Paz. May 17th, 2026

Alevi Haber Ağı

Alevi Haber Ağı Web Sitesi

Almanya Neyi Davet Ediyor?

⌈ Zeki Rüzgar⌉
Hukuk devleti, diplomasi ve çelişkinin çıplak hali: Ahmed Al Şara
30 Mart’ta Almanya’nın kapıları, uluslararası birçok kurumun raporlarında adı terör örgütü yöneticiliği, insanlık ve savaş suçları, cinayet, bombalama, tecavüz gibi birçok ağır suç iddiaları ve derin güvenlik tartışmalarıyla anılan bir siyasi figüre açılıyor. Bu ziyaret, basit bir diplomatik temas değil; Almanya’nın hukuk devleti iddiasını doğrudan sınayan bir çelişkidir.
Söz konusu isim Ahmed al-Şara. Bugün bazı çevrelerce “Suriye devlet başkanı” sıfatıyla anılsa da, geçmişi ve ilişkili olduğu yapılar nedeniyle uluslararası hukukta hâlâ yoğun tartışmaların merkezindedir.
Al-Şara halen BM, AB ve Almanya tarafından terör örgütü olarak kabul edilen HTŞ’nin lideridir. Çünkü örgüt halen kendini feshetmediği gibi, hakkındaki terör örgütü kararları da kaldırılmış değildir. Bu nedenle tartışmalar sadece siyasi değil; aynı zamanda ceza hukuku, güvenlik hukuku ve uluslararası yükümlülükler açısından da son derece ciddidir.

Diplomasi mi, hukuk dışı normalleştirme mi?
Avrupa devletleri zaman zaman “pragmatik temas” adı altında sorunlu aktörlerle görüşmeler gerçekleştirebilir. Ancak burada kritik bir sınır vardır: Diplomasi, suç iddialarını görünmez kılma aracı değildir.
Eğer bir kişi hakkında:
-silahlı örgüt bağlantısı iddiaları,
-cinayet,
-tecavüz
-toplu katliamlarda sorumluluk,
-savaş hukuku ihlali suçlamaları,
-ve daha birçok insanlığa karşı suçlar,
-ya da uluslararası yaptırım tartışmaları
mevcutsa, bu kişinin “resmî ziyaret” kapsamında Avrupa başkentlerinde ağırlanması, yalnızca siyasi bir tercih değil, aynı zamanda ahlaki ve hukuki bir meşruiyet mesajıdır.

STRAFGESETZBUCH, Al-Şara gibi teröristlerin yargılanması içindir
Ayrıca Türkçeye “Uluslararası Ceza Kanunu” olarak çevirmenin mümkün olduğu Völkerstrafgesetzbuch (VstGB) isimli yasal düzenleme ve Alman Caza Kanundaki 129/a maddesi bu tür suçları işleyenlerin Almanya’da yargılanması için düzenlenmiş yasalardır.
Bu yasal düzenlemeler Almanya’ya iltica talebinde bulunmuş, hatta ilticaları resmi olarak kabul edilmiş birçok devrimci için kullanılırken, Ahmed Al-Şara söz konusu olunca yok sayılmaları Alman makamları açısından tam bir iki yüzlülük örneği yaratmaktadır.

Hukuk devleti kendi kendini inkâr edemez
Almanya, kendisini hukuk devleti olarak tanımlar. Ancak hukuk devleti olmak, yalnızca iç hukukta değil, uluslararası yükümlülüklerde de tutarlılık gerektirir.
Buradaki temel soru son derece nettir:
Eğer Almanya topraklarına gelen bir kişi hakkında ciddi uluslararası suç iddiaları ve yaptırım tartışmaları varsa, devlet bu kişiyi sırf “devlet başkanı” sıfatı taşıyor diye tamamen dokunulmaz mı kabul edecektir?
Uluslararası hukukta devlet başkanlığı dokunulmazlığı güçlüdür; evet. Ancak bu dokunulmazlık, özellikle insanlığa karşı suç iddiaları ve ağır uluslararası suçlar söz konusu olduğunda mutlak ve tartışmasız değildir. Evrensel yargı yetkisi ilkesi tam da bu gerilim alanında doğmuştur.
Özellikle ağır uluslararası suçlar söz konusu olduğunda devlet başkanlarına tanınan bu dokunulmazlığın tartışmalı hale geldiği artık hukuk literatüründe yerleşmiş bir gerçektir.

Uluslararası mahkemelerin çizdiği sınırlar
Bu konuda en kritik içtihatlardan biri, Uluslararası Adalet Divanı’nın (ICJ) 2002 tarihli “Arrest Warrant (DRC v. Belgium)” kararıdır. Mahkeme burada devlet başkanlarının görevdeyken geniş bağışıklığa sahip olduğunu kabul etmiş, ancak aynı zamanda şu önemli kapıyı açık bırakmıştır:
-Bağışıklık, uluslararası ceza mahkemeleri nezdinde mutlak bir koruma değildir
-Görev sonrası yargılama ihtimali ortadan kalkmaz
-Uluslararası mahkemeler (özellikle ICC) açısından farklı rejimler geçerlidir
Benzer şekilde Uluslararası Ceza Mahkemesi (ICC), Sudan eski Devlet Başkanı Ömer el-Beşir örneğinde, görevdeki bir devlet başkanının bile uluslararası suç iddiaları söz konusu olduğunda yargı bağışıklığının tartışmalı hale gelebileceğini ortaya koymuştur. El-Beşir’in birçok ülkeye seyahatleri sırasında yaşanan diplomatik krizler, bu gerilimin pratikte ne kadar gerçek olduğunu göstermiştir.

Almanya’nın ikilemi: Hukuk mu, siyasi konfor mu?
Almanya açısından sorun yalnızca diplomatik bir temas değildir. Eğer hakkında ciddi uluslararası suç iddiaları bulunan bir kişi ülkeye giriş yapıyorsa, şu soru kaçınılmazdır:
Hukuk devleti, siyasi statü gerekçesiyle potansiyel cezaî sorumluluk iddialarını tamamen askıya alabilir mi?
Avrupa İnsan Hakları sistemi ve Alman anayasal düzeni, devletin keyfî muafiyet alanları yaratmasını değil, hukukun üstünlüğünü esas alır. Bu nedenle mesele yalnızca dış politika tercihi değil, aynı zamanda iç hukukta tutarlılık meselesidir.

Sessiz meşrulaştırma riski
Bu ziyaretin en tehlikeli yanı, açık bir siyasi mesaj değil, örtük bir normalleştirmedir.
Çünkü diplomatik kırmızı halı, çoğu zaman hukuki dosyaların üstünü örten bir sembole dönüşür. Uluslararası toplumun “endişe duyulan aktör” olarak tanımladığı bir figür, Avrupa başkentlerinde resmî protokol ile karşılandığında, bu durum fiilen bir aklanma algısı yaratır.
Özellikle savaş suçları ve insan hakları ihlalleri tartışmalarının gölgesinde kalan aktörler söz konusu olduğunda, bu algı, en çok da geçmişte bu çatışmalardan zarar görmüş siviller açısından yıkıcıdır: “Cezasızlık” duygusu kurumsallaşır.

Almanya bir karar vermek zorunda
Berlin’in önünde aslında teknik değil, politik olduğu kadar ahlaki bir tercih var:
Ya hukuk devleti ilkesini merkeze alıp, ülkeye giriş yapan her bireyin uluslararası hukuka uygun şekilde değerlendirilmesini ciddiye alacak, ya da diplomatik pragmatizm uğruna ağır suç iddialarını gölgede bırakacaktır.
Bu ikinci yolun adı nettir: çifte standart.

Son söz
Devletler konuşur, diplomasi yürütür, çıkarlarını korur. Ama hukuk devleti, çıkar hesabına göre eğilip bükülemez.
Almanya’nın önündeki soru basit ama serttir:
Bu ziyaret, bir diplomasi hamlesi mi olacak, yoksa hukukun siyasete teslim olduğu bir an mı olarak tarihe geçecek?

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir