Alevi Haber Ağı

Alevi Haber Ağı Web Sitesi

Anadolu Alevi Öğretisi

Dr. phil. Hüseyin Akpınar-
Anadolu Aleviliği, bağdaşmacı (senkretik) yapıya sahip, kendine özgü bir ‘İnanç Sistemi’dir. Bu inanç sisteminin fikirsel ilkeleri ve özü olan, Anadolu Alevi Öğretisi, farklı inançlardan değişik elementlerin harmanlanarak birleşmesi ve birlikte uyarlanması sonucu ortaya çıkan, sentezci yada bağdaşmacı bir öğretidir. Senkretik yapısından dolayı Anadolu Alevi öğretisi, yada ilkeleri, bir Mozaik’e benzer. Bu Mozaik yapı, içerisinden her hangi bir elementin eksilmesi yada fazlalaşmasıyla, ana yapısı bozulmayacak kadar sağlamlığa ve esnekliğe sahiptir. (Ursula Spuler-Stegemann, s. 24)
Anadolu Alevi öğretisinin kökleri ise, eski Türk dinlerinden, eski İran dinlerinden, Horasanda yaygın olan Hindistan dinleri ve tasavvufundan, yeni Platon’cu düşüncelerden, Türk İran ve İslam tasavvufundan, Anadolu”nun eski dinlerine ait, inaç elementleri oluşturmaktadır. (İsmet Zeki Eyüboğlu, s. 238) Tasavvuf düşüncelerinin ana vatanı Hindistandır. Hindistanlı Dervişler tasavvuf düşüncelerini Horasan’dan Bosna’ya kadar taşımışlar, yaymışlar ve bu bölgelerde yaşanan, İslam dinide dahil, bütün inanç sistemlerinin içlerine kadar yerleştirmişlerdir. (Max Weber, s. 419)
Hind’den bezirganlar gelür yayınur
Aşık olan bu meydanda soyunur
Pişer lokmaları aşlar toyunur
Toklar gelür Pir’m Abdal Musa’ya
Kaygusuz Abdal (M. Fuad Köprülü, s. 323)
Anadolu Alevi öğretisinin inançsal ve felsefi düşüncelerini, Yunus Emre, Şah Hatai, Pir Sultan Abdal, Seyyid nesimi, Kaygusuz Abdal, Kul Himmet, ve bunlara benzer diğer şair ve ozanlar, önce Şiire ve Şiir’den Deyişler’e dönüştürerek, günümüze kadar getirmiş ve halka aktarmışlardır.
Bu Şair ve Ozanlar, her biri kendi çağında, eski ‘Kam Ozanları’nın geleneğini devam ettirmişlerdir. Şiirlerden ve Alevilerin sözlü anlatılanlardan tesbit edileceği gibi, Alevi Öğretisi içerisinde, bazı farklı yorumlar ve bazanda bir biriyle pek uyuşmuyormuş yada çelişiyormuş gibi görünen elementler, hep birlikte mevcuttur. Anadolu Alevi öğretisinin kendine özgü esnekliğinden dolayı, bu farklılıklar Aleviler için, herhangi bir ayrılığa sebep olmayan, üzerine tartışılan doğal iç farklılıklar ve zenginlikler anlamına gelmektedir.(Ursula Spuler-Stegemann, s. 24)
Anadolu Alevi öğretisi insanı merkezine koyan, yaşamı sevdiren ve insanı yücelten bir öğretidir. Bu anlamıyla tasavvuftanda farklıdır. Bu öğreti, dilden dile, kulaktan kulağa, aktarılarak devam ettirilen, sözlü bir geleneğe sahiptir. Anadolu Aleviler’i, Kitap dinlerinin Kitap’larını, onlar kendileri kutsal saydıkları için, saygıdan dolayı kutsal sayarlar. Fakat Anadolu Aleviler’i, kendileri için herhangi bir kitaba, ihtiyaç duymazlar. Anadolu Aleviler’i için ‘Okunacak en büyük Kitap İnsandır’.
Anadolu Aleviliğinin öğretisi, ‘Bilge İnsanlar’ın, yani İnsan’ı her yönüyle ve bütün sırlarıyla, okuyup anlayabilen ‘Bilgeler’in, Kamil İnsanlar’ın, düşüncelerinden oluşmaktadır. Anadolu Alevi öğretisine göre, öğretinin kendiside dahil, her türden düşünce, İnsan’ın kendisi, Evren ve Tanrı, yani her şey, sürekli gelişmeye ve değişmeye açıktır. (Abdulbaki Gölpınarlı, s. 6-7)
‘’Hangi kanun nizam kaldı temelli
Dinli dinsiz feylosof kelli felli
Güvenip de İblis’ine besbelli
Alt tarafı karıştıran olmadı’’
Neyzen Tevfik (Abdulbaki Gölpınarlı, s. 80)
Anadolu Alevi Öğretisinde Tanrı Anlayışı
Anadolu Aleviliği kendine özgü bir Tanrı anlayışına sahptir. Bu anlayışa göre Tanrı, her türlü tanımdan, tariften ve sıfatlandırmadan uzak, bir ‘Mutlak Varlık’tır ve birdir. Aslında Mutlak Varlık’da denemez ama anlatabilmek için Mutlak Varlık denilmektedir. Alevi edebiyatında Tanrı’ya çeşitli isimler verilmektedir ama bunlar içerisinde en yaygın olanı ve herkes tarfından bilineni ‘Hak’tır.
Anadolu Aleviliği öğretisine göre Tanrı, diğer bazı inanç sistemlerinin iddia ettiği gibi, hiç bir şeyi yoktan var edemez. Tanrı’da aynen bir insan gibi, var olan şeylerden, bunlara kendi bilgisini, yeteneklerini ve deneyimlerini katarak, yeni şeyler yaratabilir. Aynen İnsan gibi, Varlıklarında’ bir öncesi (geçmişi) ve bir sonrası (geleceği) vardır.
Tanrı kendini bilmek ister, kendini bilince bu bilgide, bütün Kainat, bütün Varlıklar, bilgi suretleri şeklinde yada bilgi resimleri halinde, var olmuşlardır. Kainat bu bilgi suretlerinin tecellisinden, yada bu bilgi suretlerinin birer resim gibi görünmesinden başka bir şey değildir.
Tanrı’nın kendisi, zaman bakımından değil, ama, esas bakımından, yani anlam bakımından, Kainat’tan ve diğer Varlıklar’dan evveldir. Tanrı’nın kendine ait olan bilgisi sürekli kendisiyle beraberdir. Bu yüzden Tanrı, her zaman kendini bilir ve onun bilgisinde Kainat, bilgi suretleri (resimler) şeklinde sürekli mevcuttur. Tanrının bilgisinde var olan bu suretler, Evrendeki görüntüleri izah ederler.
Bu yüzden, Tanrı’nın ve Kainat’ın başlangıcı ve sonu bilinmez, yani yoktur. İkiside sonsuzdur. Kainat’a, Tanrı’dan zuhuru (fışkırması) bakımından sonradan olma denir, halbuki hiçbir zaman Tanrı varken Kainat’ın olmaması düşünülemez. Zuhura gelen yada fışkırıp ortaya çıkan varlıklar, bir an içinde, zahir (dış görünüm) olular. Bir an sonraki Kainat, bir an öncekinden başkadır. Çünkü, her şey gelişen ve değişendir. Kainat, İnsan, Tanrı, bütün Varlıklar ve her şey, gelişen ve değişendir.
‘’Tıpkı, bir derenin akışı gibi hani. Su akıp gider ve her an akan su,
başkadır, gider geri gelmez, gelen yenidir.’ (Abdulbaki Gölpınarlı, s. 63)’
Mutlak varlığın, yani Tanrı’nın görevi yada yeteneği, zuhur etmek, yani bilinmek ve görünmektir. Nasılki sudan buğuculuğu, ateşten yakıcılığı, ışıktan aydınlatmayı, ayırmamıza imkan yoksa, Tanrıdan da zuhur etmeyi ayırmaya imkan yoktur. Tanrının zuhura olan meyli bilgisidir ve bu bilgide, bütün varlık suretleri, bilgi suretleri şeklinde belirmiştir. Bilgi aynı zamanda ışıktır, aydınlıktır ve bu ışık, bu bilgi İnsan’da dahil bütün varlıkların özünü oluşturur. Bu nedenle Kainat, başlı başına yada tek başına var olmayan suretlerden ibarettir. Her sey Tanrı’nın zuhurudur, Tanrı’dan fışkırmadır, ama hiç bir şey, o değildir. (Abdulbaki Gölpınarlı, s. 70)
Kainat ve diğer bitün varlıklar, Mutlak Varlık’dan (Tanrı’dan) zuhur ulurken, Tanrıdan aldıkları bir parça ışık ile görünür oluyorlar. Bu anlamda, Kainatta ve Kainat’daki bütün varlıklarda bir parça tanrısal ışık, tanrısal ruh yada tanrısal öz sürekli mevcuttur. Kısacası Tanrı bütün Kainatta ve Kainat’daki bütün varlıklarda her zaman vardır. Bunun için, Anadolu Aleviler’i, Tanrı’yı kendi kalplerinde taşıdıklarına inanırlar.
‘’Hak cihana doludur kimseler Hak’kı bilmez.
Kendinden istesene ol senden ayrı olmaz.’’
Yunus Emre (M. Fuad Köprülü, s. 293)
‘’Seni seven aşık divane olur
Arar Hak’kı kendi özünde bulur’’
Derviş Mehmed (İsmet Zeki Eyüpoğlu, s.275)
Tanrısal ışık olarak Varlıkların Özü’nün yada Ruhu’nun bir varlıkta kalma süresi sınırlıdır. Tanrıdan gelen Ruh’un bir varlıkta kalma süresi dolup zamanı bitince, yine Tanrı’ya geri döner. Tanrıya dönen ruhlar, Tanrı ile birleştikten sonra, yeni varlıklara geri dönerler. Aynı ruh önce bir varlıkta iken sonra başka bir varlığa geçer. Bu geçişe ‘’Ruhun Göçü’’ denilir ki, Anadolu Alevileri bana inanırlar. Hatta Anadolu’da, sadece aleviler arasındada degil, sünni halk arasında da, bu inanç yaygındır.
Ruh, herhangi bir gövde olmadan boşlukta olamaz. Bu nedenle, Anadolu Aleviler’nin inancına göre, zuhur edenle (Tanrı) zuhur olan (Varlıklar) ayni özdendirler. Ruhlar’ı ve Özleri aynıdır, sadece aralarındaki gelişmişlik dereceleri farklı olabilir. Alevi edebiyatında bazan yaratma kelimeside kullanılır, ama Anadolu Aleviliğide yaratma, yoktan var etme değildir, sadece var olanları gizlilikten açığa çıkartma, görünüş alanına çıkartmadır.
Bütün varlıklar Işık yada Ruh olarak Tanrı’nın kendi özünde vardir ve hepsi birdir. Bu anlamda ‘’Varlık Birliği’’, yani bütün varlıkların tanrıda birliği, düşüncesi gelişmiştir ve buna ‘’Vahdet-i Vücut’’da denilmektedir. Vahdet-i Vücut düşüncesine karşılık birde ‘’Vahdet-i Mevcut’’ düşüncesi vardır ki, bu düşünceye göre de tanrısal ışık yada ruh bütün Varlıklarda mevcuttur ve aynıdır, birdir anlamına gelir.
Bu iki düşünce, Hindistan tasavvufunun üç ana konularından birisidir (Hermann Kochanek, Hrsg., s.74). Anadolu Alevileri’nin öncülleri sayılan, Kızılbaşların ataları Babailer, daha Horasan’dayken, bu düşüncelerle tanışmışlar ve yakinen ilgilenmişlerdir.(Abdulbaki Gölpınarlı, s. 64) Bu her iki düşüncede de esas olan, öz, gerçek ve kalıcı olan Tanrı’dır. Onun dışında kalan her ne varise dış görünüştür ve geçicidir. (İsmet Zeki Eyüboğlu, s. 298)
Tanrı, İnsan suretinde (biçiminde) tecelli edinceye kadar, bütün diğer varlıklardan geçmiş, kainattan süzülmüş ve en son İnsan’da tecelli etmiştir. İşte bu Kainat’tan süzülüp gelme teorisine Devir teorisi denilmektedit. Mutlak Varlık’dan (Tanrı) fışkıran ışıklar, sayısız küçük öz parçaları, önce gök yüzünden Kainata, yani dağınık halde yer yüzüne indiler. Yeryüzünde önce miarellere, minerallerden sonra bitkilere, bitkilerden sonra hayvanlara ve hayvanlardan sonra insanlara geçtiler. İşte burada ışığın, ruhun yada Can’ın bir varlıktan başka bir varlığa geçişine Deviriye deniyor, hepsine birden ise çoğulu Devriyeler denmektedir. İran tasavvufunun temsilcisi olan ama 13. Yüzyılda Anadoluda yaşayan Celaleddin Rumi bu düşünceyi bir şiirinde oldukca güzel bir şekilde dile getiriyor.
‘’Taş olarak ölmüştüm, bitki oldum.
Bitki olarak öldüm ve hayvan oldum.
Hayvan olarak öldüm, o zaman insan oldum.
Öyleyse ölümden korkmak niye?
Hiçbir sefer kötüye dönüştüğüm,
Zada alçaldığım görüldü mü?
Bir gün İnsan olarak ölüp,
Işıktan bir yaratık,
Rüyaların meleği olacağım.
Fakat yolum devam edecek, …
Mevlana Celaleddin Rumi (Mesnevi)
Anadolu Alevi öğretisinde Tanrı seven ve sevilen bir özelliğe sahiptir. Bu öğretiye göre Tanrı’nın, kendi yansımaları olan varlıklar için, onlara kader yazma, onları korkutma yada cezalandırma gibi bir anlayışı yoktur. İlişkiler karşılıklı sevgiye dayanınır. Tanrı’sını seven kendini sever, kendini seven Tanrı’sını sever anlayışı hakimdir. Anadolu Alevliğinde sevgi çok yönlüdür. Tanrı sevgisi, Doğa sevgisi, İnsan segisi, v.b. gibi.
Anadolu Aleviliğinde Kutsal Yazılar Anlayısı
Anadolu Alevileri, bütün İnanç Sistemlerinin kendileri için kutsal saydıkları Kitaplar’ı, onlara duyduğu saygıdan dolayı, kutsal sayarlar. Fakat, kendi yaşamlarını bu kitaplarda yazılı olan kurallara göre yönlendirmezler. İncil yada Kuran konumunda, Tanrı sözü ve kutsal oldukları söylenen Kitaplar gibi, Anadolu Alevilerinin kendilerine ait bir ‘kutsal’ kitaplarıda yoktur.
Anadolu Alevileri böyle bir kitaba ihtiyaçda duymazlar, çünkü eski Türkler’in söylediği, ‘’Tanrı size Kitap vermiş siz orada yazılanları yapmıyorsunuz, bize ‘Bilge İnsanlar’ vermiş biz onların dediklerini yapıyoruz. Ve Barış içerisinde yaşıyoruz.’’ sözü onlar için hala geçerli görünüyor. Bazı, farklı nedenlerden dolayı, müslüman olduğunu söyleyen istisnai Aleviler ise, neden Kuran’da yazılı olan kurallara göre yaşamadıklarını anlatabilmek için, bahaneler uyduruyorlar.
Anadolu Alevilerinin, inançsal ve toplumsal yaşamlarını bir düzene bağlayan kurallar ‘’İmam Cafer Buyruğu’’ adlı kitapda yazılmıştır. Fakat, bu kitap kutsal bir kitap değildir. Daha çok, şiiliğinde etkisinde kalarak, Anadolu Aleviliğini tarikat seviyesinde ele alan ve tarikatın kurallarını anlatan, bir el kitabıdır. Öğreti ve ibadetler bakımından, Anadolu Aleviliği’ne, doğru yaklaşımları içerdiği gibi, doğru olmayan yaklaşımlarıda içermektedir. Bu kitap İmam Cafer tarafından değil, onun ölümünden çok sonra başkaları tarafından yazılmıştır.
Ayrıca, yine Öğreti ve ibadet kuralları, çeşitli ‘Velayetname’ler de bulunmaktadır. Bu Velayetnameler büyük ölçüde Pirler’i güzelleştirme hikayelerine benzedikleri için, bunlarında doğru olan yanları olduğu gibi, hikaye olan yanlarıda çoktur. Önemli bir alan ise, Anadolu Aleviliğini konu edinen, Şairlerin Şiirleri, Ozanlar’ın türküleri ve deyişleridir. Anadolu Aleviliğini halka ulaştıran esas kaynaklar bu Şiir ve Deyişler’dir.
Ayrıca, Anadolu Aleviliği’ nin ön kurucuları sayabileceğimiz eski ataları, Babailer ve onların Öğretmenleri, Horasan’da (İran) yaşarken, bazı Hindistan dinlerini tanımışlar, o dinleri birlikte yaşamışlar ve onlardan, kutsal Kitap olmadan da yada herhangi bir Peygamber olmadan da İnanç Sistemleri’nin olabileceğini ve yaşanabileceğini öğrenmişlerdir.
Daha sonra, Baba İlyas’ın kendisini Peygamber olarak tanıtması ve belkide bu yüzden katledilmiş olması henüz yeteri kadar araştırılıp tartışılmamıştır. Baba İlyas kendisini hangi İnanc’ın Peygamber ilan ediyordo ve onu Peygamber olarak görüp kabul eden topluluk kimdi ve hangi dine aitlerdi? Baba İlyası katleden Selçuklu hükümdarlarının, ortadoks İslam’ın savunucuları, koruyucuları, yayıcıları oldukları, Kuran’ın son Kitap ve Muhammed’in son Peygamber anlayışına kesin bağlı oldukları bilinmektedir. Baba İlyas kendisini yeni bir Peygamber ilan etmekle, ortadoks islamın kurallarına aykırı davranmış ve onların düşüncesine göre katli vacip kılınmış olabilir. Günümüzde bu son Kitap, son Peygamber düşüncesi ne kadar geçerlidir? Yeni dinlere karşı yaklaşımı nedir?
Anadolu Alevi Öğretisinde İnsan Anlayışı
Anadolu Alevi öğretisine göre İnsan, Tanrı’nın bütün varlıklarda tecellisinden sonra, Kainattan süzülüp gelen ve onun özünü oluşturan, Tanrının en olgun ve yeni bir tecellisinden başka bir şey değildir. İnsan, aynen diğer varlıklar gibi, ilk önce Tanrı’nın bilgisinde ve özünde mevcuttu. Daha bu özden ayrılmamıştı, yani, Tanrı ile aynı özde bir bütündü.
Bütün varlıklar, Tanrı’nın birer tecellisi oldukları için, yine onun birer sıfatına sahiptirler. Ama İnsan, Tanrı’nın bütün sıfatlarına sahip, onun en olgun ve yeni bir tecellisi (görüntüsü) olarak, onun bütün sıfatlarına sahptir. İnsan bir bütün olarak iki ayrı varlıktan oluşur: Birincisi Vücuttur ve topraktan gelir; İkincis ise Ruh’ tur, tanrısal özden, ışıktan gelir. Bu nedenle Anadolu Alevileri, Tanrı’nın İnsanda olduğuna inanırlar ve her İnsan yüzünde bir Tanrı yüzü görürler
‘’Hak’kı ister isen ademde ara
Irak’ta Mekke’de Hac’da değildir.’’
Kaygusuz Abdal (İsmet Yeki Eyüboğlu, s. 221)
Ruh’a aynı zamanda Can’da denir. Fakat can kelimesi, Anadolu Alevileri’nce iki ayrı değişik anlamda kullanılmaktadır. Birinci, aynı öze sahip bütün Varlıklar için (Tanrı-Doğa-İnsan) sıfat olarak kullanılır. İkincisi ise sadece belli yakınlık duyulan İnlanlara yönelik, sevgili, dost, yoldaş, anlamında kullanılır.
İnsan, daha varlık suretine gelmeden önce, baba belinde ve ana rahminde birer ketre menidir. Ana ve baba, o meniyi, yedikleri, içtikleri şeylerden meydana getirmşlerdir. Bu demektirki İnsan, meni haline gelmeden evvel kainatta, dağınık bir haldeydi, her zerresi bir varlıktaydı (Abdulbaki Gölpınarlı, s.71). İnsan, meni halinde ana rahmine, baba beline gelmeden önce, mineraller, bitkiler ve hayvanlar alemindeydi. Daha önce göklerde ve daha göklere fışkırmadan önce ise Tanrı’nın bilgisindeydi. Demek ki İnsan en başlangıçta Mutlak varlık ile birlikte, bir bütünlük içinde, idi. Yani, Mutlak Varlık idi.
İnsan, varlıklar içerisinde en olgunu, en güzli ve en akıllı olanıdır. Güzel, sağlıklı ve uzun bir hayat yaşamayı ister. Bunun için gerekli olan ortam ve koşulları, sorumluluk ve çaba içerisinde, yetenek ve deneyimlerini geliştirerek, bilgisi dahilinde, kendisi hazırlar. Bu faaliyetlerinde İnsan’ın kendisi, etken bir konuma sahip, kararlarında özerktir ve öygürdür.
İnsan yaşama sevgi ile yaklaşır. Bu yaklaşım özellği İnsan’ın Tanrı’ya, Kainata, Doğaya, canlı cansız bütün Varlıklara, İnsana ve kendisine sevgi ve aşk ile yaklaşması demektir. Halk dilinde bu konuyla ilgili, ‘’kendini sevmeyen Tanrıyı sevmez, Tanrı’yı sevmeyen kimseyi devmez’’ sözü vardır.
İnsan’ın, yaşamadaki amacı, olgun, kusursuz ve saygın seviyeye ulaşmış anlaına gelen, ‘’Kamil İnsan’’ seviyesine ulaşmaktır. İnsan bu seviyeye iki nedenden dolayı ulaşmak ister. Birincisi, her İnsan Tanrı’ya ulaşabilmek için Kamil İnsan seviyesinde olmak durumundadır. Tanrıya ulaşmadan İnsan, kendisinin gelecekteki yaşamına ait statüsünü yükseltemez. İkincisi, İnsan’ın geride bıraktığı kendi nesilleri, atalarını onur ve övgü ile anabilmeleri için, onun ruhuna yemek verebilmeleri ve iyilikler isteyebilmeleri için, atalarının kendi yaçamında bıraktığı güzel anılarla bunu hak etmiş olması gerekiyor. Kamil İnsan olabilmek için ise her İnsan’ın bir Pir’e, Pir’in yardım ve yoldaşlığına ihtiyacı vardır.
İnsan’ın Ruh ve Gövde’nin ikisinden oluşan bir bütün olduğunu söylemiştik. Anadolu Alevileri’nin inancına göre Gövde, kendi içinde homojen değil, dört ayrı özden olşumaktadır. Buna karşılık ‘’Ruh’’ ise homojendir ve tek özden, yani Tanrı özünden, ibarettir. Vücutsal olarak İnsan’ın yaşamı sona erince dahi, Ruh’u yaşamaya devam eder. Bu nedenle Anadulu Alevileri yaşı sona erenler için, genellikle, Hak’ka yürüdü, gerçeklere karıştı, vb. Terimler kullanırlar. Öldü demezler. Hak’ka yürüyenlerin arkasından, ruhu şad olsun, devri asan olsun, ışıklar ıçınde yatsın gibi dileklerde bulunulur.
Anadolu Alevilerinin İbadet Biçimi, İbadet Yeri ve İbadet Dili
Anadolu Alevileri’nin ibadet biçimi Cem’dir. Cem, bir Dede, Baba yada Ana öncülüğünde yapılır. Cem önce bir sohbet ortamıyla başlar. Katılanlar arasında her hangi bir soru yada sorunlar varsa eğer, önce o sorunlar konuşulur ve çözümler üretilerek taraflar karşılıklı memnun edilirler, yada rızalık verirler. Sorunlar çözülmeden, rızalık alınmadan Cem töreninin inançsal bölümüne başlanmaz. Çözüme razı olmayıp, rızalık vermeyenler olursa, onların Cem yerini terketmeleri gerekirki Cem ibadeti başlasın.
Cem töreninin içeriğini on iki hizmet oluşturmaktadır. Bu on iki hizmetin, bu günkü haliyle Cem törenine girmesi sonradan gerçekleşen bir durumdur. Ahiler’in Aleviler içerisine katılması ve Şah İsmail etkisiyle olabileceği düşünülmektedir. (Nejat Birdogan, s. 300) Cem’deki on iki hizmein sahipleri genel olarakşunlardır. Bazı bölgelerde yada oacaklarda hizmet sahiplerine değişik isimler verilsede hizmetlerin içeriği aynıdır.
1. Dede, Baba ve Ana, 2. Rehber, 3. Gözcü, 4. Çerağcı, 5. Zakir, 6. Meydancı,
7. Saki, 8. Pervane, 9. Sofracı, 10. Süpürgeci, 11. Sucu, 12. İbrikci.
(Nejat Birdogan, s.305-306)
Cem törenini yapmaktaki amaç, katılımcıların, her yıl kendi yaşamlarını gözden geçirerek kendileriyle hesaplaşmasını sağlamak, hata ve yanlışlarından arınmasını sağlamak, eğer var ise bir suçları cezasını gönüllü olarak çekmek ve rızalık ortamını yaratmak, bilgilenmek, olgun insan olma yönünde yol katetmek, Tanrı’ya dahada yaklaşmaktır. Anlaşılacağı gibi Anadolu Alevileri, hata ve yanlışlarından arınmayı, varsa cezaları onu çekmeyi, Cem’de, yani bu yaşadıkları sürede ve dünyada yaparlar. Öbür dünya, Cehennem ve Cennet düşünceleri yoktur. Onlar için her ne var ise, her şey bu dünyada var.
Eskiden, Anadolu Alevileri’nin çok büyük bir çoğunluğunun köylerde yaşadığı dönemlerde, köyün en büyük evinde Cem yapılırdı. Özel olarak yapılmış bir Cemevi yoktu. Bu, hem maddi imkanlar dolayısıyla mümkün olmadığı gibi, mevcut yasalar ve Devlet’in yasaklaması nedeniylede mümkün degildi. Köylere yapılan baskın ve denetlemeler, halka uygulanan baskı ve tutuklamalar oldukca yaygındı. Bu nedenle Cem töreninin nerde ve ne zaman yapılacağı sürekli gizli tutulurdu. Hala günümüzde, yani iki binli yıllarda, Cemevi yapan köylere Devlet güçleri tarafından baskı uygulanmakta, Cemevi yerine Köyevi yapın diye önerilmektedir.
Anadolu Alevileri’nin köylerden şehirlere doğru göçmesi, şehirlerde yerleşik hayat kurmaları ile birlikte, o şehirlerde Alevi nüfusun, kendileriyle birlikte getirdikleri yada şehirlerde yeniden ürettikleri, siyasi, kültürel ve inançsal yaşam tarzlarıda kendisini göstermeye başladı. Başlangiçta şehirlerde de küçük gruplar halinde evlerde Cem yapılırken, bir süre sonra özel evler bu ihtiyaca cevap veremez duruma geldi. Cemevleri açmanın Türkiyede yasak olmasından dolayı Aleviler dernekleşme yolunu seçtiler.
Avrupa ülkelerindeki özgür ortamlarda Alevilerin, kendi Kimlik bilincine varmaları, Cemlerini istedikleri gibi serbestce yapabilme ve oralarda giderek yerleşik duruma gelmeleri, onlarda kalıcı çözümler üretme düşüncesi geliştirdi. Önceleri Belediye yada Ünüversite salonlarında yaptıkları Cemleri şimki kendi yaptıklar Cemevlerinde yapar duruma geldiler. Cemevleri, diğer faaliyetlerin yanında esas olarak, Cemler’in yapıldığı yerler ve Alevilerin ibadet yerleri olarak kimlik kazandı.
Anadolu Aleviliğinin Yapısı ve Kadın Erkek Anlayışı
Anadolu Alevileri toplum olarak homojen bir yapıya sahip değiller. Çeşitli yöre halklarından ve halk gruplarının birliğinden oluşmaktadırlar. Bu gruplar arasında etnik (dil) farklılıklar olduğu gibi kültürel farklılıklarda mevcuttur. Dahası var, Anadolu Aleviliği içerisinde yer alan farklı gruplar, Alevlik öncesi değişik İnanç Sistemleri’nden gelmekteler. Kendileri gelirken eski inançlarının bazı elementlerini birlikte getirdiler. Bu ve buna benzer nedenlerden dolayı, Anadolu Aleviliği ile ilgilenen bilim insanları, haklı olarak, Anadolu Alevliği’nin yapısını başdaşmacı (senkretik) olarak değerdendirmektedirler. Bu konuya biz başka yerde değineceğiz.
Bunca iç farklılıklara rağmen, Anadolu Alevileri bir İnanç Toplumu olarak, dışarıya karşı, kendi ortak ana ilkeleri üzerinde, bir birlik ve beraberliği sağlamış görünmektedirler. Bu ortak ana ilkeler burada ele aldığımz konulardır. Mesela; kendine özgü Tanrı-Doğa-İnsan anlayışı; kutsal Kitap ve sözlü gelenek anlayışı; İnsan ve insan ilişkileri anlayışı; İbadet yeri, biçimi ve dili anlayışı; Örgütlü yapılanma, ortak duygu ve davranış anlayışı.
Frankfurt, 11.01.2022

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir