Alevilik, Örgütlülük ve Sessizlik: Nereye Gidiyoruz?
1960’lar, Alevi toplumu için sadece köyden kente göçün başladığı değil; aynı zamanda görünmezlikten görünürlüğe geçişin sancılı adımlarının atıldığı yıllardı. Yoksulluk, dışlanma ve devletin güvensizliği altında Aleviler Anadolu’nun dağ köylerinden büyük şehirlerin kenar mahallelerine göç etti. İstanbul, Ankara, İzmir gibi kentlerin çeperlerinde yaşamaya başladılar ama sisteme entegre olamadılar. Kimliklerini açıkça yaşamak bir yana, çoğu zaman saklamak zorunda kaldılar.
Şehir yaşamı, Aleviler için sadece ekonomik zorluk değil; kimliklerinin bastırılması anlamına da geliyordu. Okullarda, işyerlerinde, askeriyede “Alevi misin?” sorusu bir tehdit olarak dolaşırken; “Evet” demek cesaret, susmak ise mecburiyet oldu.
Bu bastırılmış kimlik, toplumsal hafızada büyük yaralar açan iki kanlı olayla bambaşka bir döneme girdi: 1978 Maraş ve 1980 Çorum katliamları. Bu katliamlar, Alevi kimliğinin topyekûn yok sayılması ve susturulması girişimiydi. O günlere kadar dağınık ve kopuk yaşayan Alevi toplulukları, artık örgütlenmenin kaçınılmaz olduğunu anladı.
1980 askeri darbesi, Alevi örgütlülüğünü boğmaya çalıştı. Cemevleri kapatıldı, dernekler dağıtıldı, inanç önderleri baskı altına alındı. Ama bu baskılar, mücadeleyi durdurmadı; aksine dayanışma ve kurumsallaşma ihtiyacını artırdı. 1980 sonrası kurulan Alevi dernekleri, vakıflar ve federasyonlar bu tarihsel gerçekliğin ürünüdür.
Bugün gelinen noktaya bakıldığında, bu mücadeleye rağmen Aleviler hâlâ eşit yurttaşlık haklarına tam erişemedi. Ayrımcılık, dışlanma, şiddet hâlâ günlük gerçeklik.
Belki tarihte ilk kez bir Alevi cumhurbaşkanı olabilirdi. Ama bu ihtimal bile toplumun bazı kesimlerinde büyük tartışmalara yol açtı. “Alevi’den cumhurbaşkanı mı olur?” sorusu, sadece devlet içindeki ayrımcı reflekslerin değil; Alevi toplumunun kendi içindeki bastırılmış güvensizliklerin de dışa vurumuydu. Kimi Aleviler bu ihtimali benimsemekte tereddüt etti. Çünkü yıllarca “öteki” olmanın getirdiği psikoloji, hak ettiği yerleri hayal etmeyi bile unutturmuştu.
Bu süreçte Alevi kurumlarının büyük kısmı yetersiz ve ürkek kaldı. Kimileri sosyal medyada sembolik açıklamalar yaptı; kimileri siyasette pozisyonlarını koruma telaşına düştü; kimileri genel başkanlık ve temsil koltukları hesaplarına gömüldü. 6’lı masa içinde ve dışında yer alan bazı siyasi partilerin Alevi cumhurbaşkanı seçilmesin diye yürüttüğü örtülü kampanyalara sessiz kaldılar. Seçim sonrası birkaç milletvekili bu kirli oyunları kamuoyuna açıkladı.
Bu kampanyalara karşı Alevi kurumlarından güçlü ve örgütlü bir tepki yükselmedi.
Dahası, bazı Alevi sanatçılar—özellikle Arif Sağ ve oğlu Tolga Sağ gibi isimler—bu nefret dolu linç ortamına sessiz kalmayı tercih etti. Belediye etkinliklerinde sahne alma kaygısıyla mı? Alevi toplumu hedef alınırken ortadan kayboldular. “Tarafsızlık” kılıfına sığınıp susmayı seçtiler. Oysa susmak, bu kadar açık ve aleni nefret karşısında bir tercihtir; aynı zamanda ihanettir.
Bu nefret iklimi sadece siyasetin arenasında kalmadı. İzmir Büyükşehir Belediyesi’ndeki grev süreci, bu ayrımcı dilin ne denli derinleştiğini gösteren çarpıcı bir örnek oldu. Gazeteci Yılmaz Özdil, grevdeki işçilerin tamamına yakınının Tuncelili olduğu yalanıyla hem Alevi hem Kürt kimliklerini hedef gösterdi. Ancak İz Gazete Genel Yayın Yönetmeni Ümit Kartal, resmi verilerle Özdil’in bu manipülatif yalanını tek kalemde yerle bir etti: Belediyede toplam 573 kişi çalışıyordu ve iddia edildiği gibi bir homojenlik asla söz konusu değildi.
Kartal’ın bu cesur müdahalesi, doğru gazeteciliğin ne demek olduğunu kanıtladı. Kendisine kamu adına teşekkür borçluyuz.
Fakat iş bununla kalmadı. Grevle doğrudan ilgisi olmayan Alevi ve Kürt toplulukları, sosyal medyada yoğun nefret kampanyalarının hedefi oldu. Bazı kendini gazeteci ve akademisyen olarak tanımlayanlar, klavye başında zehir kusarken, bu kirli dili körüklediler. “Tuncelili olmak”, “Alevi olmak”, “Kürt olmak” bir suçmuş gibi gösterildi. Emek mücadelesi veren işçilerin kimlikleri, iftiralarla lekelendi. Bu nefret dili, sadece bireylere değil; toplumun birlikte yaşama umuduna da ağır bir darbe vurdu.
Ve ne yazık ki, bu nefret saldırıları karşısında Alevi kurumlarının büyük bölümü sessizliğe büründü. Oysa sessizlik, faillerin cesaretini artırıyor, mağdurların yalnızlığını derinleştiriyor. Alevi kurumları artık sadece inançlarını değil, aynı zamanda toplumsal eşitlik ve adalet mücadelesini de omuzlamak zorundadır.
Bugün açıkça görüyoruz ki:
Alevi olmak, emekçi olmak, eşit yurttaşlık talep etmek hâlâ bu ülkede “suç” sayılıyor.
Ama unutulmamalıdır ki, biz susarsak; bu algı gerçek olur, bu nefret büyür.
Türkiye’nin en güçlü sivil tabanı olma potansiyeline sahip Alevi örgütlülüğü, sığ gündemlerin ve günübirlik siyasetlerin peşinden koşarken stratejik vizyonunu kaybediyor. Ortadoğu yeniden şekillenirken, emperyal güçler bölgesel planlar yaparken, Aleviler bu senaryonun neresinde olacak, belirsizliğini koruyor. Bu belirsizlik sürdürülemez.
Alevi kurumları artık kendine çeki düzen vermeli. Örgütlülük, Ankara’daki birkaç kişinin aldığı kararlarla değil; tabanın katılımı, direnci ve talepleriyle mümkündür. Bugün yaşadığımız ayrımcılık, baskı, nefret ve dışlanma karşısında susmak, yarına dair umudun kendi ellerimizle gömülmesidir.
Örgütlü olursan, sen düşünürsün.
Örgütsüzsen, onlar senin yerine düşünür.

Sevgili Canlar, yoluna ve ikrarına bağlı olan her Alevi kendisini Alevi Haber Ağı’nın doğal bir muhabir olarak görmelidir.
Oturduğu mahallede, okuduğu okulda, çalıştığı iş yerinde, üyesi olduğu Cemevi’nde ve sokakat haber niteliği taşıyan her durmla ilgili bize görsel veya yazılı haber göndermelidir.
Bu istemimiz Alevi kurum yöneticilerimiz içinde geçerlidir.
Alevi Haber Ağı: Gerçekleri yazacak… Geçekler yazılırken sende katkını sun can…
Saygılar, sevgiler