Paz. Şub 1st, 2026

Alevi Haber Ağı

Alevi Haber Ağı Web Sitesi

Yazmak bir dert, yazmamak binbir…

Haşim Aslan
Er kişi iddiasını ispatlamakla yükümlüdür, aksi takdirde kurumlarımızdan ve toplumumuzdan özür dilemelidir.
Süreğen bir medyatik olma çabasına uzun bir dönemdir tanıklık ediyoruz. Zamanında Alevi toplumuna hizmet etmiş, gönül vermiş ve ter akıtmış kimi ‘eski yöneticiler’, pandemi dönemiyle birlikte bozulan ruh-i hâllerini tamir etmenin bir yolu olarak kurumun itibarını zedeleyerek kendilerini tedavi edeceğini düşünmektedirler. Hangi doktordan aldıkları belli olmayan bu reçetenin, değil kendilerini tedavi etmek veya yanlışları düzeltmek, bilakis; balıklama dalmış oldukları hazımsızlık girdabına daha da batmalarına neden olmaktadır. İş bununla da kalsa iyiydi. Ancak girdikleri derin çukura tuttukları herkesi çekmeye çalışmaktadırlar. Bu sözleri, bu zamana kadar hatırı sayılır emekler veren, değerler yaratan, aynı sofraya oturduğumuz ve aynı yola baş koyduğumuz insanlara sarf etmek elbette ki çok zor ve üzücü. Ama ne yazık ki gerçek. Trajik olan son nokta ise kendi yarattıkları kuruma güvenmemeyi ve çamur atmayı bir meslek, günlük bir terapi veya bir rahatlama seansı olarak görmeleridir.
Toplumuna ve kendisinden sonra bayrağı devralan yöneticilere kaf dağından bakmak(!)
Everest’i bile sollayan ve yüksek ego sıradağlarına sahip bu bireylerin bizleri beğenmemeleri ve eleştirmeleri tarafımızca kabulümüz ve başımız gözümüz üstünedir. Ancak çıtayı yükseğe taşımamızdan ötürü gelen hazımsızlığa rızalığımız yoktur. Hele eyvallahımız hiç yoktur. Freudyen yaklaşımda her davranışta bilinçdışı bir motivasyon ararız. Biri birşeye sinirlendiğinde, birini sevmediğinde ya da bir dil sürçmesi yaptığında, Freudyen bakış açısı bu davranışı geçmişteki bir bastırılmış duyguya bağlar. Bunu bu kadar detaylandırmamın nedeni elbette ki bu bireylerin yaşamış olduğu travmaları merak etmek değil, sorunlarına düzgün bir teşhis koyma istediğimdir. Kaldı ki sadece birey olarak değil kümülatif bir toplum olarak da halkımızın travmaları vardır. Ancak bireylerin çocukluklarında veya gençliklerinde bastırdıkları duyguların vebalini biz çekemeyiz. Egosal tatminlerini; bizleri karalamak, şüphe yaratmak, yalan ve iftiralarla şaibe varmış gibi algı yaratamazlar. Yapanlara da; hodri meydan! İspatlamazsanız halkımız nezdinde yalancı durumuna düşeceksiniz! Varsa elinizde somut deliliniz, belgeniz açıklayın. Hatta dava açın. Yoksa da çıkıp bu halktan ve özellikle iftira attığınız yoldaşlarımızdan özür dileme erdeminde bulunun. Bu egonuza zarar vermez, bilakis erdemli kılar.
Onursal Başkanlık – Mülkiyetle Özdeşleşme (Identity Attachment to Possessions)
Alevi kurumları kimsenin malı, mülkü değildir. Biz yöneticiler bugün varız, yarın da bu bayrağı başkalarına devredeceğiz. Kalıcı olan YOL’un kendisidir. Devrimci jargonla söylecek olursak ‘Bizler YOL’un sıra neferleriyiz’. Bireyler geçici ancak YOL’un kendisi kalıcıdır. Davaya inanan herkes sürekte yerini bir şekilde alır. Almalıdır da. Ancak Alevilik’le bağdaşmayan ve kendi mülküymüş gibi hareket eden bu ‘onursal’ anlayış emekli olmak zorundadır. İsminin önüne gelen bir ‘onursal’ sıfatıyla kurumun daimi sözcüsüymüş gibi hareket eden, kurumlarımız adına söz söyleyen, çıkıp hiçbir genel kurulda hesap vermeyen, seçilmesine veya oylanmasına ihtiyaç duyulmayan, diğer kurumlarla iletişimlerinde temsilcimizmiş gibi davranan, daimi başkanmış gibi hareket eden ‘padişahlara’ ihtiyacımız yok bizim. Kendilerine saltanatlar inşa etmek için partilerle kurumun bilgisi dışında şahsi pazarlıklar yapanlar, geçmişteki emeklerine bir çizgi çekmeyi göze aldıkları sabittir. 16 Aralık 2024 tarihli AABK toplantısı ile onursal başkanlığa son verilmesi ve bu zamana kadar verilen onursal başkanlıkların geri alınması umarın sadece konfederasyon düzeyinde kalmaz, federasyon ve cemevlerinde de uygulanır. Aksi takdirde kendi krallarımızı kendimiz yaratmış oluruz. Bize önder değil, dava insanı gerekmektedir. Liderlik kültünün kutsandığı Ortadoğu toplumlarının, cahiliye dönemi anlayışları ile hareket edemeyiz. Bu sıfatta ısrarın sosyolojik ve psikolojik nedenleri elbette ki tartışılmalıdır.
Gençlik, kuşaklar arası çatışmayı konuşurken önceki neslin kuşak geçişini tamamlayamamış olması(?)
Gençliğin kendisini var etme mücadelesine ket vuran elbette onlarca neden sayabiliriz. Hatta bu başlı başına yazı dizisi olması gereken bir konudur. Ama bu paylaşımı bağlamından koparmamak için kısaca değinip geçeceğim. Psikolojik nedenlerini sıkça gençlik içerisinde tartıştığımız kuşaklar arası çatışmanın bir nedeni de bayrak devridir. Kuruma sayısız emeklerde bulunan, kendi evi gibi sahiplenen, kendi gözü gibi bakan binlerce yöneticimiz/yol emektarımız vardır. Bu çabaları takdire şayan bir yaşam örneğidir. Bundan dolayıdır ki bazı yöneticilerimiz(hepsi için demiyorum)yine gözü gibi büyüttüğü kendi gençlik birliğine(özbeöz çocuğuna dahi) sorumluluğu devretmekte, yetki paylaşmakta tereddüt eder.(Elbette tereddüt etmeyen binlerce yönetimiz de var)En kıymetlisini paylaşmak gibi bir durumdur. İnsani olan tarafı oldukça sempati uyandıran bir durumken arkaplanında başka nedenler de vardır. İşte tam da o konu bencilliğin dışa vurumudur. Yıllardır yarattığı tek değer toplumun refahı ve mutluluğu değildir o bazı yöneticiler için, aynı zamanda kendi konfor alanını, ünvanını ve güvenlik alanını da inşa etmiştir. Asıl vazgeçemediği de budur. Çatışmanın psikolojik arkaplanı bence budur. İzninizle yine Freud’a başvuruyorum çünkü ona göre; “mal-mülk bir nevi güç, kontrol ve güvenlik temsili olabilir. Bu yüzden onu kaybetmek, bilinçdışı düzeyde güçsüzleşme, korunmasız kalma korkularını tetikler.” Bunun nedenini de şöyle açıklıyor sevgili Freud: “Bazı bireyler, mal mülklerini(buradaki mülk ile neyi kasteddiğimi önceki başlıkta belirttim) kimliklerinin bir parçası haline getirir. Bu durumda kaybetme korkusu, sadece maddi değil, benliğin parçalanması gibi hissedilir. Bu daha çok narsistik yapıdaki bireylerde görülür.” Freud’tan yeteri kadar alıntı yaptıktan sonra konunun daha net anlaşıldığını umuyorum. Bu tavrın devam etmesi halinde, eski sıfatların yerini hangi sıfatların yer alacağını Freud çok net açıklamış diye düşünüyorum.
Son söz olarak; bireysel çatışmaları nedeniyle kurumlarımızın ve toplumumuzun ikbaline zarar verenlerin yarattıkları tahribatı biran önce farketmelerini diliyorum. Bir genç olarak, “yaşlılara öğüt vermek” gibi bir huyum yada alışkanlığım yok ancak yaratılan zararın boyutları artık geleceğimizi tehdit etmektedir. Ve bu tarz bir mirasın talibi değiliz. Gelecekte güzel bir mihenk taşı olarak hatırlanabilmeniz için lütfen bu çağrıya kulak verin.
Gül Cemallerinize aşkı niyazlarımla…
Haşim Arslan
Not: Kurumuma ve yöneticilerimize olam eleştirimi, yarım yüzyıla yaklaşık bir emekle oluşturulan kurumsal işleyiş içinde muhataplarına iletiyorum. Bu örgütsel kültürün mutfağından geçenlerin bunu tahmin edeceklerini düşünüyorum. Bireylerin değil, yolun, davanın insanıyım.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir