bu boşluğun nedenleri açıklanamıyordu. O dönem, başka bir çok tarikatlarda, kendilerinin peygamber soyundan olduklarını iddia ediyorlardı(Hans Robert Roemer 1953, s. 28; Gudrun Krämer 2005, s.231-232; Thomas Emig 1999, s. 10; Hanna Suhrweide 1965, s. 114; Mahmut Ak 2010, s. 140).
Sadreddin’in ölümünden sonra yerine geçen, oğlu Hoca Ali(1392-1429) döneminde, tarikat şiiliğe benzer bir nitelik aldı. Hoca Ali’nin Timur üzerinde büyük bir etkisi vardı. Bu etkiden dolayı Timur, köyleriyle birlikte Erdebil’i Hoca Aliye hediye etti ve bu araziler üzerinde Haca Ali’ye istediği bütün faaliyetleri yapabilme hakkı tanıdı. Hoca Ali, Timur üzerinden Anadolu’daki batiniler ve göçebeler arasından taraftarlarda kazandı. Tarikat Şeyhleri ile, Yemen, Suriye ve Anadolu, gibi uzak bölgelerdeki taraftarları arasındaki ilişkileri sürdürmeleri için, Halifeler atanıyordu. Atanan bu Halifelere, Şeyh tarafından, birer Secere veriliyordu(Tahsin Yazıcı 1966, s. 53; Hans Robert Roemer 1953, s. 32; Monika Gronke 2003, s. 66; Mahmut Ak 2010, s. 140ve 190; Walter Posch 2013, s. 228).
Hoca Ali’nin ölümünden sonra, tarikatın başına, Ali’nin oğlu İbrahim(1429-1447) geçiyordu. Hoca Ali’nin kendi rüyasında, İmamlar ile konuştuğu üzerine, hikayeler anlatılıyordu. Ne konuştukları bilinmesede ve rüyasındada olsa, İmamlar ile konuşma durumunun kendisi, Hoca Ali’nin, İmamlar ile bir yakınlığı olduğu, şeklinde yorumlanıyordu(Hans Robert Roemer 1953, s. 28-29)
Şeyh Hoca Ali’nin ölümünden sonra, tarikatın başına(postun başına) geçecek olan Şeyh Cüneyd(1447-1460), daha yaşının çok küçük olması bahanesiyle, amcası Cafer tarafından engelleniyordu. Cafer ile Cüneyd arasında çıkan liderlik yada post mücadelesi sonucu, Cüneyd Erdebil’i terketmek zorunda kalıyordu. Safavi taraftarlarının bulunduğu bir kaç ülkeyi dalaşan ve oralarda barınamayan Şeyh Cüneyd, sonunda, 1456 yılında Diyarbakıra giderek, orada Uzun Hasan’ın(sünni Ak Koyunlu) yanına sığınıyordu. Cüneyd, Uzun Hasan’ın kız kardeşi Hatice Beğüm ile evleniyor ve bu evlilikten Haydar isminde bir oğulları oluyordu.
Diyarbakır’dan, Anadolulun değişik bölgelerine geziler düzenleyen Cüneyd, gittiği yerlerde, 1240 Babai Hareketinin geniş tabanıyla karşılaşıyordu. Cüneyd’le tanışan türkmenler, onu yaptığı evlilikten dolayı akraba sayıyorlar, ona sempati ve gövenle yaklaşıyorlardı. Cüneyd ile birlikte çalışabileceklerini ve böylece üçüncü bir türkmen federasyonunun kurulabileceğini düşünüyorlardı. Anadolu türkmenleri kendi eski önderleri Baba İlyas ve Baba İshak’ı, islam inancının tam tersi bir anlayışla, ‘’Baba Resul’’ yada ‘’Baba Resulullah’’ olaral isimlendiriyorlardı. Yani onları, siyasi ve inanç önderleri olarak, yüceltiyorlar ve hatta kutsallaştıırıyorlardı.
Baba İlyas’ın öğrencileri ve yakın taraftarları başlarına kızıl tac giyiniyorlardı. Hacı Bektaş Veli’de, Suluca Karahöyük’e, başında kızıl tacı ile gelmişti. Bunlara Kızılbaşlar da deniliyordu. Anadolu türkmenleri, medresenin tesiri dışında kalan, köylü ve göçebe bir yaşam biçine sahip olan toplulukdu. Asyadan getirdikleri eski inaç elementlerinin yanı sıra, Sufiler’in taşıdığı bazı aşırı şii elemetleri, Anadolu Kızılbaşlarının inançları(Tanrının insanda tecellisi ve Ruh’un bedenden bedene göçü, inançları) ve Anadolunun eski inanç elementlerinin kaynaşmasından oluşan senkretik(bağdaşık) bir inanca sahiplerdi.
Anadolu türkmenlerinin, Şeyh Cüneyd’den etkilendikleri gibi, Cüneyd’de Anadolu türkmenlerinin inançlarından ve yaşayış biçimlerinden etkileniyordu. Cüneyd, gittiği yerlerde kendisine taraftarlar buluyor ve onları örgütlüyordu. Anadolu Kızılbaşlarını yanına çekince, kısa sürede militan bir mücadele örgütlenmesi yarattı. Cüneyd, taraftarlarının kendisine ‘Tanrı’, oğlu Haydar’a da ‘Tanrının Oğlu’, demelerini istiyordu ve taraftarlarıda aynen bu isteğe uyuyorlardı.
Cüneyd, oluşturduğu 12 000 kişilik bir silahlı gücüyle, önce gürcü ve çerkezlere saldırarak büyük yağmalamalar yaptı ve sonra Şirvan kralı Halil ile giriştiği savaşta (4 Mart 1460) öldürüldü. Cüneyd zamanında Safavi tarikatı, dini bir çizgiden, militan askeri ve mücadeleci bir çizgiye, dönüşüyordu. Safavi liderleri arasında ilk olarak, Cüneyd’in bir Devlet kurma isteği olduğu, görülmekteydi(Tahsin Yazıcı 1966, s.53-54; Gudrun Krämer 2005, s. 231-232; Thomas Emig 1999, s. 11; Hans Robert Roemer 1953, s. 29; Hanna Sohrweıde 1965, s. 117-118 ve 121-122; Hans Robert Roemer 1977,s. 307; .Ernst Werner/Walter Markov 1978, s. 69; Mahmut Ak 2010, s. 140-141; Faruk Sümer 2021, 7-11; İrene Melikof 2006, s. 54 ve 103).
Cüneyd’in ölümünden sonra, onun yerine geçen(posta oturan) oğlu Haydar(1460-1488), Uzun Hasan’ın kızı Alemşah Begüm ile evleniyordu. Uzun Hasan’ın, Kara Koyunluları yenmesinden sonra, Şeyh Cafer(Haydar’ın amcası), bazı şartlara uymak kaydıyla(mesela, tarikar yaşamından ve babası Cüneyd’in düşüncelerinden uzak durması koşuluyla) yeğeni Haydar’ın Erdebil’e geri dönmesine müsade ediyordu. Buna rağmen Haydar, kendisini aynen babası gibi, Tanrı olarak adlandırıyordu. Haydar’ın örgütcü ve askeri kabiliyetleri, onu, güçlü bir ordunun önderi yapıyordu. 1469 yılında, Türkistan ve Horasan hükümdarı olan Abu Said’i yenince, bütün İran ve Mezepotamya, Şah Haydar’ın eline geçiyordu.
Halkcı Safavi tarikatı, uniformalı bir örgüte dönüşüyordu. Haydar, rüyasında Ali’yi 12 dilimli kızıl tac ile gördüğünü anlatarak, taraftarlarına, Safavilerin geleneksel yeşil kuşağının yanında, birde 12 dilimli kızıl tac giydiriyordu. Daha doğrusu, Anadolu Kızılbaşları’nın geleneksel ve düz olan kızıl taclarını, 12 dilimli kızıl taca çeviriyordu. Bu taca Haydar tacı, bu tacı giyenlerede, tacın renginden dolayı, yine Kızılbaşlar deniyordu.
Daha önceki sayfalarda, esas kızılbaşların, Anadolu türkmenleri olan Baba İlyasın öğrencileri olduğunu ve Kızılbaşlığın’da kendine özgü senkretik bir din olduğunu görmüştük. Kızılbaş ismi, her ne kadar başlarına giydikleri tacın rengindenmiş gibi anlaşılsada, esas olarak onların bu kızıl renge denk düşen İnançlarından kaynaklanıyordu. Haydar, belkide şiilerinde desteğini alabilmek için kızıl tacı 12 dilimliye dönüştürüyordu. Ayrıca, Abdulbaki Gölpınarlı’nın aktardığına göre, ‘Safaviyye denen tarikatı kuran Şeyh Safiyyüddin İshak Erdebili’nin on iki dilimli kızıl taç giydiğini, kaynaklar bildiriyor’. Bu durumda Şah Haydar sadece Ataları’nın eskiden giyindiği tacı yeniden tarikat üyelerine giydirmiştir(Abdulbaki Gölpınarlı, Alevi Bektaşi Nefesleri, s.85).
Uzun Hasan ile olan akrabalık ve yakın ilişkilerinden aldığı güçle, Haydar, babasının intikamını almak için, Çirvan hükümdarı Ferruh üzerine yürüyor(9 temmuz 1488) ve savaş meydanında öldürülüyordu. Haydar’ın geride bıraktığı üç oğlu ise(Ali, İbrahim, İsmail) dayıları Sultan Yakup tarafından kurtarılıyor ve anneleriyle birlikte İstahr kalesinde saklanıyordu(Tahsin Yazıcı 1966, s. 54; Hans Robert Roemer 1953, s. 29-30; Hanna Sohrweide 1965, s. 123-124; Monika Gronke 2003, s. 67; Ernst Werner/Walter Markov 1978, s. 15-17; Mahmut Ak 2010, s. 141-142; Faruk Sümer 2021, s. 6-11).
Haydar zamanında, Anadolu’da giderek çoğalan Safavi taraftarları, değerli hediyeleriyle birlikte, Erdebildeki Şeyhlerini ziyaret ediyorlardı. Sünni komşuları onlara, Erdebile değil Medineye gidip, Peyğamber’in türbesini ziyaret edin diyorlardı. Onlar ise sünni komşularına cevap olarak, ‘’biz ölüye değil diriye gideriz’’ diyorlardı(Faruk Sümer 2021, 11-12).
Babası Haydar’ın taraftarlarınca, korunduğu yerden çıkan Şah İsmail(1494-1524), 1499 yılında Kızılbaşlar’ın başına geçtiğinde, henüz daha 12 yaşında ama karizmatik bir çocuktu. Gilan’da 1494 ile 1499 yılları arası Şii öğretmeni olan Şemseddin Lahidji’den, şiilik dersleri alyordu. Hatai ünvanıyla, azari-türçesi şiirler yazıyor, okuyor ve böylece türkmen topluluklarını coşturuyordu. Aynen Cüneyd ve Haydar gibi İsmail’de kendisini, kayıpdaki İmam Mehdi olarak görüyor ve aynı zamanda Ali, Peygamber ve diğer İmamlar gibi, kendisini Tanrı’nın bir İnsan görünümü yada tecellisi olarak tanıtıyordu. Taraftarlarıda İsmail’i tanrısal, ölümsüz ve yara almaz birisi olarak değerlendiriyorlardı. Bu düşüncelerin Kızılbaşlar’da ve aşirı Şii guruplarda var olmasına rağmen, 12 İmam şiiliği teolojisi ile hiç bir alakası yoktur. 12 İmam şiiliği bü türden düşünceleri dinsizlik ve dinden sapma olarak değerlendiriyor( Gudrun Krämer 2005, s. 233; Thomas Emig 1999, s.13; Faruk Sümer 2021, s. 11-19).
Karizma kendisini kanıtlamalıydı. İsmail Erbil’e geri dönüyor, büyük bir çoğunluğu türkmen olan Kızılbaşları çevresine topluyor ve 7 000 kişilik bir güçle, Doğu’ya doğru hareket ediyordu. Doğu Anadolu sakinlerinden olan, Ustaçlu, Şamlu, Musullu, Hindli, Tekeli, Bayburtlu, Dulkadirli, Varsak, Avşar ve Kaçar, gibi toplulukların, desteğini alıyordu.
Osmanlı Sultanlarının, Anadolu’da, yaşayan köylü ve göçebe türkmen topluluklara, sünni şeriatci yaşam anlayışını zorla dayatması, onlara ihtiyaçları olan otlak alanları göstermeyişi, onlardan ağır vergi talebinde bulunmaları ve çocuklarını Osmanlı ordusuna asker vermeleri için zorlamaları, göçebe türkleri her gün daha çok Osmanlılar’dan uzaklaştırıyor ve giderek daha fazla Safavi tarikatına yakınlaştırıyordu. Osmanlılarda, aynı zamanda, bazı iç karışıklıklar yaşanıyordu.
Şah İsmail, doğuda Ak-Koyunluları yendikten sonra, 1501 yılında Tebriz’e geri dönüyor ve orada kendisini, kıralların kıralı anlamına gelen ‘’Şahanşah’’ ilan ediyor ve bu ünvanını alıyordu(Gudrun Krämer 2005, s. 233; Tahsin Yazıcı 1966, s. 54; Thomas Emig 1999, s. 13; Hans Robert Roemer 1953, s. 32-33; Monika Gronke 2003, s. 67-69; Mahmut Ak 2010, s. 189; Faruk Sümer 2021, s. 16-20).
Safaviler Devletinin Kuruluşu ve Şah İsmail
Şurur savaşında galip gelen Şah İsmail, kolayca, Tebriz’de şahlık tahtına oturuyordu. Henüz daha 15 yaşındaydı. Şah İsmail, iktidarı ele geçirerek Tebrize geri dönünce, daha tahta oturur oturmaz, 12 İmam şiiliğini Safaviler’in devlet dini olarak ilan ediyordu. Camilerde 12 İmamlar adına hutbeler okunmasını, ilk üç Halife üzerine kötüleyici konuşmalar yapılmasını, kötülemeyenlerin ölümle tehditini emrediyordu. Ezan’ı ‘aşhadu anna Ali yun vali Allah’ (Eşhedü enne Aliyyen Veliyullh) biçiminde değiştiriyordu.
Ancak, İran daha, tamamen alınmamıştı. Safavilik ideolojisi şiiliğin bir akımı olarak kendisini biçimlendiriyor ve Şiilik tarihte ilk defa bir devlet dini oluyordu. Safavi takatında yıllardan beri gelişen şiilik anlayışını, 12 İmam şiiliği ile aslında, hiç bir benzerliği yoktu. Aşırı şii Gulatlar’ın ve türkmen Kızılbaşların inançlarıyla(Tanrı’nın insan suretinde tecelli etmesi ve Ruh’un bedenden bedene göçmsi) bir çok benzerlikleri vardı. Halbuki, Şah İsmail’i iktidara taşıyan ve iktidarda kalmasını sağlayanlar, esas olarak, Anadolu’nun köylü ve yarı göçebe türkmenleri olan Kızılbaşlar’ıydı.
Kızılbaşlar, 1512 yılına kadar, batı ve orta İran’ı, Afganistan’ın bir bölümünü ve Irak’ı(Bağdat) alıyorlardı. Şii yerleri olan Nacef, Kerbela, Kaziman ve Horasan’da, Kızılbaşların ellerine geçiyordu. Kızılbaşlar’ın, esas kendi doğuş ülkeleri olan, Anadolu ise, sünni Osmanlılar’ın ellerinde kalıyordu(Gudrun Krämer 2005, s. 234; Tahsin Yazıcı 1966, s. 54; Hans Robert Roemer 1953, s. 32; Monika Gronke 2003, s. 68 ve 78; Mahmut Ak 2010, s. 159; Faruk Sümer 2010, s. 16-23; İrene Melikof 2006, s. 54 ve 103)
Her ne kadar Şah İsmail, 12 İmam Şiiliğini, Safavi devletinin dini ilan etsede, Safavi devleti henüz daha 12 İmam şii devleti biçimini almamıştı. Safavi devleti başlangıçta, daha çok bir türkmen cumhuriyetleri biçimindeydi. Safavi ülkesinde, farklı inanç guruplarının ve farklı halkların varlığı, 12 İmam şiiliğinin gelişmesini engelliyor yada geciktiriyordu. Iran halkının büyük çoğunluğu sünni idi, İranda nüfusun üçte biri göçebe türklerden olşuyordu, Anadoludan gelen Kızılbaşların varlığı ve inançlarının 12 İmam Şiiliğinden farklı oluşu, 12 İmam şiiliğinin gelişmesi önünde önemli yavaşlatıcı faktörlerdi.
Ayrıca, Şah İsmail’in kendisinin Tanrı olarak ortaya çıkması ve taraftarlarının onu Tanrı olarak anmaları, ne sünniler tarafından, ne de, 12 İmam şiileri tarafından kabul edilmiyor, kesinlikle reddediliyordu. Şah İsmail ise, Çaldıran savaşı(1514) yenilgisinden sonra, kendisini artık Tanrı yada kaybolan İmam Mehdi olarak değilde, sadece İmam Mehdinin temsilcisi olarak anlatmaya çalışııyordu. Yani, 12 İmam şiiliği anlayışına yaklaşmaya çalışıyordu(Gudrun Krämer 2005, s. 234-240; Monika Gronke 2003; s. 69-70).
Kızılbaşlar İran’ı ele geçirdiklerinde, ülkenin çok az kenar bölgelerinde ve bazı diğer yerlerde, mesela Qum, Ray, Marshsd, İsfahan, vb. yerlerde, 12 İmam şiiliği Cemaatları mevcuttu. Buralardada Şii öğretisini iyi tanıyan İnsan çok azdı. Çünkü, 12 İmam şiiliği kaynakları, ister iranca ister arapca olsun, bu yerlerde bulunmuyordu. 12 İmam şiiliği İran halkına Safaviler tarafından yukarıdan aşağıya doğru zor ve baskıyla kabul ettiriliyordu(Gudrun Krämer 2005, s. 240-241; .Fark Sümer 2021, s. 24-27).
Başlangıçta, Osmanlılar’da Safaviler’i destekliyorlardı, ancak Safaviler güçlenerek genişledikce, Osmanlılar’ı şüpheli düşündürmeye başlıyordu. Anadolu’da, isteklerini Osmanlılara kabul ettiremeyen Kızılbaşlar ve göçebe türkler, giderek daha çok Safaviler’e yaklaşıyorlar ve onların lehine faaliyetlerde bulunuyorlardı. Safaviler lehine faaliyet sürdüren, şiiler, Kızılbaşlar, sufiler, vb. Osmanlı suntanlarının emirleriyle çeşitli soruşturma ve katliamlara tabii tutuluyorlardı(Hanna Sohrweide 1965, s. 138-195).
Osmanlı iktidar kavgası içerisinde olan I. Selim, önce Anadolu’daki Kızılbaş faaliyetlerini durdurmak için, Kızılbaş soylara karşı çok kanlı bir saldırı düzenliyor ve büyük bir katliam gerçekleştiriyordu. 40 000 Kızılbaş’ı katlediyordu. Sonra, Çaldıran savaşında(23 Ağustos 1514) Şah İsmai’i büyük bir yenilgiye uğratıyordu. Kürdistan ve Ermenisten toprakları Osmanlılar’ın eline geçiyordu. Çaldıran savaşı öncesi, Osmalılar ile Safaviler arasındaki sınır, Sivas-Suşehri’nden geçiyordu. Çaldıran yenilgisi, önemli bir toprak kaybının yanında, Şah İsmail’in yenilmezlik ünvanının zedelenmesi gibi, Safavilerin iranlılaşmalarınıda başlatıyordu.
Kendisini, taraftarlarına Tanrı olarak adlandıran Şah İsmail, Çaldıran yenilgisinden sonra, kendisini sadece kayıp İmam Mehdi’nin temsilcisi olarak tanıtıyordu. Diğer yandan Safaviler, giderek kendi aşırı şii inançlarından, 12 İmam şiiliği inancına dönüşüyorlardı. Bu dönüşüm, sadece aşırı Şii ilkelerden ve öğelerden vazgeçmekle kalmıyordu, ama aynı zamanda, bu aşırı Şii öğelerin taşıyıcıları olan, çoğunluğu göçebe türkmenlerden, şiilerden ve Kızılbaşlardan oluşan inanç toplumları, İran devlet kurumlarından tasviye edilmeye başlanıyordu. Safavi devleti kurumlarını yeniden örgütlüyordu(Gudrun Krämer 2005, 234; Tahsin Yazıcı 1966, s. 54-55; Monika Gronke 2003, s. 69-70; Faruk Sümer 2021, s. 38-40; Hanna Sohrweide 1965, s. 138-195).
Dikkat çekiciliği bakımından burada iki konuyu daha belirtmek gerekirse, birincisi, Safaviler iktidara gelebilmek için, ister Safavilik olsun ister Kızılbaşlık olsun, bir gizli öğretiyi araç olarak kullanıyorlardı. Bu gizli öğretiye inananları ise, en yüksek derecede kendilerini teslim ve feda etmek için, coşturuyorlardı. İkinci dikkat çekici konu ise, Şah İsmail’in dini ve politik kimlik bütünlüğü ifade eden kişiliğiydi. Şah İsmail 1487 yılında doğdu, 1493 yılında Gilan’a kaçırıldı, 1497 yılında Ak Kuyunlu tahtına geçti, 1499 yılında Gilan’dan ayrıldı ve Kızılbaşların başına geçti, 1501 yılında Safavi devletini kurdu, 1514de Çaldıran yenilgisini yaşadı ve 24 Mayıs 1524 de öldü(Hans Robert Roemer 1953, s. 34-35; Faruk Sümer 2021, s. 15-43 )
Safavi-Osmanlı Çatışması ve Kızılbaş-Bektaşi Ayrışması
Safavi tarikatı 1300 yılında kurulduktan sonra, kısa bir sürede ünü yayılıyor ve sempatizanları çoğalıyordu. İran, Irak, Kürdistan, kuzey Suriye ve Anadolu’da taraftarları çoğalıyordu. Anadolu türkmenlerinden Safavi tarikatına gidip gelenler oluyordu. Safavi Şeyhlerinden İbrahim(1429-1447) ölünce, yerine oğlu Cüneyd’in(1447-1460) geçmesi gerekiyordu.
Fakat, amcası Cafer, Cüneyd’in daha çok küçük yaşda olduğunu söyleyerek, Cüney’in yerine kendisi tarikatın postuna oturuyordu. Kara Koyulular’ın lideri olan Cihanşah’da Cüneyd’i kendisine rakip görüyordu. Cihanşah ve Cafer kendi aralarında anlaşarak Cüneyd’i Erdebilden 1448 yılında uzaklaştırıyorlardı(Muammer Ak 2010, s.14; Gudrun Krämer 2005, s. 232-233; Faruk Sümer 2021, s. 9-1).
Barınmak için yer arayan ve bir çok bölgeyi gezen Cüneyd, sonunda Diyarbakır’a giderek, Uzun Hasan’ın(sünni Ak Koyunlu) yanına sığındı. Uzun Hasan’ın yanındayken, Anadolunun değişik bölgelerinde bir çok aşireti ziyaret ederek, kendisine taraftar kazandı. Uzun Hasan’ın kız kardeşi Hatice Begüm ile evlendi ve böylece türkmenler arasında daha çok sempati ve taraftar kazandı. Yaptığı evlilikten dolayı, türkmenler Cüneydi, kendi ailelerinden birisi yada akrabaları olarak görüyorlardı.
Cüneyd ile ilişkiye geçen türkmenler, genellikle Osmanlı uygulamalarından rahatsız olan, ortadoks sünniliğin dışında kalan, göçebe ve yarı göçebe türkmenlerdi. Osmanlılara karşı Anadoluda gelişen muhalefet hareketlerinin örgütlenmesinde, ‘ehli sünnet inanışına muhalif olan ve ona karşı direnen Kızılbaşlık ve Bektaşilik gibi gurupların oluşumunda, Babailer hadisesini bir başlangıç olarak saymak gerekiyor’(M. Fuad Köprülü 2007, s. 207). Bu guruplar aynı zamanda, Babailer’in yenilmesinden sonraki sürede, onların sağ kalan öğrencilerinden ve ardıllarından başkası değillerdi. Başlangıç yıllarında Safavileri(Şah İsmail’i) Kızılbaşlar gibi Bektaşiler’de destekliyorlardı(Walter Posch 2013, s. 240).
Babai Hareketi’nin yenilmesinden ve önderlerinin öldürülmesinden sonra, başsız ve dağınık kalan öğrenciler, başlarında kızıl tac, sırtlarında beyaz palto ve ayaklarında sandallarıyla gezerek, türkmenler arasında dolaşıyor ve yeniden halka umut ve cesaret vermeye çalışıyorlardı(Ernst Werner/Walter Markov 1978, s. 16)
Baba İlyas’ın öğrencilerinden olan Hacı Bektaş Veli’de, Suluca Karahöyük’e, başında kızıl tacı ile geliyordu(Abdulbaki Gölpınarlı 1990, s. 27) ve Kızılbaş öğrencilerden birisiydi. Hacı Baktaş Veli ve sonra Bektaşilik, süreç içerisinde, daha çok batı illerinde merkezileşerek örgütleniyordu. Doğudaki Kızılbaşlar ise her biri kendi ocakları çevresinde, her hangi bir merkezileşmeye gidilmeden, faaliyetlerini sürdürüyorlardı. Ortak merkezi bir yapılanma yeniden yaratılamamıştı.
Safaviler, özellikle Cüneyd zamanından ihtibaren, Osmanlıların kötü politikalarına direnen, kızıl taclı göçebe türkmenleri, kendilerinin soy önderleri aracilığıyla örgütlerken, Osmanlılar ise geniş köylü tabanına sahip Bektaşiler’in, Safaviler tarafına kaymaması ve kendi kontrollerinden çıkmaması için, diğer bazı tarikatlara olduğu gibi, Bektaşiler ilede ilişki kuruyorladı. Tarikat olarak Bektaşilere bazı imkanlar tanınsada, sünni tarikatlarla hiç bir zaman, aynı tutulmadılar.
İşte böylece, Babai hareketinin ardılları ve öğrencileri, kendi aralarında yeniden bir merkezi birlik yaratamadan, iki ayrı politik akıma ve merkeze blündüler. Kızılbaşlar, safavilerin etkisinde Erdebil ve Bektaşiler ise osmanlının etkisinde Suluca Karhöyük/Hacbektaş, yakın bağlılık kazandılar. Burada özenle belirtilmesi gereken bir konu ise, Abdulbaki Gölpınarlı’nın belirttiği gibi, Safaviler’in ikili oynamasıdır. ‘Safaviler, İran’da, ‘İsna-aşeri (Caferi)’ mezhebinin mürevvici rolünü oynuyorlar, fakat Osmanoğulları ülkesini elde etmek için oradaki Şii-Batıni topluluklara kendilerini, bir Mehdi müjdecisi, hatta bir Mehdi, bir Tanrı zuhuru olarak taanıtıyorlardı’(Abdulbaki Gölpınarlı, Alevi Bektaşi Nefesleri, s. 86; Walter Posch 2013, s. 240; Fuad Bozkurt 2013, s. 7).
Anadolu türkmenlerinin Safaviler ve Osmanlılar gibi iki ayrı politik kutba bşlünmelerini ve kendileri açısından durumun vahimliğini, dönemin Halk Ozanı olan Pir Sultan Abdal, aşağıdaki dizelerle dile getiriyordu.
Medet, mürvet, Şah Velayet, gel yetiş
Bozuldu şu alem, düzelmez oldu
Kimi ileri çeker kimi geri
Aradan adavet üzülmez oldu
Güzel evliya’nın yolları battı
Şimdiki sofular yolu unuttu
Talibin rehberden korkusu kalktı
Talibi rehbere görünmez oldu
Ocak oğlu ocağından gelince
Günahlının günahını sorunca
Evliya buyruğun doğru sürünce
Kalktı birkaç kişi görünmez oldu
Zamaneye öğüt vermek ne çetin
Ne hakikat bilir ne tarikatın
Eyerlemiş, binmiş Şeytan’ın atın
Elinden cıdası alınmaz oldu
Pir Sultan Abdal’ım, gözümün yaşı
Bölük bölük oldu ciğerim başı
Evvel Hak Ceminden kalkmayan kişi
Şimdi cem evine gelinmez oldu
Bu iki ayrı politik akıma bölünmüş olan türkmen göçebe toplumu, Babailer’in kızıl Tac’lı öğrencileri ve ardılları, 1514 Çaldıran savaşında, bir birlerine karşı savaştırılacaklardı. Kızılbaşlar Safavi saflarında ve Bektaşiler Osmanlı saflarında. Savaş sırasında, Safaviler emrindeki bazı Kızılbaşlar’ın, çeşitli bahaneler öne sürerek, savaşmaktan vazgeçtikleri bilindiği gibi, aynı zamanda, Osmanlılar emrindeki bazı Bektaşi-Yeniçerilerin’de, çeşitli bahaneler öne sürerek, savaşmayı bıraktıklarıda bilinmektedir. Savaşmak istemeyenler her iki taraftada idam ediliyorlardı.
Savaşmak istemeyenlerin, uydurdukları bahanelerinin altında yatan gerçek nedenler, belkide hiç ortaya çıkmayacak. Bilinen şuki, bir birlerine karşı savaşan yada savaştırılan bu iki inanç gurubu, Kızılbaşlar ve Bektaşiler, aynı dili konuşuyorlar, aynı kökten geliyorlar, aynı inanç ve duyguları paylaşıyorlardı.
Savaştan bir süre sonra, Safaviler ile Osmanlılar arasında barış sağlandı ve aralarındaki yeni sınırlar belli oldu. Savaştan soonraki süreçte, Kızılbaşlar birlikte çalıştıkları Safaviler tarafından, Şii şeriata uymadıkları gerekçeleriyle, Bektaşiler ise birlikte çalıştıkları Osmanlılar tarafından, sünni şiriata uymuyorlar gerekçelriyle, yeniden dışlanıyorlar, yok sayılıyorlar, cezalandırılıyorlar ve yasaklanıyorlardı.
Şah İsmail’in Devlet Başkanşığı ve Kızılbaşlar’ın İsmail’e Bağlılığı
Şah İsmail, 12 İmam şiiliğine dayalı bir İslam Devleti(Din Devleti) kuruyordu. Bir İslam devletine başkanlık yapacak kişilerin ise, islamın meşru saydığı bilinen yol ve yöntemlerle devletin başına gelmesi gerekiyordu. Sünni islamın yöntemine göre, Halifeler devlet başkanlığına seçim yöntemi ile getirilebilirler. Şiilerin yöntemine göre ise, Peygamber Muhammed soyundan gelen bir İmam, iş başına getiriliyordu. Kaybolan 12. İmam Mehdi’ye kadar bu yöntemler uygulandı. Halifeler meşruluklarını seçilerek kazanıyorlar. İmamlar ise meşruluklarını Peygamber soyundan gelmekle kazanıyorlardı(Hans Robert Roemer 1977, s. 311)
Sonra, kaybolan 12. İmam Mehdi gelinceye kadar, onun yerine temsilcisi olarak başkanlık görevi yapacak, bir Vekil getiriliyordu. Bu Vekil’in Peygamber soyundan gelmesi gerkmiyordu ama bu Vekil’in, kendisinden önce görev yapmış olan bir yetkin kişi tarafıdan tayin yada tavsiye edilmesi gerekiyordu. Vekil ise, devlet başkanı olma meşruluğunun işte bu tavsiye yada tayin edilme durumundan alıyordu. Vekil, Abu el Hasan as-Samarri(940/41), kendisinden sonra yerine geçmesi için kimseyi önermeyince, 12 İmam Öğretisine göre, kayıptaki Mehdi gelene kadar, görevi bir Bilirkişi’ye veriyorlardı. Bu Bilirkişi’nin Peygamber soyundan gelmesi gerekmiyordu. Ama, bilgi ve örnek yaşamına dayanan kişisel otoriteye sahip, Şii toplumu içerisinde tanınan ve kabul gören, dini hak ve ibadetlerde öncülük edebilen, birisinin olması gerekiyordu. Bilirkişi, meşrulugunu kendi karizmasından kazanmaktaydı(Hans Robert Roemer 1977, s. 311).
Şah İsmail ne Halife idi nede İmam, ne Vekil idi nede tavsiye edilen bir Bilirkişi. Ne sünniliğe göre, nede 12 İmam şiiliğine göre, devlet başkanlığı, meşruluk kazanamıyor ve kabul görmüyordu. Şah İsmail’in devlet başkanlığı başka iki nedene dayanmaktaydı. Birincisi, Şah İsmail halen Safavi tarikatının Lideri idi ve ‘Mürşidi Kamil’ makamına sahipti. İkincisi, Şah İsmail Uzun Hasan’ın torunu olduğundan ve Ak Koyunlu devletinde Vezirlik yaptığından dolayıda, ikinci meşruluğunu kazanıyordu. Şan İsmail kendisinin dini devlet başkanlığını, bu iki nedenler üzerinden meşrulaştırmaya çalışıyordu. Şah İsmail’in belli seviyede dini bilgisi olsada, islami kurallara göre nasıl devlet başkanı olduğu konularında, bilgi sahibi olmadığı anlaşılıyordu(Hans Robert Roemer 1977, s. 311-314).
Anadolu’da Kızılbaşlar ve kalabalık göçebe türkmenler, Şah İsmail’e derin bir bağlılık gösteriyorlardı. Bu bağlılığın, elbette inançsal, toplusal ve siyasal nedenleri vardı. Kızılbaşlar, Şah İsmail’in kişiliğinde, kendilerinin dini ve dünyevi önderlerinin bir vücutta birleşmiş halini görüyorlardı. İsmail kendisinde, şiirlerinde söylediği gibi, Tanrı’nın vücut bulduğunu, yani Tanrının İnsan’da(kendisinde) olduğunu söylüyor ve buna taraftarlarıda inanıyorlardı.
İşte bu dini düşünceler ise, 12 İmam Şiiliğinde olmadığı gibi, şiilik bu düşünceleri islam dışı olarak görüyordu. Bu düşünceler ama, genellikle Kızılbaş oymakların, dini düşüncelerinde bulunuyordu. Kızılbaşlar bu nedenle kendileri ile Safaviler(Şah İsmail) arasında bir İnanç benzerliği yada inanç birliği bulunduğuna inanıyorlardı(Hans Robert Roemer 1953, s. 35)
Kızılbaşlar ve göçebe türkmenler, Şah Cüney’in Uzun Hasan ile akraba olmasından ihtibaren, Safavilerle ve Şah İsmail ile birlikte çalışabileceklerini düşünüyorlardı. Şah İsmail’in türkce şiirler yazması ve okuması, türkmen Kızılbaşları dahada coşturuyordu. Kızılbaşlar, Safavilerle birlikte üçüncü bir türkmen federasyonunun kurulabileceğini öngörüyorlardı.
Cüneyd, Haydar ve İsmail, Safavi tarikatının başına geçtiklerinde, her biri daha birer çocuk yaşlardaydılar. Ne kadar zeki ve karizmatik olursa olsunlar, o yaşlarda henüz bir tarikatı yada bir devleti yönetebilecek kadar bilgi ve birikime sahip değillerdi. Bu, çocuk yaşdaki Şahlar’ı, onların arkalarında duran, bilgi ve deneyim sahibi olan,, türkmen soy büyükleri yönlendiriyordu(Hans Robert Roemer 1977, s. 309). Büyük olasılıkla bu bilgiler, Kızılbaşlara ve göçebe türkmen kitlelerine, gereği gibi ulaştırılmış ve gövenleri kazanılmışı. Kısacası, Kızılbaşları ve göçebe türkmenleri Safavilere(Şah İsmail’e) bağlayan nedenler bunlardır.
Kızılbaşlar ve Safaviler, birbirleriyle karşılıklı, Bağımlılık ilişkisi içerisinde bulunuyorlardı. Bir yandan, Kızılbaşların, mürid-mürşid ilişkilerine dayanan siyasi ve dini yaşam garantileri sayılan, Şah’a ihtiyaçları vardı. Diğer yandan, Kızılbaşlar’da Safavi monarşilerinin güvenebilecekleri, Safavilerin İran üzerindeki eğemenliklerini garanti eden, askeri olarak ciddiye alınacak tek güçtü(Walter Posch 2021, s. 178)
Şah İsail Sonrası Safavi Devleti ve Kızılbaşların Durumu
Çaldıran yenilgisinden sonra, Şah İsmail, devlet başkanlığına devam ediyordu fakat, biraz geri çekilmiş bir durumdaydı. Bayramlar ve açılışlar gibi merasimlerde eskisi gibi fazla görünmüyordu. İsmail’den önceki hiç bir Safavi lideri kendisini Şii ilan etmemişti. Bu durumda, İsmail’in hangi nedenlerden dolayı, Şiiliği Safaviler’in devlet dini olarak ilan ettiği, tam bir açıklık kazanmıyordu.
Fakat, sünnilik ile şiilik arasındaki yarış ve çelişkiler dahada artıyordu. İsmail ve ardıllarının, İran halkına 12 İmam şiiliğini, ancak ve ancak, İran’a çağırıp getirdikleri Buhrainli, güney Libyalıı ve güney Irakı, Arap şii bilginlerinin yardımlarıyla, halka anlatabiliyor ve yukarıdan aşağı uyglanan bir devlet zoru eşliğinde kabul ettiriliyordu(Monika Gronke 2003, s. 78-79; Gudrun Krämer 2005, s. 234)
Safaviler bu şekilde, 12 İmam şiiliğini zoraki geliştirdikce, şimdiye kadar yaşadıkları kendi halkcı inanç anlayışlarını, aşırı şii elementleride içeren Kızılbaşların kendi özgün inançlarını ve Sufilerin inanç anlayışlarını, giderek reddediyorlar ve baskı altına almaya çalışıyorlardı. Sufilik mesela, sapkınlık ve kafirlik olarak, görülmeye başlanmıştı.
İsmail’in ölümünden sonra, onun yerine 12 yaşındaki oğlu Şah Tahmasp (1524-1576) geçiyordu. Babasıyla fazla ortak yanları olmasada, üstlendiği bu ikili rol(dini ve dünyevi önderlik) nedeniyle, taraftarları ona saygı duyuyorlardı. İktidar mücadelesi içerisinde Şah Tahmasp zaman zaman değişik soyları yada aşiretleri destekleyerek, aşiretleri birbirlerine karşı kışkırtıyor ve kırdırıyordu. Babası İsmail’in başlattığı reformları ve devletin yeniden örgütlendirilmesini devam ettirmeye çalışıyordu.
Bu yenilikler, Safavilerin iranlılaşması ve şiileşme anlamına geliyordu. Kızılbaş oymaklarına dayanan ve onlarla birlik olan Safavi tarikatı, Çaldıran savaşı yenilgisinden sonra, yerleşik iranlı bürokratlara ve Şii teologlara dayanan 12 imamcı, soy örgütlenmesine dönüşüyordu. Bu dönüşüm, bir yanıyla, adım adım aşırı şiilikten geri dönüşü ve onun şimdiye kadarki taşıyıcılarının tasfiyesini içerirken, diğer yanıyla, 12 İmam şiiliğine bağlı gurupların, orduda, bürokraside ve diğer kurumlarda yerleştirilmesini içeriyordu(Mahmut Ak 2010, s. 220;Gudrun Krämer 2005, s. 234).
İçeride bu türden refomlar gerçeklertirilirken, dışarıda savaş durumları devam ediyordu. Safaviler, kuzeyde Özbekistan’a karşı Horasan ve orta Asya üzerindeki hakimiyet için savaşırken, batıda da Osmanlılar’’a karşı doğu Anadolu, Azerbeycan, Kafkaslar ve Irak üzerine hakimiyet için savaşıyordu.
Sürdürülen savaşlara rağmen, Safaviler ile Osmanlılar arasındaki diplomatik ilişkiler devam ediyordu. Safaviler, kendi Şii hacılarının serbestce, Irak’ta bulunan İmam mezarlıklarını ve Mekkeyi-Medineyi, ziyaret edebilmelerini istiyordu. Çünkü o toprakların kontrolü osmanlıların eline geçmişti. Savaşlar sürerken Safavi başkentide değişiyor, 1548 yılında Şah Tahmasp başkenti Qazvine taşıyordu. 1555 yılında yaptıkları bir barış anlaşmasıyla Osmanlılar ve İran uzun bir barış süreci kazanıyorlardı(Monika Gronke 2016, s. 70; Gudrun Krämer 2005, s. 234).
Tahmap’ın yaşı daha çok küçük olduğundan, ilk on yıl devlet işleriyle, annesi Taclu Hatun ilgileniyordu. Taclu Hatun’un Kızılbaşlar ile arası hiç iyi değildi. Tamasp ve annesi, babasının döneminden kalan ne kadar Şii(Gulat) öğeleri varsa, hepsini dıştalayıp yok sayarak, İranda islamlaşmayı geliştiriyordu. Kızılbaşlar’ın geleneksel yaşam stillerine müdahale ederek, Kızılbaşlar’da dahil bütün İran halkına şeriat koşullarında yaşamayı dayatıyordu(Walter Posch 2013, s.171).
Şah Tahmasp, 8 Ağustos 1526 yılında bir ferman yayınlayarak, şarap içilmesini, uyuşturucu kullanılmasını ve genelevleri çalıştırılmasını yasaklıyordu. 1534 yılında, şeriata aykırı olan bütün eğlence ve merasimleri yasaklıyordu. Kızılbaşlar, şarap ve bira’nın serbest bırakılması için ısrar ediyorlar ve direniyorlerdı. Direnenlerden bazıları idam ediliyorlardı.
Tahmasp, bir taraftan yeni kadrolaşmayı sürdürürken, diğer taraftan, ideolojik bir dönüşüm gerçekleştiriyordu. Hem tanrısallıktan ve hemde mehdicilikten vazgeçiyordu. Kızılbaşlara karşı, yanına diğer şehirlerden getirttiği, şii teologları yerleştiriyordu. Bu teoloğlardan birisi olan, Şeyh Ali Karaki, 1526 yılında, Kızılbaşlar’a karşı ilk fetvayı yayınlıyordu. Fetvada, Kızılbaşlar’ın Perşembe akşamları yaptıkları ibadet biçimlerini, islama ve şeriata uymadığı gerkcesiyle, yasaklıyordu(Walter Posch 2013, s. 172-175).
Safavilerdeki, Kızılbaşların aleyhine yürüyen gelişmelerden ve dönüşümlerden, Anadolu’daki Kızılbaşlar’ın pek çabuk haberleri olmuyordu. Şah Tahmasp, Kızılbaşlıktan şiiliğe dönen Kızılbaşlara bazı imkanlar verirken, Kızılbaşlık’ta ısrar eden Kızılbaşları ise çeşitli biçimlerde cezalandırıyordu. Ayrıca, kendi atadığı Halifeler aracılığı ile Anadolu’daki Kızılbaşları hala kendi etkisi altında tutmak ve onlardan sağladığı maddi gelir ve yardımları garanti altına almak istiyordu. Bu faaliyetlerde kendisine aracı yada yardımcı olan Halifelere, Şah kendisi yada onun adına, birer Secere veriliyordu.
O dönemin, Halk Ozanı Pir Sultan Abdal, konuyla ilgili şu dizeleri yazıyordu.
Halifeler bir araya geldiler
Evlat kimdir diye meşveret verdiler
İnce Mehmed’i Şah’a saldılar
On iki Şah’tan sened aldı orada
Safavi tarikatı artık bir tarikat olarak işlemiyordu. Onun yerie, atanan bir sekreterin görev yaptığı, Büro halinde çalışıyordu. Bu Büro’nun, Safavilerdeki yeni yapılanmaya yardımcı olabilecek, bazı görevleri vardı. Bu görevlerden en önemlisi ise, Anadolu’dan İran’a Kızılbaş göçünü durdurmak ve Anadolu’daki Kızılbaşlar’ı, kendi yaşadıkları yerlerde kontrol altında tutarak onları yönlendirmekti.
Şah Tahmasp döneminde, Bisati isminde birine, Anadolu Alevileri’nin Buyruk diye tanıdıkları, ‘’Menakibü ı-Esrar Bhcetü l-Ahrar’ kitabi yazdırıldı. Buyruk kitabı, daha çok bir tarikat örgütlrnmesine uygun düşsede, esas olarak Anadolu Alevileri’nin(Kızılbaşların, Bektaşilerin, vb.) toplumsal ve inançsal yaşantılarını bazı kurallara bağlayarak yön vermeye çalışıyor. Özel olarakda Erdebil’e başlılıklarının sürmesini amaçlıyor(Fuat Bozkurt 2013, s. 1-8; Walter Posch 2013 s. 225-231; Abdulbaki Gölpınarlı abn, s. 83-88).
Şah Tahmaasp’ın zehirlenerek öldürülmesi üzerine, yerine kimin geçeceği tartışmaları sonunda, II. Şah İsmail(1576-1577) tahta oturuyordu. Şafilik mezhebini benimsemiş olan II. Şah İsmail’in hükümdarlığı bir yıl sürdü. Kardeşlerinin, kendi tahtına göz dikmelerinden korkarak, 6 yaşındaki en küçük kardeşi Mirza hariç, diğer kardelerinin hepsini öldürttü. Çevresindeki şii ulemayı kurumlardan uzaklaştırdı ve bazılarını öldürttü. Şii ulemadan boşalttığı kadroları sünni ulemayla doldurdu. Önemli mevkilerde bulunan Kızılbaşları, kendisine itaat etmeyecekleri korkusuyla, saraydaki görevlerinden kovdu ve bazılarını öldürttü(Tahsin Yazıcı 1966, s.55; Mahmut Ak 2010, s. 222).
II. Şah İsmail, sünni olmasına rağmen, Anadoluda’ki Kızılbaşlar’ın bir kısmına hala etki edebiliyor ve doğu Anadoludaki bazı soyları kendi yanına çekebiliyordu. Kısa bir süre sonra ölüm haberi geliyordu. II. Şah İsmail’n ölümünden sonra, yine tartışma ve uzun süren pazarlıklardan sonra, sonunda Kızılbaşlar’ın da istedikleri, Şah Tahmasp’ın büyük oğlu, Muhammed Hüdabende(1577-1586) tahta geçiyordu. Muhammed’in gözleri kör olduğu için, devlet işlerini karısı yürütüyordu. Oğlu Hamza Mirza, 11 yaşında Veliaht seçilsede, onun adınada devlet işlerini annesi yönetiyordu. Annesi ise, Kızılbaşları dıştalayarak, sürekli kendi çevresini, devlet işlerine yerleştiriyordu.
Hamza Mirza’nın ölümü üzerine, yerine Abbas Mirza(1588-1628) geçti. Doğuda Özbeklerle ve batıda Osmanlılarla savaşlar devam ediyordu. İçtede büyük karğaşalıklar ortaya çıkınca, Abbas Mirza hemen Osmanlılara bir elçi göndererek, barış isteğini iletti. Böylece, Safaviler ile Osmanlılar arasında 1590 yılında bir barış anlaşması imzalandı. Bu anlaşmaya göre, üç Halifeye ve Aişeye küfretmekten vazgeçilecek, sünnilere kötü davranılmayacaktı. Osmanlılar ile barış sağlayan başkenti İsfahan’a taşıyan Şah Abbas, Kızılbaşların gücünü kırmak için, Şahseven adında yeni bir arkeri birlik kuruyordu. Çeşitli milletlerden oluşan bu birliğe Kızılbaşlar’dan sadece Şah’ın güvendiği kişiler alınıyordu.
Yeni ordunun dışında tutulan Kızılbaşlar hızla güçlerini kaybediyorlardı. Yeni ordu Özbekler üzerine yürüyor ve bazı toprak kazanımları yapıyordu. İran’ı en geniş sınırlarına ulaştıran I. Şah Abbas 1629yılında öldü(Mahmut Ak. 2010, s. 223-224)
Şah Abbas I. öldüğünde, yerine geçebilecek, ne bir oglu nede bir kardeşi vardı. Tahtına göz dikebilirler ihtimaliyle onları ya öldürtmüş yada gözlerini kör ettirmişti. Sonunda torunu Safi Mırza’nın oğlu Sam Mirza, Şah Mirza adıyla tahta oturuyordu. Zalimlikleriyle tanınıyordu. Osmanlılarla ve Özbeklerle uğraşıyordu. Bağdatı osmanlılardan geri aldı ve 1639 yılında Osmanlılar ile Kasrışirin barış anlaşması imzaladı. Şah Safi 1642 yılında genç yaşda öldü.
Şah Safi’nin ölümünden sonra yerine oğlu Muhammed Mirza II(1624-1666), Abbas adıyla tahta çıkarıldı. Afganistan’da Kandehar kalesini kuşattı, bazı batılı ülkelerle ilişki geliştirdi, dahada fazla bir faaliyeti olmadı. Bu dönemde Safavilerin zayıflama dönemleri başladı. Mirza II 1666 yılında öldü.
Şah Abbas II öldükten sonra oğlu Safi Mirza(1666-1694), Şah Süleyman adıyla tahta çıktı. Sürekli tahttan indirilme korkusu yaşayan Şah Süleyman sert önlemler alıyor ve önde gelen Beyleri öldürtüyordu. Gerileme ve zayıflama süreci dağırlaşarak evam etti. Şah Süleyman II, 1694 yılında öldü(Mahmut Ak 2010, s. 224-225).
Şah Süleyman’ın ölümüyle birlikte(1694), yerine oğlu Hüseyin Mirza geçiyordu. Eğlence ve alem yaşamına çok düşkündü. Bu konularda masrafları oldukca yüksekdi. Bazı iç ayaklanmalara karşı dış devletlerin (mesele Gürciler’in) yardımını isteyerek, ülkesinin iç işlerine, dış güç müdahalelerini meşrulaştırdı. Gürcilerin etkisi Safavilerde giderek artması, geride kalan Kızılbaş beyleri, rahatsız ediyordu. Gürci-Kızılbaş çekişmesi yüzünden Safaviler Afgan isyancılara karşıda başarısız kaldılar. Yıllar süren Safavi-Afgan çatışmaları sonunda, Afganlılar 1722 yılında Şah Hüseyin Mirzayı teslim aldılar.
İran’daki bazı Şehirler(Tebriz, Kazvin, Yezd, vb.) Afğanlılara karşı direnirken, bazı Safavi devlet adamlarıda Şah Hüseyin’in oğlunu(Şahzade Tahmasb) Kazvin taraflarına saklamak için kaçırıyorlardı. Bu durumda Şah Tahmasp II hükümdarlığını ilan ediyordu(1722-1731). İran’ın zayıflamasını fırsat bilen Osmanlılar ve Rusya, İran üzerinde hakimiyet mücadeleri veriyorlardı. Osmanlılar ve Rusya 1724 yılında, İrantopraklarını paylaşım anlaşması imzaladılar ama, Fransanın müdahalesi sonucu geçersiz kaldı.
Avşarlu aşiretinden Nadir Şah yönetimi kendi eline geçirmiş durumdaydı ve 1731 yılında Şah Tahmasp’ı görevinden alarak onun yerine oğlu III. Abbas’ı tahta çıkarıyordu. III. Abbas’ın 1736 yılında ölmesiyle birlikte Safaviler dönemi sona erdi(Mahmut Ak 2010,s. 225-226).
Sonuç Yerine Bir Değerlendirme
Safaviler ile Osmanlılar, hemen hemen aynı yıllarda(1300 yıllarında), ortaya çıktılar. İkiside sünni inanca sahiptiler. Her ikiside isimlerini kendi kurucularının isimlerinden alıyorlardı. Osmanlılar soy örgütlenmesinden beylik örgütlenmesine ulaşırken, Safaviler soy örgütlenmesinden tarikat örgütlenmesine ulaştılar. Osmanlılar 1300-1402 yılları arasında devletleşirken, Safaviler gecikmeli olarak 1501 yılı ve devamında devletleşebildiler.
Anadoluda, Baba İlyas ve Baba İshak önderliğindeki Babai Hareketi’nin yenilmesi sonucu büyük katliamlar yaşandı. Hareketin kadroları katledildi ve geriye sağ kalanlar kaçıp kendilerini sakladılar. Baba İlyas’ın öğrencileri başlarında kızıl Tac taşıyorlardı ve bunlara Kızılbaş deniliyordu. Hacı Bektaş Veli’de Baba İlyas’ın öğrencilerinden birisiydi ve Kızılbaş’dı. Suluca Karahöyük’e başında kızıl Tac’ıyla geliyordu. Babai Hareketi kendine özgü senkretik(bağdaşmacı) bir inanca sahipti, Kızılbaşlar ve Bektaşiler bu inancın parçalanmış devamıydılar.
Babai Hareketi’nin yaşadığı yenilgi ve katliamdan sağ kurtulan Kızılbaş öğrencileri ve yandaşları, yeniden bütünlüklü ve merkezi bir örgütlenme yaratamadılar. Genellikle batı illerinde Bektaşilik belli bir merkezi örgütlenme yaparken, doğu illerinde tek tek Kızılbaşlar ocak örgütlenmeleriyle uğraştılar ve yetindiler.
Osmanlılar çıkardıkları yasalar ile göçebe ve yarı göçebe türkmen yığınlarınınn hayatlarını giderek zorlaştırıyrdu. Türkmenler, yaşamsal öneme sahip taleplerini dikkate almayan, Osmanlı yönetiminden giderek uzaklaşıyor, onların sert ve katı uygulamalarına karşı çeşitli faaliyetler içerisine giriyorlardı. Yaşam kavgası veren anadolu türkmenlerine, Safaviller, yeteneklerinede uygun yeni bir perspektif sunuyorlardı. Hayatlarını kazanabilmek için Savaşcılık.
Daha sonraları, Safaviler Kızılbaşlar ile ilişkiye geçip onları etkilemeye ve yönlendirmee çalışırken, Osmanlılar’da Bektaşiler ile ilişkilere girdiler. Hem Safaviler ve hemde Osmanlılar, Kızılbaşların ve Bektaşilerin, sosyal yaşam ve inançlarına saygılı davranıyorlarmış gibi yaparak, onların inançları içlerine yeni(yabancı) elementlerde sokmaya giriştiler. Yüzyıllar içerisinde bu konuda epey başarı sagladılar. Öyleki, Bektaşiliğin sünnilik ve Kızılbaşlığın safavilik olduğu gibi yanıltıcı fikirler öne sürenler dahi oldu.
Gerçekte ise, Safaviler kendilerinin devlet olma ve istikrara kavuşma dönemlerinde, ihtiyaçları olduğu için, Kızılşalar’ı yanlarına aldılar savaştırdılar ve onlardan faydalandılar. Osmanlılarda aynı şekilde, Bektaşileri, hem kendi kontrolleri altında tutatarak ve hende batı akınlarında savaştırarak, onlardan faydalandılar.
Safaviler, Kızılbaşlar’ın yardımıyla ve Osmanlılar’da Bektaşiler’in yardımlarıyla, devletlerini kurup belli bir istikrara kavuştukları zaman, Kızılbaşların ve Bektaşilerin yaşam biçimlerinin, islami şeriat koşullarına uymadıkları gerekçeleriyle, tasfiye edilmeleri, yasaklanmaları ve direnenlerin katledilmeleri, Kızılbaşlar ve Bektaşiler açısından, ilkesiz bir işbirliği sürecinin acı bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Bu acı sonuç, aynı zamanda, Safavi ve Osmanlı devletlerinin iki yüzlü, taktiksel politikalarnın, dinleri ve inanşları, iktidara gelebilmek için nasıl kullandıklarının, açık göstergeleridir.
Kızılbaşların ve Bektaşilerin, bağımsız ortak bir amaç ve çizgiye sahip olmadan, yada böyle bir çizgiye bağlı kalmadan, bazı bireylerin yada gurupların kendi faydaları uğruna, bu iki devletlerle girdikleri ilkesiz ilişkiler, verdikleri bilgi ve fırsatlar, daha sonra bizzat kendilerinin tasfiyeleri için kullanılan yadımcı yada kolaylaştırıcı kanallar haline dönüşmüştür.
19. yüzyılın sonlarına doğru, Anadolu Aleviliği adı altında, yeniden bir araya gelen Kızılbaşlar, Bektşiler ve diğer unsurlar, 20. yüzyılın ikinci yarısından ihtibaren inançsal ve örgütlenme üzerine yeniden aktif ortak çaalışmalara girmiş durumdalar.
Kaynaklar
Ak, Mahmut: Akkoyunlu, Karakoyunlu ve Safaviler Tarihi, İstanbul 2010
Bozkurt, Fuat: Buyruk, İmam Cafer-i Sadık Buyruğu, İstanbul 2013
Emig, Thomas: Einführung in den İslam , Die Schia in İran, Seminar Hamburg 1999
Gölpınarlı, Abdulbaki; Velayet-Name, Menakıb-ı Hünkar Hacı Bektaş-ı Veli, İstanbul 1990
Gölpınarlı, Abdulbaki; KIZIL-BAŞ Makalesi, İslam Ansiklopedisi 6. Cilt, İstanbul 1967
Gölpınarlı, Abdulbaki; Alevi-Bektaşi Nefesleri, İstanbul-İnklap Kitabevi
Gronke, Monika: Geschichte İrans, Von der İslamisierung bis yur Gegenwart, München 2016
Köprülü, M. Fuad: Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar, Ankara 2007
Krämer, Gudrun: Geschichte des İslam, München 2005
Melikof, Irene: Uyur İdik Uyardılar, Alevilik Bektaşilik Araştırmaları, İstanbul 2006
Posch, Walter: Osmanisch-safavidische BeZiehungen 1545-1550, Teil1, Wien 2013
Roemer, Hans Robert: Die Safaviden, Freiburg 1953
Roemer, Hans Roebert: Historische Grunlagen der persischen Neuzeit, Freiburg 1977
Schimmel, Annemarie: Mystische Dimensionen des İslam, Diederichs 1992
Sohrweide, Hanna: Der Sieg der Safaviden in Persien und seine Rückwirkungen, Prom. Hamburg 1965
Sümer, Faruk: Safavi Devletinin Kuruluş ve Gelişmesinde Anadolu Türklerinin Rolü, Ankara 2021
Werner, Ernst/Markov, Walter: Geschichte der Türken, Berlin 1978
Yazıcı, Tahsin: Safaviler İslam Ansiklopedisi Cilt 10, İstanbul 1966
Ocak 2022, Frankfurt

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir