Cts. May 16th, 2026

Alevi Haber Ağı

Alevi Haber Ağı Web Sitesi

Antiemperyalizm Tuzağı?

⌈Haşim Arslan⌉

Dünya bir kez daha bombaların gürültüsüyle uyanıyor ayaz tutmuş sabahlara. İran’a yönelik Amerikan–İsrail saldırısı sürerken ekranlarda, gazetelerde ve sosyal medyada aynı eski kelime dolaşıma sokuluyor: antiemperyalizm. Oysa bugün bu kavramın başına gelen şey, belki de siyasal kavramların yaşayabileceği en ağır kadersizliktir. Bir zamanlar ezilen halkların onurunu savunan bir ilke olan antiemperyalizm, bugün çoğu yerde otoriter rejimlerin, bölgesel güç hesaplarının ve mezhepçi siyasetlerin ideolojik ambalajına dönüşmüş durumdadır.

Antiemperyalizm kavramı başlangıçta oldukça açık bir anlam taşıyordu. Klasik sosyalist teoriye göre kapitalizm 19. yüzyılın sonlarında emperyalizm aşamasına girmişti. Rekabetçi kapitalizmin yerini tekelci kapitalizm almış, dünya büyük güçler arasında paylaşılmıştı. Artık devletler etki alanlarını genişletmek için doğrudan çatışmaya giriyordu. Birinci ve İkinci Dünya Savaşları bu yeniden paylaşım mücadelelerinin en kanlı örnekleri olarak tarihe geçti.

Bu yüzden emperyalizme karşı mücadele yalnızca siyasi değil, aynı zamanda ahlaki bir ilke olarak kabul edildi. Antiemperyalizm uzun süre ezilen halkların yanında durmanın adıydı. Ama siyaset, teorinin steril dünyasında yaşanmaz. Güç mücadelelerinin içine giren her ilke gibi antiemperyalizm de zamanla kirlenmeye başladı.

Bugün bunun en çarpıcı örneklerinden biri İran’dır. İran’daki molla rejimi Yemen’den Irak’a, Suriye’den Lübnan’a uzanan bir nüfuz alanı kurmaya çalışıyor. (FHKC’ye karşı Şii mezhebinden olmamasına rağmen Sünni Hamas’ı yarattı, destekledi ve sonra da İsrail’in üstüne saldı.) İran’ın bu politikası çoğu zaman antiemperyalizm söylemiyle sunuluyor. Aynı rejim bugün Amerika ve İsrail’e karşı yürüttüğü savunmayı da yine aynı kavramla açıklıyor. Böylece antiemperyalizm hem yayılmacılığın hem de savunmanın ortak gerekçesi haline geliyor.

Bu ironinin büyüklüğünü görmek için müneccim olmaya gerek yok.

Benzer bir tablo Türkiye’de de var. Son on yılda Ankara, Ortadoğu’da Sünni siyasi hareketler üzerinde etkisini artırmaya çalışan bir dış politika izliyor. Bu politika çoğu zaman antiemperyalist bir dil kullanılarak sunuluyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın sık sık tekrarladığı “Dünya beşten büyüktür” sloganı bu söylemin en popüler ifadesi.

Ancak bu söylemin arka planına bakıldığında farklı bir tablo ortaya çıkıyor. Erdoğan’ın dile getirdiği “Kudüs ittifakı” söylemi, gerçekte Sünni bir siyasi blok kurma arayışından başka bir şey değil. Böyle bir yaklaşım Türkiye’deki Alevileri doğal olarak bu siyasi çerçevenin dışında bırakıyor. Yani antiemperyalizm adına kurulan söylem, mezhepsel bir siyasetin ideolojik örtüsü haline geliyor.

Antiemperyalizmin bu şekilde araçsallaştırılması yeni bir durum da değildir. Sosyalist hareketin tarihi bile benzer çelişkilerle doludur. Paris Komünü Fransa ile Almanya arasındaki savaşın yarattığı koşullar içinde ortaya çıkmıştı. Ekim Devrimi ise Birinci Dünya Savaşı’nın ortasında gerçekleşti. Daha sonra Sovyetler Birliği antiemperyalizm ilkesini kendi dış politikasının bir aracına dönüştürdü. Sovyet çıkarlarına hizmet etmeyen hareketler dışlanırken, Sovyetlere yarar sağlayan pek çok otoriter rejim “antiemperyalist” ilan edilerek desteklendi. Tıpkı Dersim Katliamı’nı gerçekleştiren İttihat ve Terakki’ye silah temin etmek gibi…

Sonuçta ortaya garip bir tablo çıktı: Emperyalizme karşı geliştirilen bir ilke, büyük devletlerin jeopolitik hesaplarının parçası haline geldi.

Bugün bu çarpıtmanın en tuhaf sonuçlarından biri Kürt meselesinde görülüyor. Bazı çevreler Kürt’lerin İran’daki molla rejimine karşı mesafeli durmasını ve Hamaney’nin ölümüne sevinmelerini antiemperyalizme aykırı gibi sunabiliyor. Oysa İran’da Kürtlerin karşı karşıya olduğu gerçek ortada: siyasi idamlar, ağır baskı politikaları ve sistematik hak ihlalleri. Kürtlerin her gün darağaçlarının gölgesinde yaşadığı bir ülkede molla rejimine karşı mesafeli olmak nasıl olur da “yanlış” sayılabilir? İki katliamcı odak arasında tercih yapmak nasıl bir akıl tutulmasıdır?

Böyle bir iddia yalnızca politik olarak değil, mantıksal olarak da absürttür, akla ziyandır.

Kürt hareketi içinde zaman zaman güçlü devletlere yaslanarak hak elde etme fikri de savunuldu. Ancak son yıllarda yaşananlar bu stratejinin ne kadar kırılgan olduğunu açık biçimde gösterdi. Suriye’de ABD ile kurulan ittifak, bölgedeki güç dengeleri değiştiğinde hızla dağıldı. Büyük güçlerin ittifakları ilkelere değil çıkarlara dayanır. Çıkar değiştiğinde ittifak da biter.

Bu basit gerçek bizi şu noktaya getiriyor: Dünya “orman kanunlarıyla” yönetildiğinde en ağır bedeli her zaman en zayıf olanlar öder.

Bu yüzden hak, hukuk, demokrasi, insan hakları ve eşitlik gibi kavramlar yalnızca idealist sloganlar değildir. Özellikle güçsüz halklar için bunlar hayati bir siyasal zemin anlamına gelir. Çünkü güçlülerin dünyasında zayıf olanların elinde kalan tek şey meşruiyettir.

“Bugün kullanılan haliyle antiemperyalizm kavramının ciddi biçimde aşındığı açıktır. Ancak bu durum emperyalizme karşı evrensel bir ilkeye olan ihtiyacı ortadan kaldırmaz. Tam tersine uluslararası düzenin hızla çözüldüğü bir dönemde böyle bir ilkeye her zamankinden daha fazla ihtiyaç vardır.”

Aksi halde dünya giderek tek bir kuralla yönetilecektir: gücün hukuku!

Ve tarihin bize tekrar tekrar gösterdiği gibi, o hukuk her zaman en alttakilerin aleyhine işler. Biz en alttakiler, masaya davetli olanlar değil; menüde adı olanlarız. Bu da demek oluyor ki; o masayı devirmek için, meşruiyetten daha fazlasına ihtiyacımız var.

Aşk ile.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir