Cts. May 16th, 2026

Alevi Haber Ağı

Alevi Haber Ağı Web Sitesi

DERSİM’DE BEGO VE SOYKIRIM

⌈İpek Bayrak⌉
Okumak mı zor, yazmak mı, yoksa yaşamak mı?
Bana göre hepsi de insanın yüreğini farklı yerlerinden yaralayan, ayrı ayrı yangınlardır…
Bego Polat’ın hayatını okuyunca bunu bir kez daha anladım.
İnsanı savuran, içini lime lime eden ikilemler arasında gidip geldim.
Anlatmak ne kelime… Yaşananları yazmak için dil kifayet etmez oluyor; kelimeler, kalemin bağrına saplanan bir hançer gibi titriyor sanki.
38 kıyımında Harçik suyu yıllarca kan ağladı.
O suyun taşıdığı yükü, içine gömdüğü çığlıkları Bego’dan iyi kim bilebilirdi?
Zalimlerin öfkesi, suyun öfkesini bastırdı; canlı-cansız hiçbir varlığa yer bırakmayan bir kasırgaya dönüştü.
Dersim, haritadan değil, insanlığın vicdanından silindi.
Binlerce insanı yakıp kül eden, paramparça eden o karanlık plan karşısında hangi yasa, hangi vicdan, hangi ahlak ayakta kalabilirdi ki?
Savunmasız kadınları, gençleri, yaşlıları, bebeleri kesip biçmek; dereleri cesetlerle doldurmak; sonra da tüm bu dehşeti bir zafermiş gibi kutlamak…
Bu, insanlığın hangi kitabında yazılıydı?
Bego ve onun gibileri bunları yaşarken nasıl geleceğe dair bir yol çizebilirdi?
Hitler Almanyası’nın soykırımına dünya tanıklık etti; Hitler lanetlendi, Yahudi halkından özür dilendi.
Yüzleşmek bir erdem sayıldı; karanlıkla hesaplaşmak demokrasinin temeline dönüştü.
Oysa 37–38 Dersim’de yaşananlar daha derindi, daha uzun sürdü ve hâlâ gizleniyor OLMASIYDI.
Hâlâ saklanan, hâlâ hesap verilmekten kaçınılan bir utanç tarihi…
Bego’nun acı dolu dilinde, öfkenin ve kinin izini her kelimede görüyoruz; çünkü bu bitmeyen yangın bugün bile farklı yüzlerle, farklı adlarla devam ediyor olmasıydı.
Dünün faşizmi, bugünün dinci-İslamcı ve ırkçı yapısına evrildi; doğayı, insanı, belleği nefessiz bırakarak büyüyor.
Ermenilere, Kürtlere, Alevilere ve tüm azınlık halklara reva görülen zulmü anlatmaya ne derman yeter, ne de buna yetecek kadar güçlü bir dil var.
Bu düzen her hikâyeyi boğarak, gizleyerek, inkâr ederek var oldu.
Tek bir erdem mümkün olabilirdi:
Yüzleşmek…
Gerçekleri gün yüzüne çıkarmak…
Özür dilemek…
Ama kafa tasçı zihniyet bunu yapmadı.
Her geçen gün daha da vahşileşip yaşamın tüm alanlarını öğüttü.
Öyle bir çark ki; bir kolu kesersin, diğeri devreye girer; bir bacak kopar, başka bir yerden filizlenir ve hayatı yeniden zindana çevirir.
Bego ve onun gibiler içlerine gömdükleri acıyla büyüdü.
Ömürlerinin sonunda kendi yangınlarıyla yüzleşip konuşmaya başladılar.
Tarihe not düşmek, karanlığı yaran bir ışık bırakmak için…
Pervaneye dönen Nimri Dede gibi; canı yanmış ama kimsenin canına kıyamayan o bilgelerin önünde insan yaşamdan utanır, yerin göğün yüzüne bakamaz olur.
Evet, yer de gök de utandı bu zulmün karşısında; ama zulmü yapanlar utanmadı.
Ar duymadılar, acımadılar.
Irkçı ve sözde İslam kardeşliği üzerine kurulu devlet aklında serpilip boy verdiler.
Bego’nun şu sözü her şeyi özetliyor:
“Yaşamak, ölmekten daha beterdi.”
Açlık, hastalık, sefalet diz boyuydu.
Viran olmuş Dersim’de baykuş bile ötmez olmuştu.
Askerlerin önüne düşüp köy köy gezen ihanetçilerin utancı da bu coğrafyaya sinerek günümüze kadar geldiğini anlatıyor”.
Sürgünler bitti sanıldı, acılar dindi sanıldı; ama geride kalanların taşıdığı yük çok daha ağır oldu.
Bu acılar nesilden nesile bir soy ağacı gibi aktarılacak, hepimizi etkilemeye devam edecektir.
Başta Bego Polat olmak üzere bütün o felaketi yaşayan, köklerine tutunup gerçeğin izini sürenlerin önünde saygıyla eğiliyorum.
Işıklar içinde uyusunlar.
Dersim’de yaşanan zulmü ne biz unutacağız, ne de unutturacağız.
Saygıyla bin selam olsun.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir