ÜÇ KADIN, BİR HAFIZA
⌈İpek Bayrak⌉
Bazı ölümler vardır; yalnızca can almaz, hafızaya kazınır.
Sakine Cansız ve onunla birlikte katledilen iki kadın, tam da böyle bir yerde durur: tarihin, vicdanın ve utancın kesiştiği yerde.
Onlar inanmışlardı.
İnanç, burada soyut bir kelime değildi; işkenceyle sınanmış, zindanlarda yoğrulmuş, bedeni ve ruhu kanatmış bir hakikatti.
Kürt halkının kurtuluş mücadelesinin en sert, en karanlık dönemlerinden geçerek yürüdüler. Sakine Cansız, ömrünü adadığı dava uğruna insan aklının almayacağı işkencelere maruz kaldı; Diyarbakır zindanlarından yalnızca sağ çıkmadı, bir direniş efsanesi olarak çıktı.
Ama zalimlik doymadı.
İhanet sabırlıdır. Sessizce izler, adımları sayar, zamanı kollarken yüzünü gizler. Ve gün gelir, kendi ördüğü ağın ortasında kurbanını yakalar. Sakine Cansız için de böyle oldu. Hayatta kalmıştı ama bazıları tarafından affedilmemişti. Sonu, planlanmış bir ölümle noktalandı.
Güpegündüz, Paris’in en işlek caddelerinden birinde…
Üç kadın; son cümlelerini kuramadan, son gülüşlerini tamamlayamadan, hayata bir daha dönmemek üzere koparıldılar hayattan.
Diyarbakır cehenneminden sağ çıkan Sakine, bir Avrupa ülkesinde öldürüleceğini belki hiç düşünmemişti. Ama ihanet edenler, baş eğmeyen o asi kadının bedenini bir ganimet gibi zulme sundular. Bu, yalnızca bir cinayet değil; bilinçli, örgütlü ve soğukkanlı bir infazdı.
Sakine, Dersim çocuğuydu.
Dağları kadar sert, suları kadar merhametli, ovaları kadar genişti. Seyit Rıza’dan kalan o kadim direniş ahlakını omuzlarında taşıdı. İnanan nice genç gibi dağları seçti. Ne bilsin ki, onu dağlarda değil; ihanetin puslu koridorlarında bekleyen bir ölüm fermanı olacaktı. Bilemezdi.
İhanet, insanın içindeki en karanlık düşmandır. Vicdanı susturur, kötülüğe boyun eğer ve ağına düşürdüğü her şeyi —insanlığı da, ahlakı da— boğarak yok eder.
Ben onu bir kez gördüm.
Hollanda’ya ilk geldiğim yıllarda, bir etkinlik vesilesiyle kardeşi Metin Cansız’ın evindeydik. Sessiz, sakin, zarif bir kadın vardı evde. Yerinden kalktı, bize yer verdi. Kuğu gibi; gösterişsiz ama vakur. Ortama yabancıydı, biz de ona… Tanımıyordum. Herkes konuşurken o susuyordu; dinliyordu. Sonra Metin kulağıma eğilip, “Ablam,” dedi.
Bilseydim, birkaç kelimeye daha çok anlam yüklerdim. Ama anlar geçip gitti.
O günden sonra onu yalnızca yazılarda, haberlerde, fotoğraflarda gördüm. Bir daha karşılaşmak mümkün olmadı.
Ölüm insanı efsane yapar mı bilmem.
Ama onurlu bir direniş, baş eğmeyen bir duruş ve içi dolu bir mücadele insanı ölümsüzleştirir.
Sakine Cansız, ölmeden önce ölümsüzlüğün ne olduğunu zaten biliyordu. Başta Dersim olmak üzere, Kürt halkının ve ezilen tüm halkların yüreğinde, düşünde ve belleğinde yaşamaya devam ediyor.
Aynı siyasi çizgide olmadık.
Ama direnişine, cesaretine ve onuruna her zaman saygı duydum.
Diğer iki genç kadını yakından tanımasam da acıları yüreğime feci dokunmuştu.
Çünkü bazı kayıplar tanışıklık istemez; insan olmak yeterlidir.
Anıları önünde saygıyla eğiliyorum.
Işıklar içinde uyusunlar.

Sevgili Canlar, yoluna ve ikrarına bağlı olan her Alevi kendisini Alevi Haber Ağı’nın doğal bir muhabir olarak görmelidir.
Oturduğu mahallede, okuduğu okulda, çalıştığı iş yerinde, üyesi olduğu Cemevi’nde ve sokakat haber niteliği taşıyan her durmla ilgili bize görsel veya yazılı haber göndermelidir.
Bu istemimiz Alevi kurum yöneticilerimiz içinde geçerlidir.
Alevi Haber Ağı: Gerçekleri yazacak… Geçekler yazılırken sende katkını sun can…
Saygılar, sevgiler