MARAŞ SOYKIRIMI’NA YANLIŞ PERSPEKTİFTEN BAKMAK ÜSLUP, YÖNTEM, DÜŞÜNCE SİSTEMATİĞİ (4)
⌈Aziz Tunç⌉
6. Yazarın Katliam Hakkındaki Görüş ve İddiaları
Yazarın konuyu ele alma yöntemini bu şekilde belirledikten sonra, bu bölümden de yazarın katliam hakkındaki genel görüşleri, iddiaları ve eleştirileri ayrıntılı olarak ele alınacaktır.
-
Maraş Kıyımının Neden Yapıldığına Daira) Kıyım, sürecin 12 Eylül’le taçlandırılması için mi yapıldı?
Yazar, kullandığı yönteme uygun olarak, katliam hakkında bilinenleri ve yazılanları “saygın çalışmalar” örtüsüyle saklamaya çalışarak kendisine yer açmaya çalıştığı ve o yolda devam ettiği daha önce belirtilmişti.
Bu durumda sözde iddiası olan birisi olarak, yazarın Maraş soykırımının neden yapıldığına dair açık, net ve anlaşılır bir değerlendirme yapmış olması beklenirdi.
Maalesef yazarın bütün yazdıklarından Maraş soykırımının neden yapıldığına ilişkin gerekli netlikte bir açıklama bulmak mümkün olamamaktadır.
Buna rağmen yazara göre Maraş katliamı, “Türkiye’nin aydınlarının yarattığı demokratik kamuoyunun tüm unsurlarıyla tasfiye edilmesine yol açmış, … 12 Eylül darbesiyle taçlanmıştır.” (s.30)
Yazar aynı görüşü, yine (s.30’da) “Bu anlamda 12 Eylül darbesinin kurucu şiddetidir katliam” diye ifade etmiştir.
Başka mecralardan da yazar bu görüşünü tekrarlayarak Maraş katliamını “kurucu suç” olarak nitelemiştir.
Bu görüşünden hareketle yazar, Maraş soykırımından sonra “Cumhuriyetin yeni ittifaklarla yeniden inşası”nın sağlandığını belirtmektedir. (s.236)
Yapılan bu alıntılarla yazarın Maraş soykırımının neden yapıldığına dair düşüncelerini, çok net olmamakla birlikte, anlamak mümkün olmaktadır.
Yazarın Maraş katliamının neden yapıldığına dair karmaşıklaştırılmış olan görüşlerinin sadeleştirilmiş hâli şudur:
“Maraş soykırımı, demokratik kamuoyunun tasfiye edilmesine yol açan ve 12 Eylül’e giden yolu açmak için işlenmiş ‘kurucu suç’ veya belirtilen amaçlarla uygulanmış ‘kurucu şiddettir’.”
Bu tez, birazdan göstermeye çalışacağımız gibi, yazarın iddiasının aksine, yeni de değildir; patenti yazara da ait değildir.
Maraş kıyımının hemen akabinde sıkıyönetimin, sonra 12 Eylül faşist darbesinin gelmesiyle yapılan yüzeysel değerlendirmelerle, Maraş kıyımının 12 Eylül’e giden yolu açmak için yapıldığı değerlendirmesi yapılmıştır.
Ayrıca bu tez, Maraş soykırımının neden yapıldığına dair tam doğruyu değil, doğrunun bir bölümünü ifade etmektedir. O nedenle eksik ve yanlıştır.
Maraş soykırımı tek başına 12 Eylül faşist darbesine gerekçe oluşturmak amacıyla yapılmamıştır. Konjonktürel nedeni bu olsa da Maraş soykırımının bir de stratejik nedeni bulunmaktaydı.
Bu soykırımın ikinci ve temel/stratejik nedeni Türk devletinin “etnik ve dinsel arındırma”, yani soykırım politikasını uygulama isteği ve ihtiyacıydı.
Çünkü o dönem Kürt halkı, bastırılmış olan özgürlük mücadelesine yeniden başlamıştı ve bu amaçla önemli gelişmeler yaşanmaktaydı.
Ayrıca Alevi toplumu, yaşanan demokratik gelişmelerin en önemli toplumsal dayanağı durumundaydı.
Hâlbuki Kürtler ve Aleviler, bu devletin soykırım ve asimilasyon yöntemleriyle yok etmek istediği toplumlardı.
Türk devleti, Kürt halkının kitlesel yoğunluğunun ve gücünün bilincindeydi.
Kısa bir süre önce Kürt halkının direnişlerini somut olarak görmüş, yaşamıştı.
Kürt halkının direnişlerini askerî ve fiziki zor yoluyla ancak bastırabilmişti.
Bu halkın yeniden örgütlenmeye ve özgürlük talep etmeye yönelmesi devletin stratejik temel korkusuydu.
Ayrıca devrimci kurumların toplumsal tabanı olan Alevilerin örgütlenmesinden ve hareketliliğinden de devlet rahatsız olmaktaydı.
Devlet, Kürt halkının ve Alevilerin yapabileceklerine dair geniş ve kapsamlı bilgiye ve tecrübeye sahipti.
Dün yok edemediği Kürt ve Alevi toplumunun tarihsel direnişlerle beslenen yapısının bir örgütlülüğe dönüşmesinin tehlikesi, devleti korkutuyordu.
Bu dönemde devletin korkusunu büyüten tarihî bir gelişme daha yaşanmış, devletin korktuğu olmuş, 1978 yılının Kasım ayında PKK kuruluşunu ilan etmişti.
Tam da bu gelişmelerden dolayı devlet, soykırım politikalarını güncellemiştir.
Böylece hem mevcut toplumsal mücadeleyi bastıracak hem de Kürt halkına ve Alevilere karşı uygulamak istediği “etnik ve dinsel arındırma” politikalarını hayata geçirebilecekti.
Türk devletinin bu iki güncel ve temel politik ihtiyacının örtüşmesi, Maraş soykırımının ve o dönem yapılan diğer soykırımların yapılmasının nedenleri olarak karşımıza çıkmaktadır.
Bu şekilde Türk devleti “toplumsal mücadeleyi bastırma” ve “etnik ve dinsel arındırma” sorunlarının çözümüne hizmet etmesi amacıyla Maraş’ta ve diğer alanlarda söz konusu soykırımları planlamış ve gerçekleştirmiştir.
Bu anlamda Maraş soykırımından önce aynı nedenlerle, özellikle Alevilerin ve Kürtlerin yaşadığı ve kıyım yapma koşullarının kolayca yaratılabileceği Elazığ, Pazarcık ve Elbistan’da da benzer katliamlar planlanmış, girişimleri olmuş; Sivas ve Malatya’da katliamlar yapılmıştır.
Bu şekilde pratikleştirilen katliam ve soykırımların devamı olarak 1978 yılının Aralık ayında Maraş soykırımı gerçekleştirilmiştir.
Aynı politika, aynı yöntem ve aynı araçlarla 1980’de Çorum’da, 1993’te Madımak’ta, 1995’te Gazi’de devam etmiştir.
Sonuç olarak, Maraş soykırımının Kürt-Türk Alevilere yönelik “etnik ve dinsel arındırma”, yani soykırım amacıyla yapıldığı gerçeğini görmeden sadece “12 Eylül faşist darbesinin yolunu açmak için” yapıldığını söylemek eksik ve sorunlu bir açıklamadır.
Bu anlamda Maraş soykırımından önce aynı nedenlerle, özellikle Alevilerin ve Kürtlerin yaşadığı ve kıyım yapma koşullarının kolayca yaratılabileceği Elazığ, Pazarcık ve Elbistan’da da benzer katliamlar planlanmış, girişimleri olmuş; Sivas ve Malatya’da katliamlar yapılmıştır.
Bu şekilde pratikleştirilen katliam ve soykırımların devamı olarak 1978 yılının Aralık ayında Maraş soykırımı gerçekleştirilmiştir.
Aynı politika, aynı yöntem ve aynı araçlarla 1980’de Çorum’da, 1993’te Madımak’ta, 1995’te Gazi’de devam etmiştir.
Sonuç olarak, Maraş soykırımının Kürt-Türk Alevilere yönelik “etnik ve dinsel arındırma”, yani soykırım amacıyla yapıldığı gerçeğini görmeden sadece “12 Eylül faşist darbesinin yolunu açmak için” yapıldığını söylemek eksik ve sorunlu bir açıklamadır.
Yazarın Maraş soykırımının Kürtlerle ve Kürdistan gerçekliğiyle ilgisini görmezden gelmesi, bunu yokmuş gibi davranması, gerçeklere karşı tutum almasının sonucu olarak yorumlanabilir.
Zaten böyle olduğu yazarın yazdıklarından da anlaşılmaktadır.
Yazar, zevahiri kurtarmak adına birkaç yerde “Alevi Kürtler” kavramını kullanmıştır.
Ama Maraş soykırımının Kürtlerle ilgili gerçekliğine uygun bir yaklaşımdan ısrarla uzak durmuştur.
Hâlbuki Maraş soykırımının yapılmasının nedenlerinden birinin Kürt halkının özgürlük mücadelesi olduğuna dair ortaya konulan bu gerçekler, soyut iddialar veya yorumlarla çıkartılan sonuçlar değil, somut gerçekliklerdir ve devletin ilgili dokümanlarından bu gerçekliği görmek çok mümkündür.
Belirtilen bu önemli yanlışlığın dışında yazar, yukarıdaki alıntılardan görüldüğü gibi, 12 Eylül ile Maraş katliamı arasındaki ilişkiyi “kurucu şiddet”, “kurucu suç” vb. olarak tanımlamaktadır.
Ayrıca yazarın cumhuriyetin yeniden inşasından söz ettiği de bilinmektedir.
Anlatımlarına birlikte bakıldığında yazar, “Maraş katliamının yapılmasının sonucunda 12 Eylül geldi ve bunun üzerine devlet yeniden yapılandırıldı” gibi bir iddiayı söylemeye çalışmaktadır.
Bu iddiaya konuyla ilgili hiç kimse “evet, doğrudur” demez.
Ama farklı kelimelerle anlatarak yaratılan illüzyonist ve demagojik etkiyle sanki bu çıkarım doğruymuş gibi bir algı oluşturulmaktadır.
Gerçeği açığa çıkarmak için iki soru geliştirmek gerekiyor:
Birincisi, Maraş soykırımında işlenen “kurucu suçla” veya “kurucu şiddetle” hangi devlet yıkılmıştır?
İkincisi, Maraş soykırımının sözde “kurucu şiddetiyle” hangi devlet kurulmuştur?
Maraş soykırımıyla Türk devletinin yıkılmadığı açıktır.
Maraş soykırımının yeni bir devlet kurmadığı da kesindir.
Maraş soykırımından yaklaşık bir yıl sonra, Kasım 1979’da Ecevit hükümeti yıkılmış, Demirel hükümeti kurulmuştur.
Demirel hükümeti de yine bir yıla yakın hüküm sürmüş ve 12 Eylül faşist darbesiyle devre dışı kalmıştır.
Elbette bunların her biri siyasal olarak önemli değişimler ve gelişmelerdir.
Ancak bunların hiçbiri bir devletin yıkıldığı, yeni bir devletin kurulduğu gelişmeler ve değişimler olarak değerlendirilemez.
Böylesine ayakları yere basmayan iddialarda bulunmak ancak gerçeklere uzak olmakla mümkün olabilir.
Siyasal iktidarlara darbelerle el konması ayrı bir süreçtir; katliamlar veya soykırımlar ayrı süreçlerdir.
Katliam veya soykırım olmadan da siyasal iktidarlar darbelerle veya başka zor yöntemleriyle değişebilirler.
Aynı şekilde siyasi iktidarlar değişmeden de katliamlar ve soykırımlar yapılabilir.
1980’den sonra birçok katliam ve soykırım pratiği yaşanmıştır.
Ancak bunlardan dolayı bir darbe yapılmamıştır.
Ya da 28 Şubat ve 27 Nisan muhtıraları yaşanmış, ancak ne bu darbelerin yapılması için ne de bu darbeler yapıldı diye bir soykırım pratiği uygulanmamıştır.
Darbelerle soykırımlar/katliamlar birbirleriyle zorunlu ve mutlak bir bağımlılık ilişkisi içinde değildirler.
Aynı şekilde darbelerle soykırımlar ve katliamlar birbirlerinin sonucu veya koşulu da değildirler.
Yazarın belirtilen şekilde Maraş kıyımını sadece 12 Eylül faşist darbesiyle bağlantılı olarak açıklamaya çalışması hem gerçeklere aykırıdır hem de katliamlara ve faşizme karşı mücadeleye sekte vuran bir tutumdur.
Öte yandan Türk devleti, 12 Eylül faşist darbesiyle “bekasını” güvenceye alan tadilatlar yapmış, kendisini “tahkim” etmeye ve böylece varlığını sürdürmeye çalışmıştır.
Ancak Türk devleti bunu yaparken yazarın sandığı ve iddia ettiği gibi ittifaklarını değiştirmemiş, yeni müttefikler edinmemiş, var olan müttefiklerinden herhangi birini tasfiye etmemiştir.
Dolayısıyla yeniden bir cumhuriyetin inşası söz konusu olmamıştır.
Devlet, 12 Eylül darbesinin öncesinde de sırasında da sonrasında da aynı faşist Türk devletiydi.
Bu devlet, belirtilen süreçlerde varlığını korumuş ve sürdürmüştür.
Türk devletini elinde tutanlar, 12 Eylül öncesinde de sonrasında da sömürgeci Türk sermayedarları, emperyalistlere bağımlı büyük tüccarlar, finans merkezleri ve bir avuç yüksek bürokrat ve askeri yöneticilerdi.
Bu sömürücü ve sömürgeci güçlerin birbirleriyle olan çelişkileri çeşitli avantajlar ve sonuçlar yaratabilir.
Ancak bu egemenlerin ve bunların egemenlik aracı olan devletin niteliğini değiştirmez.
Her hâlükârda adı geçen sınıf ve klikler halk düşmanlığı özelliklerini sürdürmüşlerdir.
b) Sol-Sosyalistlerin ve Alevi Kürtlerin Merkeze Yerleşmesi ve Kıyım
Yazar, s. 32’de “Maraş’ta sol sosyalistlerin, Alevilerin ve Alevi Kürtlerin toplumsal merkeze doğru yerleşmeye başlamaları, kurulu siyasal merkezin geleneksel bastırma refleksini harekete geçirmiştir” diye bir değerlendirme yapıyor.
Buradan da Maraş soykırımını “Aleviler Maraş’a yerleştikleri ve güç sahibi oldukları için yapılmıştır” bayat tezine sarılmaktadır.
Bu iddia da belirtildiği gibi hem yeni değildir hem de doğru değildir.
Aynı şekilde kıyımdan hemen sonra geliştirilmiştir.
Somut verilere bakıldığında gerçekliklerin bambaşka olduğu daha açık olarak görülebilecektir.
Özellikle “Alevilerin merkeze yerleştikleri” argümanı, Maraş’ta yaşanan sosyal gerçekliğe uygun değildir.
Soykırımdan birkaç yıl önce yoğunlaşan Maraş’a Kürt-Türk Alevi göçü, şehrin demografik yapısını değiştirmediği gibi değiştirmeye aday bir durum da değildi.
Ayrıca söz konusu göç, şehrin ekonomik parametrelerini de değiştirememiştir.
O tarihlerde Maraş’taki Kürt-Türk Alevi nüfus oranı %10-15 civarındaydı.
Maraş’ın ekonomisinde Kürt-Türk Alevi kesiminin ağırlığı çok azdı ve ne kadar gelişirse gelişsin kısa sürede niteliksel bir gelişme söz konusu olamazdı.
Kürt-Türk Alevilerin Maraş’ta hiçbir fabrikası yoktu.
Maraş’ta bulunan hiçbir acentelik Türk-Kürt Alevilerin değildi.
Maraş’ın büyük tüccarları veya büyük toprak ağaları arasında hiçbir Kürt-Türk Alevi bulunmamaktaydı.
Kısmen biraz daha fazla toprağı olan birkaç Kürt-Türk Alevi ise durumu değiştirecek düzeyde değillerdi.
Daha önemlisi Maraş kıyımında bazı Türk devrimci demokratların dışında katledilenlerin ezici çoğunluğu yoksul Kürt-Türk Alevileriydi.
Dolayısıyla yazarın iddia ettiği gibi, Maraşlıların “kurulu siyasal merkezin geleneksel bastırma refleksini harekete geçirecek” düzeyde Maraş’ın merkezine yönelik bir Kürt-Türk Alevi yerleşimi söz konusu olmamıştır.
Ayrıca Maraş soykırımını nüfus veya ekonomik durum gibi argümanlarla tarif etmek, devletin soykırımcı/katliamcı yapısının gizlenmesine yol açacağı için de yanlıştır.
Katliamcı/soykırımcı mekanizmayı harekete geçiren bir tek argüman vardır; o da devletin Maraş’ta yapılmasına karar verip planlamasını yaptığı “etnik ve dinsel arındırma” ve toplumsal mücadeleyi bastırma amaçlı soykırımdır.
Devletin ilgili aparatları bu amaçla faşist paramiliter katilleri örgütlemiş, katliamcı güruhu motive etmiş ve harekete geçirmiştir.
Yazar bu gerçeği çürütememiş ama hafızalardan silmek için elinden geleni yapmıştır.
Hâlbuki bu gerçeği görünmez kılmak, kamufle etmek, katliamcı, soykırımcı, asimilasyoncu devlete karşı mücadeleye zarar vermekten başka hiçbir sonuç yaratmayacaktır.
Katliamlara maruz kalmış olan hiç kimse böyle bir sonucu doğuran bir yaklaşıma sıcak bakmayacaktır.
2. Maraş Soykırımını Kim veya Kimler, Hangi Mekanizmayla Yaptılar?
Yazarın yukarıdaki sorulara da kendince cevap vermeye çalıştığı görülmektedir.
Yazarın s. 39’daki makalesinde “Katliamı kim yaptı” ara başlıklı bir bölüm de bulunmaktadır.
Okur, ara başlıktaki soruya bakarak bu başlık altında Maraş soykırımının sorumlularının deşifre edileceğini düşünebilir.
Ancak ne yazık ki bu başlık altında yazılanların bir tek cümlesinde veya kelimesinde Maraş soykırımını kimlerin yaptığına dair bir bilgi bulunmamaktadır.
Dolayısıyla ara başlıkla sorulan soru cevapsız kalmış ama bu yolla sanki bu soruya cevap veriliyormuş algısı yaratılmıştır.
Buna rağmen metinlerin çeşitli bölümlerinden ve yazarın başka mecralarda yaptığı açıklamalardan katliamın sorumluları olarak kimleri belirlediği tespit edilebilmektedir.
Buna göre kitapta yer alan makalelerden birinde yazar, Maraş soykırımını, “resmî devlet görevlilerinin ve siyasi parti başkanlarının, zamanın başbakanı ve içişleri bakanına kadar uzanan” (s.26) bir silsile içindekilerin yaptığını belirtmiştir.
Bir başka yerde yazar, “Beyaz yakalılardan devlet seçkinlerine kadar uzanan bir resmî failler silsilesi açıklıkla ortaya konulmaksızın adil biçimde çözülemez. Çünkü katliam siyasal sistemin temel bir ürünüdür” demektedir. (s.256)
İlk alıntıdan bütün açıklığıyla görüldüğü gibi yazar, soykırımın sorumluları olarak geniş bir skalada sorumlular belirlemektedir.
Bunların içinde resmî devlet görevlileri vardır ama resmî olarak devlet yoktur.
Devleti kurumsal kimliğiyle dışarıda tutan aynı anlayış, ikinci alıntının ilk cümlesinden de görülmektedir.
Yazar buradan da devlet içindeki bazı “beyaz yakalıların” bu katliamın sorumluları olduğunu anlatmaktadır.
Yazarın mantık kurgusu, temel yaklaşımı budur.
Hâlbuki bu katliamdan bazı “beyaz yakalılar” değil, kurumsal olarak devlet sorumludur.
Devletin ilgili merkezlerinde karar alınmadan, işin içinde doğrudan devlet olmadan, halklar arası dinî, millî ve kültürel farklılıklardan dolayı hiçbir “beyaz yakalı” da hiçbir “şalvarlı” da böyle bir soykırım yapamaz.
Bu yaklaşım, yazarın katliamlarla/soykırımlarla devletler arasındaki ilişkiyi yanlış anladığını ortaya koyan isabetli bir örnektir.
En yetkili olanı da dâhil, bireyler devletin yöneticileri ve yetkilileridir ama devlet değillerdir.
Tek tek devleti yönetenler, yapılan katliamlardan ve soykırımlardan elbette sorumludurlar.
Ancak esas sorumluluk doğrudan devlet mekanizmasından ve katliamcı/soykırımcı politikalardandır.
Devletin esas muktedirleri ise egemen olan toplumsal kesimdir, bireyler değildir.
O nedenle devletler yargılanarak, soykırımcı politika ve mekanizmalar mahkûm edilerek hesap vermeleri sağlanmalıdır.
Öbür türlü tek tek suçluların yargılanması, katliamcı ve soykırımcı politikaların aşılmasına hizmet etmemekte, dolayısıyla katliamların ve soykırımların son bulmasına yol açmamaktadır.
Kenan Evren ve 33 Kürt köylüsünü katleden Mustafa Muğlalı yargılamalarında ve dünyada yaşanan çeşitli örneklerde bu tür yargılamaların nasıl yapıldığı ve nasıl sonuçlandığı bilinmektedir.
Yazar, kafa karıştıran, bilinç bulandıran katliam anlatısının tepki çekeceğini görmektedir.
O zaman da çelişkiye düşme pahasına hemen bir kolaylaştırıcı cümle kuruyor ve “Çünkü katliam siyasal sistemin temel bir ürünüdür” diyerek durumu kurtarmaya çalışıyor.
Peki madem katliam “siyasal sistemin ürünüdür” o hâlde neden bu iddiaya uygun olarak devleti itham etmiyor, yazar?
Devleti soykırımın sorumlusu olarak yargılamak yerine, “devlet içindeki bazı beyaz yakalıları” suçlamakla yetiniyor.
Aslında bunun nedeni anlaşılmaz değildir.
Birincisi, katliamlardan ve soykırımlardan hesap sormak isteyenlerin beklentilerini bu şekilde soyut bir kavramla sınırlandırmaya çalışıyor.
İkincisi, devleti hedefe koymayarak kolay bir katliam karşıtlığı yapmış olmaktadır.
Görüldüğü gibi yazar fikirlerini kabul edilebilir hâle getirmek için bu cümleyi ambalaj cümlesi olarak kurmuştur.
Yazarın esasında soykırımın sorumlusu olarak “siyasal sistemi” düşünmediği, bütün makalelerinden ve aşağıda göreceğimiz metinden net olarak görülmektedir.
a) Maraş Katliamını “Cumhuriyetçi Seçkinler, Milliyetçi Baronlar ve İslamcı Müteşebbisler” mi Yaptı?
Yazarın “Maraş kıyımını kim yaptı?” sorusuna verdiği en derli toplu cevap bir gazete röportajında görülmektedir.
Burada yazar, “Maraş katliamının üç faili; Cumhuriyetçi seçkinler, Ülkücü hareket ve sıradan halkın kendisi” diye katliamın faillerini sıralamaktadır.
(https://www.gazeteduvar.com.tr/orhan-ertekin-maras-katliaminin-uc-faili-cumhuriyetci-seckinler-ulkucu-hareket-ve-halkin-kendisi-haber-1506716)
Söz konusu kitaptan da aynı görüşler biraz değişik bir biçimde ifade edilmektedir.
Kitapta Maraş kıyımının sorumluları olarak “Cumhuriyetçi seçkinler ile yerel sahadaki milliyetçi baronlar ve İslamcı müteşebbisler” itham edilmektedir. (s. 257)
Yazarın yaptığı bu tanımlamayla Maraş soykırımının faillerini bulmak, sorumluları açığa çıkarmak mümkün değildir.
Tam tersine böyle bir muğlaklık yaratılarak yapılan soykırımın sorumlularının gizlenmesi sağlanabilir ancak.
Nedenine bakalım.
En öncesi, Maraş soykırımının sorumluları olarak suçlanan bu gruplara ilişkin yapılan tanımlamalar, genel ve soyut tanımlamalardır; somut hiçbir şey ifade etmemektedir.
Katliamın sorumluları olarak tanımlanan “Cumhuriyetçi seçkinler”, “Milliyetçi baronlar”, “İslamcı müteşebbisler” kimlerdir?
Bu tanımlamadan hareketle kimler itham edilecek, kimlerden hesap sorulacaktır?
Bu soruların hiçbir somut karşılığı yoktur.
İki, hadi diyelim ki bunların kimler olduğu kategorik olarak belirlendi, o zaman da fiilen katliamda rol oynamış olanlar nasıl ayırt edilecektir?
Mesela herhangi bir “İslamcı müteşebbis”, herhangi bir “Milliyetçi baron” veya herhangi bir “Cumhuriyetçi seçkin” sadece bu özelliklerinden dolayı katliamcı olarak tanımlanabilir mi?
Yazarın anlatımlarından “Cumhuriyetçi seçkin” olarak dönemin başbakanı Ecevit’e ve İ. Özaydınlı’ya dikkat çekilmektedir.
Bu durumda kurumsal olarak CHP’nin ve bu fikriyattaki bürokratların veya askeri yöneticilerin “Cumhuriyetçi seçkin” sayıldığı düşünülebilir.
Evet, dönemin başbakanı Ecevit ve içişleri bakanı İ. Özaydınlı soykırımcıdırlar, katliamcıdırlar, suçludurlar; burası açık ve kesindir.
Üstelik bu belirleme yazarın ortaya koyduğu yeni bir tespit de değildir.
Bu gerçek, bütün demokratik Alevi toplumu, Kürt halkı ve devrimci demokratik kamuoyu tarafından o günden beri yapılmış bir tespittir.
Peki soykırımdan dolayı itham edilecek olan Ecevit ve İ. Özaydınlı dışında başka “Cumhuriyetçi seçkinler” kimlerdir?
Öyle ya, bu katliamı adı geçen söz konusu iki soykırımcı tek başına yapmış olamayacaklarına göre, yazarın diğer “Cumhuriyetçi seçkinler”in kimler olduklarını en azından işaret etmesi gerekmez mi?
Mesela bu Cumhuriyetçi seçkinlerden birisi, o dönem Maraş CHP milletvekili Hüseyin Doğan veya Maraş CHP ileri gelenlerinden Musa Funda ya da CHP’nin atadığı bürokratlardan YSE Müdürü Fevzi Onaç, Milli Eğitim Müdürü Kasım Koç olabilir mi?
Bu insanların dördü de CHP’nin Maraş’taki ileri gelenleridir.
Bunlardan dönemin CHP milletvekili Hüseyin Doğan’ın çektiği acılar ve katliamcılara karşı sürdürdüğü mücadele demokratik kamuoyu tarafından unutulmadı.
Dönemin CHP Maraş milletvekili adaylarından Musa Funda, komşusu Musa Sunaları korumak için onların evinde, elinde otomatik silahıyla direnerek katliamcıların içeri girmelerini engelledi; bundan dolayı vahşice, vurularak ve yakılarak katledildi.
CHP’nin yerel bürokratlarından YSE Müdürü Fevzi Onaç, Kürt Alevi bir yurtsever olarak katliam esnasında halkı koruduğu için devletin hışmından kurtulamadı ve katledildi.
CHP’nin yerelde ileri gelenleri olan bu insanları katliamın sorumluları olan “Cumhuriyetçi seçkinlerden” sayalım mı?
Yazarın katliamcı olarak itham ettiği bu “Cumhuriyetçi seçkinler”den birisi de CHP aktivisti olan ve bu nedenle boğazlanarak Ecevit’e kurban edilen Kalender Toklu olabilir mi diye de insan düşünmeden edemiyor.
Bu gerçekler ortadayken kim olduklarının bile ortaya konamadığı, “Cumhuriyetçi seçkinler” gibi muğlak bir kavramla katliam sorumlularını anlatmak, gerçeklere karşı saygısızlıktan başka hiçbir şey değildir.
Yazar, kıyımın sorumluları olarak ayrıca “Milliyetçi baronlar” diye bir toplumsal/siyasal kesimden söz etmektedir.
Yazarın bu tanımlamayla esas olarak ve bir an için MHP ve ÜGD’yi kastettiğini varsayalım.
Yazarın bu tanımlaması da toplumun bilincinde yer etmiş olan gerçekleri karartmak için geliştirilmiş bir tanımlamadır.
Bir defa “baron” sözcüğü negatif bir çağrışım yapmayan, tam tersine Avrupa’da soylulara ve şövalyelere verilen bir unvandır.
Bu ifadeyle yazar, söz konusu faşist MHP ve ÜGD’li katilleri “soylu şövalyeler” olarak onurlandırmış olmaktadır.
Yazarın yanlışlıkla veya bilmeden bunu yapmış olabileceğini düşünmek gerçeği ifade etmeyecektir.
Gerek genel liberal düşünce sistematiğine gerekse Maraş soykırımını nasıl anladığına bakıldığında, yazarın faşist MHP-ÜGD katillerini soylu şövalyeler olarak görmesi çok da anlaşılmaz değildir.
Ayrıca “Milliyetçi baronlar” tanımlamasındaki milliyetçiliğin faşizmi ifade etmediği de bilinmektedir.
Bu iki kelime yan yana getirilerek oluşturulan “Milliyetçi baronlar” kavramıyla MHP’nin ve ÜGD’nin faşist paramiliter katiller oldukları gerçeği gizlenmiş olmaktadır.
Üstelik bu faşist yapılanmanın böyle bir kavramın arkasına saklanmasına hiç gerek olmadığı hâlde yazar kraldan çok kralcılıkla böyle bir role soyunmuştur.
Çünkü bu faşist çete yapılanmaları sıkıyönetim mahkemesinde yargılandılar ve devletin bin bir türlü takla attırmalarıyla cezalandırılmaktan kurtarıldılar.
O nedenle ve özetle, faşist MHP ve ÜGD bu kıyımı fiilen önderlik eden ve icra eden paramiliter katillerdir.
Ve bunların açık adlarıyla, faşist katliamcılar olarak ifade edilmemesi normal bir yaklaşım değildir.
Burada bir ayrıntıya daha değinmek gerekiyor.
Soykırımcı Ülkücü faşistler, “ellerinde uzun namlulu silahlarıyla ve maskeli yüzleriyle” katliamcı güruhu yönetmişler, sevk ve idare etmişlerdir.
Ayrıca bunların ağa babaları olan faşist MHP ve MHP’nin Maraş milletvekili M. Yusuf Özbaş, AP’den seçilen belediye başkanı Ahmet Uncu gibi bu yapının ileri gelenleri bu katliamın organizasyonunda doğrudan ve en etkili biçimde rol almışlardır.
Dolayısıyla “Ülkücüler/Milliyetçi baronlar” denilen faşist yapılanma hem bağlı olduğu MHP kanalıyla kurumsal olarak hem de dışarıdan getirtilmiş faşist kadrolarıyla bu kıyımın fiili sorumlusudur.
MHP’nin ve Ülkücülerin Maraş katliamında oynadıkları bu rol, Ecevit’in arşivinde çıkan belgeden, Maraş kıyımının mahkeme dosyalarından ve dönemin basınından yer almış olmasına rağmen, yazar bunlara hiç değinmeyi gerekli görmemiştir.
Bu gerçekler üstün körü geçiştirilerek bu faşist yapılanmaların suçlarının hafiflemesine yol açan bir tutum izlenmiştir.
Yazar, katliamdan sorumlu olduklarını ileri sürdüğü üçüncü bir sosyo-politik grup olarak “İslamcı müteşebbisler”den söz etmektedir.
Doğrusu bu iddia diğer iki iddiaya göre ayrıca açıklığa kavuşturulması gereken bir özelliğe sahiptir.
Yerelde katliamı icra eden güruhun büyük ölçüde İslamcılardan oluştuğu kesindir.
Devlet içinde İslamcı kliğin de katliamcılarla birlikte davrandığından kuşku duymak için bir neden yoktur.
Ancak İslamcı politik yapılanmanın iddia edildiği gibi özel olarak katliamın karar vericilerinden ve planlayıcılarından olduğunu yazarın daha somut olarak ortaya koymamış olması dikkat çekicidir.
Dönemin İslamcı yapılanmalarının en radikal olanı Akıncılar adlı bir gruptu.
Bunlar bugünün ve yakın geçmişin Hizbullah, IŞİD gibi örgütlerinden değillerdi.
Ülkücü denilen faşistlerle zaman zaman yakınlaşsalar da esas olarak farklı bir sosyo-politik duruşları vardı.
Dönemin soykırımlarından, katliamlarından ve siyasal cinayetlerinden adları geçmemiştir.
Bu durumda yazarın “İslamcı müteşebbisler” olarak itham ettiği kesimin kim olduğunu açıkça belirtmemiş olması basit bir eksiklik değildir.
Bu yolla hedef şaşırtılarak gerçek katliamcıların kendilerini gizlemesine imkân sağlanmaktadır.
Böyle bir sonucun doğmaması için yazarın, yaptığı tanımlamalara uyan katliamcıların/soykırımcıların en azından kimler olduklarını, kurumlarını/konumlarını ortaya koyması gerekmektedir.
Bunların dışında söz konusu “Cumhuriyetçi seçkinlerin”, “Milliyetçi baronların” ve “İslamcı müteşebbislerin” ortaklaşmasının nasıl ve hangi politik zemin üzerinde sağlandığının da açıklığa kavuşturulması gerekiyor.
Öyle ya, birbirlerinden her yönüyle farklı bu üç toplumsal-siyasal grup, Maraş soykırımı gibi devasa bir kitle katliamını yapmak için hangi yöntem ve araçlarla ve nasıl bir mekanizma ile bir araya geldiler?
Hangi sosyal-siyasal program bu grupların ortaklaşma zemini olmuştur?
Bu kesimlerle devletin ilişkisi ve bunların devletin politikalarını ve kararlarını belirleme düzeyleri ne kadardır?
Bu sosyo-politik gruplar bu devasa kanlı saldırıdan nasıl bir ortak siyasal-sosyal sonuç beklediler ve neleri elde ettiler?
Soykırımdan sonra Maraş’ta yaşanan göç, ilan edilen sıkıyönetim ve arkasından gelen 12 Eylül faşist darbesi, soykırımı yaptığı ileri sürülen bu üç grubun ortak siyasal programı mıydı?
Bu durumda beş faşist general bu üç grubun siyasal programını mı uyguladılar?
Konuyla ilgili bu ve benzeri soruların cevapları verilmediği ve gerekli somut bilgiler ortaya konmadığı sürece söylenenler sadece ayakları yere basmayan soyut iddialar olmaktan öteye geçmemektedir.
Bu soyut adlandırmalarla somut gerçekler, entelektüel görünme ve fantezilerini süsleme hevesine feda edilmiş, ortaya atılan tanımlamalarla katliamcıların gerçek kimliklerinin öğrenilmesi zorlaştırılmıştır.
Dahası, devlet bu katliamın dışında tutulmaya çalışılmıştır.

Sevgili Canlar, yoluna ve ikrarına bağlı olan her Alevi kendisini Alevi Haber Ağı’nın doğal bir muhabir olarak görmelidir.
Oturduğu mahallede, okuduğu okulda, çalıştığı iş yerinde, üyesi olduğu Cemevi’nde ve sokakat haber niteliği taşıyan her durmla ilgili bize görsel veya yazılı haber göndermelidir.
Bu istemimiz Alevi kurum yöneticilerimiz içinde geçerlidir.
Alevi Haber Ağı: Gerçekleri yazacak… Geçekler yazılırken sende katkını sun can…
Saygılar, sevgiler