Paz. Şub 1st, 2026

Alevi Haber Ağı

Alevi Haber Ağı Web Sitesi

MARAŞ SOYKIRIMI’NA YANLIŞ PERSPEKTİFTEN BAKMAK ÜSLUP, YÖNTEM, DÜŞÜNCE SİSTEMATİĞİ (4)

⌈Aziz Tunç⌉

6. Yazarın Katliam Hakkındaki Görüş ve İddiaları
Yazarın konuyu ele alma yöntemini bu şekilde belirledikten sonra, bu bölümden de yazarın katliam hakkındaki genel görüşleri, iddiaları ve eleştirileri ayrıntılı olarak ele alınacaktır.

  1. Maraş Kıyımının Neden Yapıldığına Daira) Kıyım, sürecin 12 Eylül’le taçlandırılması için mi yapıldı?

Yazar, kullandığı yönteme uygun olarak, katliam hakkında bilinenleri ve yazılanları “saygın çalışmalar” örtüsüyle saklamaya çalışarak kendisine yer açmaya çalıştığı ve o yolda devam ettiği daha önce belirtilmişti.
Bu durumda sözde iddiası olan birisi olarak, yazarın Maraş soykırımının neden yapıldığına dair açık, net ve anlaşılır bir değerlendirme yapmış olması beklenirdi.
Maalesef yazarın bütün yazdıklarından Maraş soykırımının neden yapıldığına ilişkin gerekli netlikte bir açıklama bulmak mümkün olamamaktadır.

Buna rağmen yazara göre Maraş katliamı, “Türkiye’nin aydınlarının yarattığı demokratik kamuoyunun tüm unsurlarıyla tasfiye edilmesine yol açmış, … 12 Eylül darbesiyle taçlanmıştır.” (s.30)
Yazar aynı görüşü, yine (s.30’da) “Bu anlamda 12 Eylül darbesinin kurucu şiddetidir katliam” diye ifade etmiştir.
Başka mecralardan da yazar bu görüşünü tekrarlayarak Maraş katliamını “kurucu suç” olarak nitelemiştir.

Bu görüşünden hareketle yazar, Maraş soykırımından sonra “Cumhuriyetin yeni ittifaklarla yeniden inşası”nın sağlandığını belirtmektedir. (s.236)
Yapılan bu alıntılarla yazarın Maraş soykırımının neden yapıldığına dair düşüncelerini, çok net olmamakla birlikte, anlamak mümkün olmaktadır.

Yazarın Maraş katliamının neden yapıldığına dair karmaşıklaştırılmış olan görüşlerinin sadeleştirilmiş hâli şudur:
“Maraş soykırımı, demokratik kamuoyunun tasfiye edilmesine yol açan ve 12 Eylül’e giden yolu açmak için işlenmiş ‘kurucu suç’ veya belirtilen amaçlarla uygulanmış ‘kurucu şiddettir’.”

Bu tez, birazdan göstermeye çalışacağımız gibi, yazarın iddiasının aksine, yeni de değildir; patenti yazara da ait değildir.
Maraş kıyımının hemen akabinde sıkıyönetimin, sonra 12 Eylül faşist darbesinin gelmesiyle yapılan yüzeysel değerlendirmelerle, Maraş kıyımının 12 Eylül’e giden yolu açmak için yapıldığı değerlendirmesi yapılmıştır.

Ayrıca bu tez, Maraş soykırımının neden yapıldığına dair tam doğruyu değil, doğrunun bir bölümünü ifade etmektedir. O nedenle eksik ve yanlıştır.
Maraş soykırımı tek başına 12 Eylül faşist darbesine gerekçe oluşturmak amacıyla yapılmamıştır. Konjonktürel nedeni bu olsa da Maraş soykırımının bir de stratejik nedeni bulunmaktaydı.
Bu soykırımın ikinci ve temel/stratejik nedeni Türk devletinin “etnik ve dinsel arındırma”, yani soykırım politikasını uygulama isteği ve ihtiyacıydı.

Çünkü o dönem Kürt halkı, bastırılmış olan özgürlük mücadelesine yeniden başlamıştı ve bu amaçla önemli gelişmeler yaşanmaktaydı.
Ayrıca Alevi toplumu, yaşanan demokratik gelişmelerin en önemli toplumsal dayanağı durumundaydı.
Hâlbuki Kürtler ve Aleviler, bu devletin soykırım ve asimilasyon yöntemleriyle yok etmek istediği toplumlardı.

Türk devleti, Kürt halkının kitlesel yoğunluğunun ve gücünün bilincindeydi.
Kısa bir süre önce Kürt halkının direnişlerini somut olarak görmüş, yaşamıştı.
Kürt halkının direnişlerini askerî ve fiziki zor yoluyla ancak bastırabilmişti.
Bu halkın yeniden örgütlenmeye ve özgürlük talep etmeye yönelmesi devletin stratejik temel korkusuydu.
Ayrıca devrimci kurumların toplumsal tabanı olan Alevilerin örgütlenmesinden ve hareketliliğinden de devlet rahatsız olmaktaydı.

Devlet, Kürt halkının ve Alevilerin yapabileceklerine dair geniş ve kapsamlı bilgiye ve tecrübeye sahipti.
Dün yok edemediği Kürt ve Alevi toplumunun tarihsel direnişlerle beslenen yapısının bir örgütlülüğe dönüşmesinin tehlikesi, devleti korkutuyordu.
Bu dönemde devletin korkusunu büyüten tarihî bir gelişme daha yaşanmış, devletin korktuğu olmuş, 1978 yılının Kasım ayında PKK kuruluşunu ilan etmişti.

Tam da bu gelişmelerden dolayı devlet, soykırım politikalarını güncellemiştir.
Böylece hem mevcut toplumsal mücadeleyi bastıracak hem de Kürt halkına ve Alevilere karşı uygulamak istediği “etnik ve dinsel arındırma” politikalarını hayata geçirebilecekti.

Türk devletinin bu iki güncel ve temel politik ihtiyacının örtüşmesi, Maraş soykırımının ve o dönem yapılan diğer soykırımların yapılmasının nedenleri olarak karşımıza çıkmaktadır.
Bu şekilde Türk devleti “toplumsal mücadeleyi bastırma” ve “etnik ve dinsel arındırma” sorunlarının çözümüne hizmet etmesi amacıyla Maraş’ta ve diğer alanlarda söz konusu soykırımları planlamış ve gerçekleştirmiştir.

Bu anlamda Maraş soykırımından önce aynı nedenlerle, özellikle Alevilerin ve Kürtlerin yaşadığı ve kıyım yapma koşullarının kolayca yaratılabileceği Elazığ, Pazarcık ve Elbistan’da da benzer katliamlar planlanmış, girişimleri olmuş; Sivas ve Malatya’da katliamlar yapılmıştır.
Bu şekilde pratikleştirilen katliam ve soykırımların devamı olarak 1978 yılının Aralık ayında Maraş soykırımı gerçekleştirilmiştir.
Aynı politika, aynı yöntem ve aynı araçlarla 1980’de Çorum’da, 1993’te Madımak’ta, 1995’te Gazi’de devam etmiştir.

Sonuç olarak, Maraş soykırımının Kürt-Türk Alevilere yönelik “etnik ve dinsel arındırma”, yani soykırım amacıyla yapıldığı gerçeğini görmeden sadece “12 Eylül faşist darbesinin yolunu açmak için” yapıldığını söylemek eksik ve sorunlu bir açıklamadır.

Bu anlamda Maraş soykırımından önce aynı nedenlerle, özellikle Alevilerin ve Kürtlerin yaşadığı ve kıyım yapma koşullarının kolayca yaratılabileceği Elazığ, Pazarcık ve Elbistan’da da benzer katliamlar planlanmış, girişimleri olmuş; Sivas ve Malatya’da katliamlar yapılmıştır.
Bu şekilde pratikleştirilen katliam ve soykırımların devamı olarak 1978 yılının Aralık ayında Maraş soykırımı gerçekleştirilmiştir.
Aynı politika, aynı yöntem ve aynı araçlarla 1980’de Çorum’da, 1993’te Madımak’ta, 1995’te Gazi’de devam etmiştir.

Sonuç olarak, Maraş soykırımının Kürt-Türk Alevilere yönelik “etnik ve dinsel arındırma”, yani soykırım amacıyla yapıldığı gerçeğini görmeden sadece “12 Eylül faşist darbesinin yolunu açmak için” yapıldığını söylemek eksik ve sorunlu bir açıklamadır.

Yazarın Maraş soykırımının Kürtlerle ve Kürdistan gerçekliğiyle ilgisini görmezden gelmesi, bunu yokmuş gibi davranması, gerçeklere karşı tutum almasının sonucu olarak yorumlanabilir.
Zaten böyle olduğu yazarın yazdıklarından da anlaşılmaktadır.
Yazar, zevahiri kurtarmak adına birkaç yerde “Alevi Kürtler” kavramını kullanmıştır.
Ama Maraş soykırımının Kürtlerle ilgili gerçekliğine uygun bir yaklaşımdan ısrarla uzak durmuştur.

Hâlbuki Maraş soykırımının yapılmasının nedenlerinden birinin Kürt halkının özgürlük mücadelesi olduğuna dair ortaya konulan bu gerçekler, soyut iddialar veya yorumlarla çıkartılan sonuçlar değil, somut gerçekliklerdir ve devletin ilgili dokümanlarından bu gerçekliği görmek çok mümkündür.

Belirtilen bu önemli yanlışlığın dışında yazar, yukarıdaki alıntılardan görüldüğü gibi, 12 Eylül ile Maraş katliamı arasındaki ilişkiyi “kurucu şiddet”, “kurucu suç” vb. olarak tanımlamaktadır.
Ayrıca yazarın cumhuriyetin yeniden inşasından söz ettiği de bilinmektedir.
Anlatımlarına birlikte bakıldığında yazar, “Maraş katliamının yapılmasının sonucunda 12 Eylül geldi ve bunun üzerine devlet yeniden yapılandırıldı” gibi bir iddiayı söylemeye çalışmaktadır.
Bu iddiaya konuyla ilgili hiç kimse “evet, doğrudur” demez.
Ama farklı kelimelerle anlatarak yaratılan illüzyonist ve demagojik etkiyle sanki bu çıkarım doğruymuş gibi bir algı oluşturulmaktadır.

Gerçeği açığa çıkarmak için iki soru geliştirmek gerekiyor:
Birincisi, Maraş soykırımında işlenen “kurucu suçla” veya “kurucu şiddetle” hangi devlet yıkılmıştır?
İkincisi, Maraş soykırımının sözde “kurucu şiddetiyle” hangi devlet kurulmuştur?
Maraş soykırımıyla Türk devletinin yıkılmadığı açıktır.
Maraş soykırımının yeni bir devlet kurmadığı da kesindir.

Maraş soykırımından yaklaşık bir yıl sonra, Kasım 1979’da Ecevit hükümeti yıkılmış, Demirel hükümeti kurulmuştur.
Demirel hükümeti de yine bir yıla yakın hüküm sürmüş ve 12 Eylül faşist darbesiyle devre dışı kalmıştır.
Elbette bunların her biri siyasal olarak önemli değişimler ve gelişmelerdir.
Ancak bunların hiçbiri bir devletin yıkıldığı, yeni bir devletin kurulduğu gelişmeler ve değişimler olarak değerlendirilemez.
Böylesine ayakları yere basmayan iddialarda bulunmak ancak gerçeklere uzak olmakla mümkün olabilir.

Siyasal iktidarlara darbelerle el konması ayrı bir süreçtir; katliamlar veya soykırımlar ayrı süreçlerdir.
Katliam veya soykırım olmadan da siyasal iktidarlar darbelerle veya başka zor yöntemleriyle değişebilirler.
Aynı şekilde siyasi iktidarlar değişmeden de katliamlar ve soykırımlar yapılabilir.

1980’den sonra birçok katliam ve soykırım pratiği yaşanmıştır.
Ancak bunlardan dolayı bir darbe yapılmamıştır.
Ya da 28 Şubat ve 27 Nisan muhtıraları yaşanmış, ancak ne bu darbelerin yapılması için ne de bu darbeler yapıldı diye bir soykırım pratiği uygulanmamıştır.

Darbelerle soykırımlar/katliamlar birbirleriyle zorunlu ve mutlak bir bağımlılık ilişkisi içinde değildirler.
Aynı şekilde darbelerle soykırımlar ve katliamlar birbirlerinin sonucu veya koşulu da değildirler.

Yazarın belirtilen şekilde Maraş kıyımını sadece 12 Eylül faşist darbesiyle bağlantılı olarak açıklamaya çalışması hem gerçeklere aykırıdır hem de katliamlara ve faşizme karşı mücadeleye sekte vuran bir tutumdur.

Öte yandan Türk devleti, 12 Eylül faşist darbesiyle “bekasını” güvenceye alan tadilatlar yapmış, kendisini “tahkim” etmeye ve böylece varlığını sürdürmeye çalışmıştır.
Ancak Türk devleti bunu yaparken yazarın sandığı ve iddia ettiği gibi ittifaklarını değiştirmemiş, yeni müttefikler edinmemiş, var olan müttefiklerinden herhangi birini tasfiye etmemiştir.

Dolayısıyla yeniden bir cumhuriyetin inşası söz konusu olmamıştır.
Devlet, 12 Eylül darbesinin öncesinde de sırasında da sonrasında da aynı faşist Türk devletiydi.
Bu devlet, belirtilen süreçlerde varlığını korumuş ve sürdürmüştür.

Türk devletini elinde tutanlar, 12 Eylül öncesinde de sonrasında da sömürgeci Türk sermayedarları, emperyalistlere bağımlı büyük tüccarlar, finans merkezleri ve bir avuç yüksek bürokrat ve askeri yöneticilerdi.
Bu sömürücü ve sömürgeci güçlerin birbirleriyle olan çelişkileri çeşitli avantajlar ve sonuçlar yaratabilir.
Ancak bu egemenlerin ve bunların egemenlik aracı olan devletin niteliğini değiştirmez.
Her hâlükârda adı geçen sınıf ve klikler halk düşmanlığı özelliklerini sürdürmüşlerdir.

b) Sol-Sosyalistlerin ve Alevi Kürtlerin Merkeze Yerleşmesi ve Kıyım
Yazar, s. 32’de “Maraş’ta sol sosyalistlerin, Alevilerin ve Alevi Kürtlerin toplumsal merkeze doğru yerleşmeye başlamaları, kurulu siyasal merkezin geleneksel bastırma refleksini harekete geçirmiştir” diye bir değerlendirme yapıyor.
Buradan da Maraş soykırımını “Aleviler Maraş’a yerleştikleri ve güç sahibi oldukları için yapılmıştır” bayat tezine sarılmaktadır.
Bu iddia da belirtildiği gibi hem yeni değildir hem de doğru değildir.
Aynı şekilde kıyımdan hemen sonra geliştirilmiştir.
Somut verilere bakıldığında gerçekliklerin bambaşka olduğu daha açık olarak görülebilecektir.

Özellikle “Alevilerin merkeze yerleştikleri” argümanı, Maraş’ta yaşanan sosyal gerçekliğe uygun değildir.
Soykırımdan birkaç yıl önce yoğunlaşan Maraş’a Kürt-Türk Alevi göçü, şehrin demografik yapısını değiştirmediği gibi değiştirmeye aday bir durum da değildi.
Ayrıca söz konusu göç, şehrin ekonomik parametrelerini de değiştirememiştir.

O tarihlerde Maraş’taki Kürt-Türk Alevi nüfus oranı %10-15 civarındaydı.
Maraş’ın ekonomisinde Kürt-Türk Alevi kesiminin ağırlığı çok azdı ve ne kadar gelişirse gelişsin kısa sürede niteliksel bir gelişme söz konusu olamazdı.
Kürt-Türk Alevilerin Maraş’ta hiçbir fabrikası yoktu.
Maraş’ta bulunan hiçbir acentelik Türk-Kürt Alevilerin değildi.
Maraş’ın büyük tüccarları veya büyük toprak ağaları arasında hiçbir Kürt-Türk Alevi bulunmamaktaydı.
Kısmen biraz daha fazla toprağı olan birkaç Kürt-Türk Alevi ise durumu değiştirecek düzeyde değillerdi.
Daha önemlisi Maraş kıyımında bazı Türk devrimci demokratların dışında katledilenlerin ezici çoğunluğu yoksul Kürt-Türk Alevileriydi.

Dolayısıyla yazarın iddia ettiği gibi, Maraşlıların “kurulu siyasal merkezin geleneksel bastırma refleksini harekete geçirecek” düzeyde Maraş’ın merkezine yönelik bir Kürt-Türk Alevi yerleşimi söz konusu olmamıştır.
Ayrıca Maraş soykırımını nüfus veya ekonomik durum gibi argümanlarla tarif etmek, devletin soykırımcı/katliamcı yapısının gizlenmesine yol açacağı için de yanlıştır.

Katliamcı/soykırımcı mekanizmayı harekete geçiren bir tek argüman vardır; o da devletin Maraş’ta yapılmasına karar verip planlamasını yaptığı “etnik ve dinsel arındırma” ve toplumsal mücadeleyi bastırma amaçlı soykırımdır.

Devletin ilgili aparatları bu amaçla faşist paramiliter katilleri örgütlemiş, katliamcı güruhu motive etmiş ve harekete geçirmiştir.
Yazar bu gerçeği çürütememiş ama hafızalardan silmek için elinden geleni yapmıştır.
Hâlbuki bu gerçeği görünmez kılmak, kamufle etmek, katliamcı, soykırımcı, asimilasyoncu devlete karşı mücadeleye zarar vermekten başka hiçbir sonuç yaratmayacaktır.
Katliamlara maruz kalmış olan hiç kimse böyle bir sonucu doğuran bir yaklaşıma sıcak bakmayacaktır.

2. Maraş Soykırımını Kim veya Kimler, Hangi Mekanizmayla Yaptılar?
Yazarın yukarıdaki sorulara da kendince cevap vermeye çalıştığı görülmektedir.
Yazarın s. 39’daki makalesinde “Katliamı kim yaptı” ara başlıklı bir bölüm de bulunmaktadır.
Okur, ara başlıktaki soruya bakarak bu başlık altında Maraş soykırımının sorumlularının deşifre edileceğini düşünebilir.
Ancak ne yazık ki bu başlık altında yazılanların bir tek cümlesinde veya kelimesinde Maraş soykırımını kimlerin yaptığına dair bir bilgi bulunmamaktadır.
Dolayısıyla ara başlıkla sorulan soru cevapsız kalmış ama bu yolla sanki bu soruya cevap veriliyormuş algısı yaratılmıştır.

Buna rağmen metinlerin çeşitli bölümlerinden ve yazarın başka mecralarda yaptığı açıklamalardan katliamın sorumluları olarak kimleri belirlediği tespit edilebilmektedir.

Buna göre kitapta yer alan makalelerden birinde yazar, Maraş soykırımını, “resmî devlet görevlilerinin ve siyasi parti başkanlarının, zamanın başbakanı ve içişleri bakanına kadar uzanan” (s.26) bir silsile içindekilerin yaptığını belirtmiştir.
Bir başka yerde yazar, “Beyaz yakalılardan devlet seçkinlerine kadar uzanan bir resmî failler silsilesi açıklıkla ortaya konulmaksızın adil biçimde çözülemez. Çünkü katliam siyasal sistemin temel bir ürünüdür” demektedir. (s.256)

İlk alıntıdan bütün açıklığıyla görüldüğü gibi yazar, soykırımın sorumluları olarak geniş bir skalada sorumlular belirlemektedir.
Bunların içinde resmî devlet görevlileri vardır ama resmî olarak devlet yoktur.

Devleti kurumsal kimliğiyle dışarıda tutan aynı anlayış, ikinci alıntının ilk cümlesinden de görülmektedir.
Yazar buradan da devlet içindeki bazı “beyaz yakalıların” bu katliamın sorumluları olduğunu anlatmaktadır.
Yazarın mantık kurgusu, temel yaklaşımı budur.

Hâlbuki bu katliamdan bazı “beyaz yakalılar” değil, kurumsal olarak devlet sorumludur.
Devletin ilgili merkezlerinde karar alınmadan, işin içinde doğrudan devlet olmadan, halklar arası dinî, millî ve kültürel farklılıklardan dolayı hiçbir “beyaz yakalı” da hiçbir “şalvarlı” da böyle bir soykırım yapamaz.

Bu yaklaşım, yazarın katliamlarla/soykırımlarla devletler arasındaki ilişkiyi yanlış anladığını ortaya koyan isabetli bir örnektir.
En yetkili olanı da dâhil, bireyler devletin yöneticileri ve yetkilileridir ama devlet değillerdir.
Tek tek devleti yönetenler, yapılan katliamlardan ve soykırımlardan elbette sorumludurlar.
Ancak esas sorumluluk doğrudan devlet mekanizmasından ve katliamcı/soykırımcı politikalardandır.
Devletin esas muktedirleri ise egemen olan toplumsal kesimdir, bireyler değildir.
O nedenle devletler yargılanarak, soykırımcı politika ve mekanizmalar mahkûm edilerek hesap vermeleri sağlanmalıdır.
Öbür türlü tek tek suçluların yargılanması, katliamcı ve soykırımcı politikaların aşılmasına hizmet etmemekte, dolayısıyla katliamların ve soykırımların son bulmasına yol açmamaktadır.

Kenan Evren ve 33 Kürt köylüsünü katleden Mustafa Muğlalı yargılamalarında ve dünyada yaşanan çeşitli örneklerde bu tür yargılamaların nasıl yapıldığı ve nasıl sonuçlandığı bilinmektedir.

Yazar, kafa karıştıran, bilinç bulandıran katliam anlatısının tepki çekeceğini görmektedir.
O zaman da çelişkiye düşme pahasına hemen bir kolaylaştırıcı cümle kuruyor ve “Çünkü katliam siyasal sistemin temel bir ürünüdür” diyerek durumu kurtarmaya çalışıyor.

Peki madem katliam “siyasal sistemin ürünüdür” o hâlde neden bu iddiaya uygun olarak devleti itham etmiyor, yazar?
Devleti soykırımın sorumlusu olarak yargılamak yerine, “devlet içindeki bazı beyaz yakalıları” suçlamakla yetiniyor.

Aslında bunun nedeni anlaşılmaz değildir.
Birincisi, katliamlardan ve soykırımlardan hesap sormak isteyenlerin beklentilerini bu şekilde soyut bir kavramla sınırlandırmaya çalışıyor.
İkincisi, devleti hedefe koymayarak kolay bir katliam karşıtlığı yapmış olmaktadır.

Görüldüğü gibi yazar fikirlerini kabul edilebilir hâle getirmek için bu cümleyi ambalaj cümlesi olarak kurmuştur.
Yazarın esasında soykırımın sorumlusu olarak “siyasal sistemi” düşünmediği, bütün makalelerinden ve aşağıda göreceğimiz metinden net olarak görülmektedir.

a) Maraş Katliamını “Cumhuriyetçi Seçkinler, Milliyetçi Baronlar ve İslamcı Müteşebbisler” mi Yaptı?
Yazarın “Maraş kıyımını kim yaptı?” sorusuna verdiği en derli toplu cevap bir gazete röportajında görülmektedir.
Burada yazar, “Maraş katliamının üç faili; Cumhuriyetçi seçkinler, Ülkücü hareket ve sıradan halkın kendisi” diye katliamın faillerini sıralamaktadır.
(https://www.gazeteduvar.com.tr/orhan-ertekin-maras-katliaminin-uc-faili-cumhuriyetci-seckinler-ulkucu-hareket-ve-halkin-kendisi-haber-1506716)

Söz konusu kitaptan da aynı görüşler biraz değişik bir biçimde ifade edilmektedir.
Kitapta Maraş kıyımının sorumluları olarak “Cumhuriyetçi seçkinler ile yerel sahadaki milliyetçi baronlar ve İslamcı müteşebbisler” itham edilmektedir. (s. 257)

Yazarın yaptığı bu tanımlamayla Maraş soykırımının faillerini bulmak, sorumluları açığa çıkarmak mümkün değildir.
Tam tersine böyle bir muğlaklık yaratılarak yapılan soykırımın sorumlularının gizlenmesi sağlanabilir ancak.

Nedenine bakalım.
En öncesi, Maraş soykırımının sorumluları olarak suçlanan bu gruplara ilişkin yapılan tanımlamalar, genel ve soyut tanımlamalardır; somut hiçbir şey ifade etmemektedir.
Katliamın sorumluları olarak tanımlanan “Cumhuriyetçi seçkinler”, “Milliyetçi baronlar”, “İslamcı müteşebbisler” kimlerdir?
Bu tanımlamadan hareketle kimler itham edilecek, kimlerden hesap sorulacaktır?
Bu soruların hiçbir somut karşılığı yoktur.

İki, hadi diyelim ki bunların kimler olduğu kategorik olarak belirlendi, o zaman da fiilen katliamda rol oynamış olanlar nasıl ayırt edilecektir?
Mesela herhangi bir “İslamcı müteşebbis”, herhangi bir “Milliyetçi baron” veya herhangi bir “Cumhuriyetçi seçkin” sadece bu özelliklerinden dolayı katliamcı olarak tanımlanabilir mi?

Yazarın anlatımlarından “Cumhuriyetçi seçkin” olarak dönemin başbakanı Ecevit’e ve İ. Özaydınlı’ya dikkat çekilmektedir.
Bu durumda kurumsal olarak CHP’nin ve bu fikriyattaki bürokratların veya askeri yöneticilerin “Cumhuriyetçi seçkin” sayıldığı düşünülebilir.

Evet, dönemin başbakanı Ecevit ve içişleri bakanı İ. Özaydınlı soykırımcıdırlar, katliamcıdırlar, suçludurlar; burası açık ve kesindir.
Üstelik bu belirleme yazarın ortaya koyduğu yeni bir tespit de değildir.
Bu gerçek, bütün demokratik Alevi toplumu, Kürt halkı ve devrimci demokratik kamuoyu tarafından o günden beri yapılmış bir tespittir.

Peki soykırımdan dolayı itham edilecek olan Ecevit ve İ. Özaydınlı dışında başka “Cumhuriyetçi seçkinler” kimlerdir?
Öyle ya, bu katliamı adı geçen söz konusu iki soykırımcı tek başına yapmış olamayacaklarına göre, yazarın diğer “Cumhuriyetçi seçkinler”in kimler olduklarını en azından işaret etmesi gerekmez mi?

Mesela bu Cumhuriyetçi seçkinlerden birisi, o dönem Maraş CHP milletvekili Hüseyin Doğan veya Maraş CHP ileri gelenlerinden Musa Funda ya da CHP’nin atadığı bürokratlardan YSE Müdürü Fevzi Onaç, Milli Eğitim Müdürü Kasım Koç olabilir mi?

Bu insanların dördü de CHP’nin Maraş’taki ileri gelenleridir.
Bunlardan dönemin CHP milletvekili Hüseyin Doğan’ın çektiği acılar ve katliamcılara karşı sürdürdüğü mücadele demokratik kamuoyu tarafından unutulmadı.
Dönemin CHP Maraş milletvekili adaylarından Musa Funda, komşusu Musa Sunaları korumak için onların evinde, elinde otomatik silahıyla direnerek katliamcıların içeri girmelerini engelledi; bundan dolayı vahşice, vurularak ve yakılarak katledildi.
CHP’nin yerel bürokratlarından YSE Müdürü Fevzi Onaç, Kürt Alevi bir yurtsever olarak katliam esnasında halkı koruduğu için devletin hışmından kurtulamadı ve katledildi.

CHP’nin yerelde ileri gelenleri olan bu insanları katliamın sorumluları olan “Cumhuriyetçi seçkinlerden” sayalım mı?
Yazarın katliamcı olarak itham ettiği bu “Cumhuriyetçi seçkinler”den birisi de CHP aktivisti olan ve bu nedenle boğazlanarak Ecevit’e kurban edilen Kalender Toklu olabilir mi diye de insan düşünmeden edemiyor.

Bu gerçekler ortadayken kim olduklarının bile ortaya konamadığı, “Cumhuriyetçi seçkinler” gibi muğlak bir kavramla katliam sorumlularını anlatmak, gerçeklere karşı saygısızlıktan başka hiçbir şey değildir.

Yazar, kıyımın sorumluları olarak ayrıca “Milliyetçi baronlar” diye bir toplumsal/siyasal kesimden söz etmektedir.
Yazarın bu tanımlamayla esas olarak ve bir an için MHP ve ÜGD’yi kastettiğini varsayalım.
Yazarın bu tanımlaması da toplumun bilincinde yer etmiş olan gerçekleri karartmak için geliştirilmiş bir tanımlamadır.

Bir defa “baron” sözcüğü negatif bir çağrışım yapmayan, tam tersine Avrupa’da soylulara ve şövalyelere verilen bir unvandır.
Bu ifadeyle yazar, söz konusu faşist MHP ve ÜGD’li katilleri “soylu şövalyeler” olarak onurlandırmış olmaktadır.

Yazarın yanlışlıkla veya bilmeden bunu yapmış olabileceğini düşünmek gerçeği ifade etmeyecektir.
Gerek genel liberal düşünce sistematiğine gerekse Maraş soykırımını nasıl anladığına bakıldığında, yazarın faşist MHP-ÜGD katillerini soylu şövalyeler olarak görmesi çok da anlaşılmaz değildir.

Ayrıca “Milliyetçi baronlar” tanımlamasındaki milliyetçiliğin faşizmi ifade etmediği de bilinmektedir.
Bu iki kelime yan yana getirilerek oluşturulan “Milliyetçi baronlar” kavramıyla MHP’nin ve ÜGD’nin faşist paramiliter katiller oldukları gerçeği gizlenmiş olmaktadır.

Üstelik bu faşist yapılanmanın böyle bir kavramın arkasına saklanmasına hiç gerek olmadığı hâlde yazar kraldan çok kralcılıkla böyle bir role soyunmuştur.
Çünkü bu faşist çete yapılanmaları sıkıyönetim mahkemesinde yargılandılar ve devletin bin bir türlü takla attırmalarıyla cezalandırılmaktan kurtarıldılar.

O nedenle ve özetle, faşist MHP ve ÜGD bu kıyımı fiilen önderlik eden ve icra eden paramiliter katillerdir.
Ve bunların açık adlarıyla, faşist katliamcılar olarak ifade edilmemesi normal bir yaklaşım değildir.

Burada bir ayrıntıya daha değinmek gerekiyor.
Soykırımcı Ülkücü faşistler, “ellerinde uzun namlulu silahlarıyla ve maskeli yüzleriyle” katliamcı güruhu yönetmişler, sevk ve idare etmişlerdir.
Ayrıca bunların ağa babaları olan faşist MHP ve MHP’nin Maraş milletvekili M. Yusuf Özbaş, AP’den seçilen belediye başkanı Ahmet Uncu gibi bu yapının ileri gelenleri bu katliamın organizasyonunda doğrudan ve en etkili biçimde rol almışlardır.

Dolayısıyla “Ülkücüler/Milliyetçi baronlar” denilen faşist yapılanma hem bağlı olduğu MHP kanalıyla kurumsal olarak hem de dışarıdan getirtilmiş faşist kadrolarıyla bu kıyımın fiili sorumlusudur.

MHP’nin ve Ülkücülerin Maraş katliamında oynadıkları bu rol, Ecevit’in arşivinde çıkan belgeden, Maraş kıyımının mahkeme dosyalarından ve dönemin basınından yer almış olmasına rağmen, yazar bunlara hiç değinmeyi gerekli görmemiştir.
Bu gerçekler üstün körü geçiştirilerek bu faşist yapılanmaların suçlarının hafiflemesine yol açan bir tutum izlenmiştir.

Yazar, katliamdan sorumlu olduklarını ileri sürdüğü üçüncü bir sosyo-politik grup olarak “İslamcı müteşebbisler”den söz etmektedir.
Doğrusu bu iddia diğer iki iddiaya göre ayrıca açıklığa kavuşturulması gereken bir özelliğe sahiptir.

Yerelde katliamı icra eden güruhun büyük ölçüde İslamcılardan oluştuğu kesindir.
Devlet içinde İslamcı kliğin de katliamcılarla birlikte davrandığından kuşku duymak için bir neden yoktur.
Ancak İslamcı politik yapılanmanın iddia edildiği gibi özel olarak katliamın karar vericilerinden ve planlayıcılarından olduğunu yazarın daha somut olarak ortaya koymamış olması dikkat çekicidir.

Dönemin İslamcı yapılanmalarının en radikal olanı Akıncılar adlı bir gruptu.
Bunlar bugünün ve yakın geçmişin Hizbullah, IŞİD gibi örgütlerinden değillerdi.
Ülkücü denilen faşistlerle zaman zaman yakınlaşsalar da esas olarak farklı bir sosyo-politik duruşları vardı.
Dönemin soykırımlarından, katliamlarından ve siyasal cinayetlerinden adları geçmemiştir.

Bu durumda yazarın “İslamcı müteşebbisler” olarak itham ettiği kesimin kim olduğunu açıkça belirtmemiş olması basit bir eksiklik değildir.
Bu yolla hedef şaşırtılarak gerçek katliamcıların kendilerini gizlemesine imkân sağlanmaktadır.

Böyle bir sonucun doğmaması için yazarın, yaptığı tanımlamalara uyan katliamcıların/soykırımcıların en azından kimler olduklarını, kurumlarını/konumlarını ortaya koyması gerekmektedir.

Bunların dışında söz konusu “Cumhuriyetçi seçkinlerin”, “Milliyetçi baronların” ve “İslamcı müteşebbislerin” ortaklaşmasının nasıl ve hangi politik zemin üzerinde sağlandığının da açıklığa kavuşturulması gerekiyor.

Öyle ya, birbirlerinden her yönüyle farklı bu üç toplumsal-siyasal grup, Maraş soykırımı gibi devasa bir kitle katliamını yapmak için hangi yöntem ve araçlarla ve nasıl bir mekanizma ile bir araya geldiler?
Hangi sosyal-siyasal program bu grupların ortaklaşma zemini olmuştur?
Bu kesimlerle devletin ilişkisi ve bunların devletin politikalarını ve kararlarını belirleme düzeyleri ne kadardır?
Bu sosyo-politik gruplar bu devasa kanlı saldırıdan nasıl bir ortak siyasal-sosyal sonuç beklediler ve neleri elde ettiler?

Soykırımdan sonra Maraş’ta yaşanan göç, ilan edilen sıkıyönetim ve arkasından gelen 12 Eylül faşist darbesi, soykırımı yaptığı ileri sürülen bu üç grubun ortak siyasal programı mıydı?
Bu durumda beş faşist general bu üç grubun siyasal programını mı uyguladılar?

Konuyla ilgili bu ve benzeri soruların cevapları verilmediği ve gerekli somut bilgiler ortaya konmadığı sürece söylenenler sadece ayakları yere basmayan soyut iddialar olmaktan öteye geçmemektedir.

Bu soyut adlandırmalarla somut gerçekler, entelektüel görünme ve fantezilerini süsleme hevesine feda edilmiş, ortaya atılan tanımlamalarla katliamcıların gerçek kimliklerinin öğrenilmesi zorlaştırılmıştır.
Dahası, devlet bu katliamın dışında tutulmaya çalışılmıştır.

b) Katliamı Maraş halkı mı yaptı?
İstismar edilmesini önlemek için bu bölümün en başına Maraşlı soykırımcıların aktif katliamcılar olarak bu kıyımda rol oynadıklarını belirtelim. 19 Aralık 1978’de soykırımın başladığı günden başlayarak 26 Aralık 1978’e kadar her gün ve her mahallede 30 bin civarında Maraşlı soykırım için mesai yapmıştır.
Bunların tamamı Maraş’ın mahallelerinden veya köylerinden getirtilmiş katliamcı güruhtu.
Bunlardan başka dışarıdan getirtilen 50 veya biraz fazla paramiliter katil de katliamın icrasında yer almışlardır. Bunlar, yazarın “ülkücü” dediği dönemin eli kanlı katilleriydiler. Soykırımın gerçekliği olarak bu katliamcı güruhun ve paramiliter katillerin hesaba katılmaması düşünülemez.

Maraş’taki katliamcı güruhun varlığı ve bunların doğrudan katliamı icra ediyor olmaları gerçeği, Maraşlı Türk-Sünni halkın topyekûn katliamcı olarak itham edilmesini hiçbir biçimde gerektirmez, böyle bir ithamı haklı çıkarmaz. Maraşlı katliamcıların varlığından hareketle Türk-Kürt-Çerkes Sünni Maraş halkını katliamın sorumlusu olarak ilan etmek hem gerçek değil hem de halklar arası düşmanlığa hizmet eden kolaycı ama sorumlu olmayan, apolitik bir yaklaşımdır.

Bunları belirttikten sonra yazarın iddiasına dönebiliriz.
Yazar, Maraş soykırımının sorumluları olarak işaret ettiği “Cumhuriyetçi seçkinler, milliyetçi baronlar, İslamcı müteşebbisler” soyut tanımlamalarının açıklayıcı olmadığının farkındadır. Çünkü katliamı fiilen icra eden paramiliter katiller ve eli kanlı güruh, somut bir realite olarak ortada durmaktadır.
Böyle durumlarda bütün gerici liberallerin yaptığı gibi yazar da kolay yola başvurmuş ve yukarıda işaret edilen röportajında Maraş soykırımının sorumluları olarak Sünni Maraş halkını suçlu ilan etmiştir. Böylece diğerlerinden ayrı bir grup olarak “sıradan halkın kendisinin” soykırımı yaptığını iddia etmiş olmaktadır.

Yazar, derlenen kitabının çeşitli yerlerinde de “şiddet failleri” olarak “Sünni sağ muhafazakârlar”dan ve s. 30’da “komşusu olan Alevinin evinden koltuk takımlarını çalan ve öldürme ve yaralamaya bizzat katılan orta yaşlı Ayşe kadın”dan ve “yargılanan çok sayıda kadın”dan söz ederek bu görüşünü güçlendirmeye çalışmıştır.
Yazar, Maraş halkının katliamcı olduğundan çok emin. Yazdıklarının tamamında bir biçimde döne döne bu görüşü ifade etmektedir. s. 238’de soykırımın sorumlularından söz ederken “sorun sadece ETKO değildi, bizzat Maraş halkının kendisiydi” derken ve s. 250’de “ülkücü failler ile yetinmeli miyiz?” diye sorarken Maraşlıların katliamcı olduğuna dikkat çekmeye çalışmıştır. Ancak yazar bu ifadeleriyle hep yaptığı ve daha önce değindiğimiz bir algı çalışması da yapmaktadır.

Bir, yapılan kıyımın sorumluları olarak “ülkücü failler ile yetinmeli miyiz?” sorusu yanlış bir sorudur. Bu soykırımı tek başına “ülkücü” denilen faşistler yaptı diyen, bu soykırımın faili olarak devleti gizleyen veya gizlemeye çalışan hiçbir demokrat, devrimci, ilerici olmamıştır.
İki, yazar “ülkücülerle yetinmeli miyiz” sorusunu sorarken Maraş halkının da katliamcı olduğunu anlatmaya ve okuru buna ikna etmeye çalışmaktadır.

En başında bunun sosyolojik veri olarak doğru olmadığını belirtelim. Durumun anlaşılması için önce somut bilgilere bakalım. Maraş’ın o tarihteki nüfusu 150 bindir. Günlerce süren soykırıma fiilen katılanların toplam sayısı ise takriben 30 bin olarak hesaplanabilmektedir. Bu durumda geriye kalan 120 bin Maraşlı insan bu soykırıma katılmamıştır; bu bir.
İkincisi, katliama uğrayan hemen hemen herkes, kendilerine sahip çıkan, kendilerini korumaya çalışan Türk-Kürt-Çerkes Sünni komşularından söz etmişlerdir. Ayrıca katliamcıların hedefi olan Türk-Kürt Alevileri evlerinde saklayan, korumaya çalışan çok sayıda örnek de bulunmaktadır. Arada bunca yıl geçmiş olmasına rağmen katliam mağdurlarının, kendilerini koruyan bu komşularıyla ilişkileri devam etmektedir. Bu durum, yani Türk-Sünni halkın katliamcılara ve katliamcı saldırganlara karşı çıkmaları, bizim istediğimiz düzeyde ve yeterlilikte olmamış olsa bile önemli ve değerlidir.

Sonuçta ortaya çıkan verilerden görülmektedir ki Maraş halkının 120 bin nüfusluk çok önemli bir bölümü bu soykırıma fiilen katılmamıştır. Bundan başka mağdurları koruyan çok sayıda Maraşlı Türk, Kürt, Çerkes Sünni insan fiilen katliama karşı mücadele etmiştir.
Ayrıca unutmayalım ki bu yönlü yetersizliği gidermesi gerekenler de toplumsal-siyasal sorumluluk taşıyanlardır. Görevini yapmamış olanların yarattığı boşluğu devlet, toplumu katliamcı güruha dönüştürerek doldurmuştur.

Yazar, soykırımla birlikte yapılan yağmayı da Maraş katliamını “Maraş halkı yaptı” iddiasına dayanak yapmak istemiştir. Bu da doğru değildir. Devletlerin planladıkları bu tür kıyımlarda toplumun en yoksul ve en asosyal kesimlerinin katliamcı olarak kullanılması, onlara yağmadan pay almalarının koşullarının yaratılması, bu insanların katliama karar verdiklerini ve katliamı planladıklarını göstermez.

İkincisi, bu iddia siyasal olarak da doğru değildir. Çünkü o yıllarda, özellikle 1970’ten sonra, Maraş’ta sadece Alevilerin içinde değil, Maraş’ın içindeki Türk, Sünni ve Çerkes insanlardan da güçlü bir demokratik-devrimci damar gelişmişti. TÖB-DER, DİSK gibi demokratik kurumların yanında belli başlı bütün devrimci yapıların da faaliyetleri, güçleri, ilişkileri ve kurumları bulunmaktaydı.
Mustafa Yüzbaşıoğlu’nun cenazesine katılan kitlenin büyük bir bölümünü söz konusu Maraş’ın içinde yaşayan demokrat insanlar oluşturuyordu. Ayrıca o yıllarda Malatya Beylerderesi’nde devlet güçleri tarafından katledilen Hasan Basri Temizalp, Maraşlı bir devrimciydi.
Böyle olduğu içindir ki Maraşlı TÖB-DER’li Sarı Öğretmen Ali Rıza İşbilir ve POL-DER’li polis kardeşi Hacı Veli İşbilir katliamda öldürüldüler; Mehmet Taşkesen bunun için saldırıya uğradı, yargılandı.

Bütün bu bilgilerden sonra, sosyolojik, politik ve somut olarak doğru olmayan bir biçimde “Maraş soykırımını Maraş halkı yaptı” demek, Maraşlı Türk-Sünni halkı katliamcı olarak suçlamak, gerçeğe aykırı olmasının dışında hakkaniyetli de değildir.
Daha önemlisi bu yaklaşım, halklar arası kardeşliğe zarar veren, katliamcı zihniyeti besleyip güçlendiren zararlı bir yaklaşımdır ve mahkûm edilmelidir. Toplumsal sorumluluk ve ciddiyet böyle bir yaklaşıma izin vermez. İnsanlar aklına geleni tek ve en doğruymuş gibi söyleyememelidirler.

Yazar, Maraş halkının soykırımcı olduğunu ispat etmek için çok kelime israf etmiştir. s. 205’te “Toplumsal şiddet ve devlet şiddeti” diye iki şiddet türünden söz etmektedir. Maraş soykırımının da Maraşlı Sünni-Türklerin, Kürt-Türk Alevilere uyguladığı “toplumsal şiddet” ile “devletin şiddeti”nin birleşmesiyle gerçekleştirildiğini anlatmaktadır. Bu kavramlaştırma da sorunludur.
Katliamda kullanılan şiddet, toplumun iradi olarak öznesi olduğu, örgütleyip yönettiği kendiliğinden gelişen bir halk şiddeti değildir. Aynı şekilde egemenlerin hedef alındığı, halkın devrimci güçlerinin örgütlü şiddeti de değildir. Dolayısıyla “toplumsal şiddet” diyerek bu katliamcı saldırılar masumlaştırılamazlar.

Maraş soykırımında söz edilen şiddet, “devlet denetimindeki saldırgan güruhun şiddeti” olarak tanımlanabilir. Ki o zaman da buna “toplumsal şiddet” denemez.
Hiçbir topluluğun, genel olarak, bir devletin teşviki, yönlendirmesi ve desteği olmadan başka bir topluma katliam ve soykırım düzeyinde şiddet uygulayamayacağını akıldan çıkarmamak gerekiyor.

Daha önemlisi, “Maraş katliamı toplumsal şiddet sonucu gerçekleşti, buna karşı da devrimcilerin direnişi oldu” diye anlatıldığından, bir tarafta Türk-Sünni toplumu, diğer tarafta Türk-Kürt Alevi toplumu olmak üzere iki grubun birbirleriyle çatışması gibi bir sonuç çıkacaktır. Bu ise tam da devletin yargılamaya esas aldığı “mukatele” tanımlamasına denk gelmektedir. Devlet, Maraş soykırımını Alevilerle Sünniler arasında yaşanan karşılıklı boğazlaşma, “mukatele” olarak tanımlamış ve böyle yargılama yapmıştır. Dolayısıyla bu anlatım hem devletin istediği bir algının ve sonucun doğmasına yol açmaktadır hem de gerçeğe uygun değildir. Bu nedenle yazar, karşılaştığı ve doğru bir bakış açısına sahip olmadığı için izah edemediği bu durumun içinden çıkabilmek için farklı kavramlara sarılmaktadır.

Kısacası Maraş’ta yaşatılan soykırım, “toplumsal şiddet ile devlet şiddetinin birleşmesi” ile değil, devletin doğrudan gücü, olanakları ve mekanizmalarıyla, yine devletin örgütlediği paramiliter katillerin, faşist ülkücülerin ve harekete geçirilmiş olan katliamcı güruhun şiddetiyle uygulanmış bir soykırımdır. Bu da toplumsal şiddet değil, örgütlü devlet şiddetidir.
Yazarın bu görüşlerinin vardığı, varacağı yer, yani “devlet ve toplum şiddetinin birleşmesi” tezi, Maraş soykırımının niteliğini de faillerini de gizleyen bir sonuç yaratacaktır.

Kitaptan s. 228’de “Komşumuz bize bunu niye yaptı?” diye bilinen klişe soruyu yazar da gündeme getirmektedir. İnsanlar hak etmedikleri bir davranış, beklemedikleri bir travma, devasa bir altüst oluş, dayanılmaz bir acı yaşadıklarında somut bir cevap aramak için değil, bir tepki ifade etmek için böyle sorular geliştirebilirler. Bu soru da herhangi bir katliam mağduru insanın tepkisini ifade etmek amacıyla geliştirdiği bir sorudur. Yoksa bu sorunun ne somut bir cevabı vardır ne de bu soruyu soran katliam mağdurunun böyle bir cevap beklentisi vardır. Ancak yazarın bu soruyla teori kurmaya çalıştığı anlaşılmaktadır.

Ne yazık ki böyle bir katliamı ve soykırımı dışarıdan gelen, çevredeki insanları ve alanı tanımayan başkaları yapamazlar. Böylesine bir vahşeti çevresini ve komşularını tanıyan komşular yapabilirler. Elbette insanların komşularının bunu yapması katliamın kendisi dışında ayrıca acı vericidir. Ancak somut gerçeklik böyledir. Kürdistan’dan ellerine silah verilerek özgürlük mücadelesine karşı konumlandırılan Kürt korucuları “dışarıdan” gelmemişlerdir; köyün sakini yani komşudurlar. Buna bakarak korucuları esas suçlu ilan etmek, gerçek sömürgeci suçluyu gizlemekten başka bir işlev görmeyecektir.

O nedenle bu durumda doğru soru, “Kim, hangi mekanizma ve hangi amaçlarla komşuları bu hâle getirmiştir?” şeklinde olmalıdır. Bu sorunun cevabını aramak, katliamcı mekanizmanın açığa çıkması ve teşhir edilmesi açısından daha anlamlı olacaktır.

Görüldüğü gibi yazar, Maraş kıyımının sorumluluğunu hiç tereddüt etmeden ve bir bütün olarak Türk, Kürt, Çerkes Sünni Maraş halkının sırtına yıkabilmekte; Türk, Kürt, Çerkes Sünni Maraş halkını katliamcı olarak ilan edebilmektedir.
Hâlbuki dünyanın hiçbir yerinde, bilinen hiçbir zaman diliminde, hiçbir toplumsal grup örgütlendirilmeden ve gerekli koşullar oluşturulmadan, yani “ortam oluşturulmadan” başka bir toplumsal gruba saldırmamıştır, saldırmaz.
Bir toplumsal grubun bir başka toplumsal gruba saldırması için asgarî düzeyde bir politik organizasyona ve “ortamın oluşturulmasına” ihtiyacı vardır. Bu ihtiyacın karşılanması politik bir program, politik bir örgüt olmadan mümkün olamaz. İşte toplumsal bir grubun katliamcı olmasını sağlayan böyle bir süreçtir. Bu sürecin pratikleştirilmesi ise politik bir örgüt gerektirir ki bu da genellikle devletlerdir.

Hem Maraş’ta hem öncesinde hem de daha sonra yapılan katliamlarda bu süreç aynen bu şekilde işletilmiştir. Eğer halkın katliamcı olduğunu kabul edersek, asgarî düzeyde demokrasinin yaşandığı ülkelerde farklı etnik ve dinsel kimlikleri olan halkların neden birbirlerine saldırmadıklarını açıklayamayız. Aynı şekilde neden Maraş’ta veya başka yerlerde, devletin örgütlemediği normal zamanlarda ve koşullarda katliamların, soykırımların yaşanmadığını açıklayamayız. Bütün farklılıklarına rağmen halkların neden her gün boğazlaşmadıklarını, nasıl bir arada yaşayabildiklerini nasıl anlatacağız?

İşin aslı şu ki halk denilen toplumsal yapı, işin içinde özel bir örgüt, yani devlet olmadan böylesine bir katliamın öznesi olamaz. Bu realite dünyanın her tarafında böyle yaşanmıştır.

O nedenle Maraş soykırımını yapan gücün devlet olduğu gerçeği ortaya konmadan, devletle bağlantılı katliamcı sosyo-politik güç odakları teşhir edilemeden yapılan her tanımlama yanıltıcıdır; katliam karşıtı bilinci karartmaya, devletin suçunu azaltmaya hizmet eder.

Hâlbuki Alevi toplumunun, kurumlarının ve demokratik kamuoyunun Maraş katliamının sorumlularının kimler olduğu konusunda kafası nettir.
Katliamcıların kimler oldukları ve hangi kurumlarda yer aldıkları tek tek bellidir.
Bunlar, Ecevit’in arşivinde çıkan belgede, Can Dündar ile Rıdvan Akar’ın kitabında ve daha ayrıntılı ve açığa çıkartılan farklı isimler eklenerek “Maraş Kıyımı” kitabında yazılmış, gösterilmiştir. Okurun hoşgörüsüne sığınarak aşağıdaki uzun alıntıyı yapmak gerekiyor.

Buna göre, “Maraş’a gelen CIA ajanları, Türkeş, M. Yusuf Özbaş, Necati Gültekin, Baki Tuğ, bunların yanına Şahap Homriş, Nazif Abanozoğlu ve Ecevit’in arşivinde çıkan belgede adı geçen ama açıklanmayan diğer MİT görevlileri, ÜGD’den Muhsin Yazıcıoğlu, A. Çatlı, ordudan Mehmet Ali Çeviker, Cem Ersever, mafya ve silah kaçakçılarından Ökkeş Çokuçkun, Gabriel Aktürk eklenir ve bütün bunların yanına kolajın eksik unsurları da konursa resim tamamlanacaktır. Böylece devlet adına Maraş Katliamı’nın faillerinin en azından bir kısmını görmek mümkün olacaktır.

Maraş soykırımını fiilen başlatan ve yürüten aktif saldırganların içinde, Maraşlı faşist unsurların yanında şehir dışından gelenler de yer almıştır… Adı geçen bu mobilize faşist unsurların içinde Hüseyin Yıldız, Ünal Ağaoğlu, Haluk Kırcı, Mustafa Özmen, Mustafa Dülger, Remzi Çayır, Mustafa Demir, Bünyamin Adanalı, Ahmet Ercüment Gedikli, Mustafa Korkmaz ve İsmail Ufuk ile Mehmet Gürses’in de bulunduğu belirtilmiştir. Ayrıca İskenderun Demir-Çelik İşletmesi’nde Fabrika Stok Kontrol Müdür Muavini olan Hayri Kuşçu, Çelik-İş Sendikası yetkililerinden Tuncay Terekli gibi isimlerinin de Maraş’a gittikleri ifade edilmiştir.

Devletin ilgili kurumlarının düzenlediği bu katliamın bir mekanizmayla hayata geçirildiğini de biliyoruz. MİT, ordu, siyasal güç olarak MHP, paramiliter katiller örgütü olarak ETKO ve ÜGD bu katliamın organizasyonunu yapmışlardır. Yine Maraş kıyımında bununla ilgili sistemin nasıl işlediği de yaşanmış tecrübelerle sabittir. Devlet, yukarıda belirtilen kurum ve yapılanmaları harekete geçirmiştir. Önce ortam oluşturmak için toplumsal farklılıklar kullanılarak oluşturulan güruhun ötekileştirilenlere saldırması sağlanmaktadır. Bu işlem tamamen devletin desteği ve paramiliter katillerin önderliğinde yürütülmektedir.” (Maraş Kıyımı, s. 391-392)

Buna rağmen yazar ne katliamın açığa çıkmış olan bu sorumlularını görüyor, ne de yeni bilgiler ortaya koyabiliyor. Soyut kavramlarla demagoji yaparak devleti aklamaya çalışıyor.
Yazarın makalelerinden, neden Ecevit’in arşivinden çıkan belgeyle deşifre olan failleri kabul etmediği açıklanmıyor. Katliamın sorumluları bu kadar net bir biçimde ve devletin en “muteber” kurumu olan MİT’in raporuyla ortaya çıkmışken, bu gerçek yokmuş gibi davranmak neyin nesidir? Hâlbuki bunlar somut bilgilerdir. Ama yazar sanki böyle bir bilgi yokmuş gibi davranmayı tercih ediyor. Neden? Yazarın özel olarak konuyla ilgili bildiği bir bilgi varsa kamuoyuyla paylaşmalıdır. Böyle bir bilgiye sahip değilse o zaman da açığa çıkmış olan katliamın sorumlularını neden itham etmekten kaçınıyor, bunu açıklamalıdır.

Yazar, katliamların ve soykırımların sorumluları olarak somut olarak açığa çıkmış olan katliamcıları ve katliamcı devleti teşhir etmeye yönelmelidir. Bunu yapmayarak “Maraş katliamının sorumluları” diye “yeni” etiketiyle tedavüle soktuğu, içi boş, devleti aklamaya hizmet eden, hiçbir açıklayıcılığı olmayan “milliyetçi baronlar”, “İslamcı müteşebbisler” ve “cumhuriyetçi seçkinler” gibi muğlak ve soyut kavramlar geliştirmek ve bunları Kürt-Türk Alevi toplumuna, yurtsever-devrimci-demokratik kamuoyuna sunmak hangi gerekçeyle izah edilebilir? Bu yaklaşım, katliam ve soykırımlara karşı oluşmuş olan asgarî bilinci karartmaktan başka hiçbir işlev görmeyecektir.

Yazar, Maraş soykırımı için yeni katliam müsebbipleri bulmaya çalışıyorsa bundan bir beis yok; ama yazarın böyle bir marifeti de yok. Buna rağmen MİT raporuyla açığa çıkmış olan katliamcıları gözlerden uzak tutması, hiç yoklarmış gibi davranması, isabetli bir tutum olamaz. Yazar bütün çabasını ve enerjisini devletin bu soykırımı yaptığını söylememeye hasretmiş ve bu sorunlu düşünce ve zihniyetini okura empoze etmeye çalışmıştır.

Bütün bu gerçekliği olmayan iddialarla yazar, katliam karşıtı kamuoyunda oluşan “Maraş katliamını devlet yaptı” kabulünü gölgelemeye çalışan bir pozisyonda durmaktadır. Daha önemlisi, yazarın geliştirdiği sözde argümanların büyük bir kısmının vardığı son nokta, birkaç suç ortağı yaratarak devletin suçunu hafifletmek olmaktadır. Soykırımın sorumluları olarak hayalî güçler suçlanarak bu soykırım faili meçhul edilmektedir.

3. Soykırımın tanımı, niteliği ve kapsamı üzerine
Yazar, Maraş katliamının tanımı, kapsamı, içeriği ve niteliği konusunda da birçok iddiada bulunmaktadır. Bu iddiaların önemli kısmına değinilmesi gerekiyor. İlk olarak Maraş soykırımının nasıl anlaşılması gerektiğine, daha sonra da Maraş’ta yaşanan toplu insan kıyımının “katliam mı, soykırım mı, pogrom mu” olduğu konusuna değinilecektir.

a) Maraş’ta yapılan soykırım mıdır, pogrom mudur? Soykırım, pogrom ve katliam kavramları üzerine
Yazarın patentinin kendisine ait olduğunu ve ilk defa dillendirildiğini söylediği iddialardan birisi de Maraş soykırımını “pogrom” olarak tanımlamasıdır. Yazar, “Maraş Katliamı’nı bir katliam olarak değil, bir ‘pogrom’ olarak görüyoruz” diyerek bu görüşlerini belirtmektedir. (s. 22)

Bu durum, yazarın “pogrom” ile “soykırım” arasında bir fark gördüğünü veya bir fark “tesis ettiğini” göstermektedir. Yazarın katliam/soykırım ve devlet konularına sorunlu yaklaşımı “pogrom” konusunda da ortaya çıkmaktadır. O nedenle yazar, genel geçer anlayışın dışından, “pogrom” derken neyi anladığına, neyi anlatmak istediğine dair yeterince açıklayıcı bir argüman geliştirememektedir.

Konunun doğru anlaşılabilmesi için önce soykırım, pogrom ve katliam kavramlarının ele alınması gerekiyor.
Soykırım bilindiği gibi, 1939’da Hitler’in Yahudilere yaptığı toplu insan kıyımının, 1945 yılında BM tarafından kabul edilmiş bir insanlık suçunun tanımlanmasıdır. Soykırım tanımının temel özelliği, “etnik ve dinsel farklılıklarından dolayı bir toplumsal grubun yok edilmek amacıyla saldırıya uğraması” olarak belirtilebilir.

Pogrom, Rus Çarlığı’nın 1881 yılından itibaren Yahudilere karşı, Yahudi oldukları için uyguladıkları “toplu insan kırımı”dır. Henüz Ermeni ve Yahudi soykırımının yaşanmadığı ve Latin dillerinde “soykırım” kavramının somut bir olguyu tanımlamak amacıyla kullanılmadığı bu koşullarda Rusların yaptıkları soykırıma Rusça “pogrom” denmiştir. Dolayısıyla Rus devletinin Yahudilere karşı yaptığı bu kırım, yani “pogrom”, ayrı bir toplu insan kırımı kategorisi değil, soykırımın Rus diliyle ifade edilmesidir. Dersim soykırımına “tertele” denmesi gibi.

Bu iki toplu insan kıyımının ortak özelliği, “etnik ve dinsel kimliklerinden dolayı bir grup insanın yok edilmesi veya yok edilmek amacıyla saldırıya maruz kalması”dır.

Tabii soykırım ile pogrom arasında, belirleyici olmasa da çeşitli farklılıklar bulunmaktadır. En dikkat çekici farklılık olarak, organizasyonu yapan devletin pogromlarda doğrudan kendi güçlerini kullanmak yerine paramiliter kadroları ve birçok araç kullanılarak oluşturulmuş olan güruh aracılığıyla bu toplu kıyımları yaptırmış olması sayılabilir. Hiç unutulmaması gereken temel ve ortak özellik şudur: Her iki toplu insan kıyımına da karar veren, planlayan ve gerçekleştiren devlettir. Sadece pratik katliamcı olarak kullanılan unsurlar (o da kısmen) farklılaşmaktadır.

Katliam ise etnik ve dinsel nedenler dışında gerçekleştirilen toplu insan kırımları olarak tanımlanabilir. Buradan da asıl failin her zaman devlet olduğu görülür. Katliamların soykırımlardan farklı olan özelliği, katliamların etnik ve dinsel yok etme amacıyla değil, politik amaçlarla, dolayısıyla politik gruplara yönelik olarak yapılmış olmasıdır.

Somut örnekler üzerinden gidilirse konu daha iyi anlaşılacaktır. Bu topraklarda Ermenilere, Rumlara, Koçgiri’de ve Dersim’de Kürt Alevilere; değişik zamanlarda Kürtlere ve genel olarak Alevilere yönelik olarak yapılan toplu insan kıyımları soykırımdır. Bu soykırım uygulamalarına Osmanlı ve Türk devleti karar vermiştir. Bu soykırımlar, asıl olarak devlet güçleri ile beraber açığa çıkartılan güruh tarafından pratikleştirilmiştir.

Öte yanda 1 Mayıs 1977, 16 Mart 1978, 2015 Ankara Gar, 2015 Suruç ve daha birçok toplu insan kıyımları “katliam” olarak tanımlanmalıdır. Bunları da devlet yapmıştır; kimisinde doğrudan kendi kadrolarıyla (1 Mayıs 1977’de olduğu gibi), kimisinde de yazarın “ülkücüler” diye anlattığı, dün M. Ağar’ın, yakınlarda da A. Davutoğlu’nun “iyi çocuklar” diye tanımladığı paramiliter katiller aracılığıyla yapılmıştır.

Soykırım suçuna ilişkin çok yönlü tartışmalar devam etmektedir. Bu tartışmaların sonunda BM, bazı toplu insan kıyımlarının soykırım olarak tanımlanması gerektiğini kabul ederken bazılarını soykırım olarak kabul etmemektedir. Çünkü BM’ye üye olup gücü elinde tutan devletlerin hemen hemen tamamı soykırım suçu işlemiştir. Soykırım suçunun doğru değerlendirilmesi bu devletlerin hepsinin suçluluğunu ortaya çıkartacaktır. O nedenle keyfiyetçi davranarak soykırım tanımını en dar şekliyle değerlendirmektedirler.

Bu genel bilgilerden sonra Maraş kıyımının soykırım mı, pogrom mu olup olmadığına bakabiliriz.
Önce yazarın kavramlar hakkındaki değerlendirmelerine ve Maraş soykırımı hakkındaki tanımına bakılması gerekiyor.

Yazar kendi ifadeleriyle şöyle anlatıyor: “… 19-26 Aralık 1978 bir katliam değildir. Aradaki fark ise şiddetin ‘kamusal’ destek, kurumsal müdahale ve toplumsal hazırlıklarının bir arada ve birlikte yürütülmesidir. Pogromda şiddet hareketleri genellikle yasalar (örn. ırk yasaları), kurumsal destekler (resmî görevlilerin tutarlı ve sürekli dâhili) ve toplumsal taleplerle (linçin meşrulaştırılması) devam ederek kalıcı ve sündürülebilir bir ‘siyasal sisteme’ dönüşür.” (s. 208)

Yazarın katliam ve pogrom konusundaki görüşleri böyle. Yapılan bu iki tanımlama da sorunludur, yanlıştır; ayrıntılarına aşağıda girilecektir.
Yazar, yaptığı tanımlardan hareketle Maraş soykırımının pogrom olduğunu ileri sürmekte ve mealen, “Maraş kıyımı bir pogromdur; çünkü halkın geliştirdiği yok edici şiddet eylemleri, devlet tarafından desteklenen şiddetle birlikte kullanılmıştır. Yani iki şiddet gücü birbirlerini destekleyerek bu kıyımı yapmışlardır” demektedir.

Problem de tam burada başlamaktadır. Yazar, devletin örgütlediği paramiliter katillerin ve katliamcı güruhun şiddetini devletin şiddetinden ayrı düşünmekte ve bu kabul üzerinde düşünce geliştirmektedir. Hâlbuki paramiliter katiller ve katliamcılar, devletin desteğine sahip olmasalar bırakın katliam yapmayı, herhangi bir toplumsal şiddet eylemini bile yapamazlar.

O nedenle pogrom, yazarın sandığının aksine, devletin yok etmek istediği “etnik ve dinsel kimlikli” toplumlara karşı bizzat kararlaştırıp planladığı bir toplu insan kıyımıdır. Pogromlarda devlet, farklı bir yöntem kullanarak kendisinin varlığını gizlemeyi tercih etmiş; resmî ve askerî güçlerini daha geri planda tutmuş, paramiliter katiller ve harekete geçirdiği katliamcılar vasıtasıyla planladığı toplu insan kıyımını yaptırmıştır.

Aynı durum, yer değiştirerek soykırımlarda da yaşanmıştır. Soykırımlar sadece devletin resmî güçleri tarafından yapılmamıştır. Soykırımlarda da hem paramiliter katiller hem de katliamcı güruh kullanılmıştır. Ermeni soykırımında, devletin resmî güçlerinden daha az olmayacak şekilde çeteler ve katliamcılar Ermeni halkına saldırmış, katletmiştir.

Diğer yanda yazar, katliamları da iki karşıt toplumun birbirini boğazlaması gibi ele almaktadır. Bu doğru değildir. Toplumlar, devlet veya devlet gibi bir örgütün özel olarak üzerinde çalışması olmadan birbirlerini farklılıklarından dolayı katletmezler, katliam yapmazlar. Etnik, dinsel farklılıklardan katliamların yaratılması ancak siyasal bir örgütün yürüteceği siyasal çalışmalarla mümkündür.

Burada ilginç olan bir noktayı da belirtmeden geçmek yanlış olacaktır. Yazar bu tezi rahat rahat her ortamda savunmakta, yazmaktadır. İyi de 1 Mayıs katliamını, 7 TİP mensubu devrimci öğrencinin korkunç işkencelerle katledilmelerini, Suruç katliamını ve daha nicelerini hangi toplumsal grup gerçekleştirdi? Bunların hepsi katliamdır ve bunları devlet ile yazarın “ülkücüler” dediği, devletin destekleyip örgütlediği faşist paramiliter katiller yapmıştır. Buna rağmen yazarın bunları görmezden gelmesi bilgisizlikten kaynaklanmış olamaz. O hâlde bu demektir ki yazar, okuyucunun kolayca manipüle edilebileceğini düşünmektedir.

Özetle yazar, Maraş’ta etnik ve dinsel farklılıklarından dolayı Alevilere yönelik olarak yapılan soykırımı “pogrom” olarak tanımlamak istemektedir. Maraşlı katliamcı güruhun bu soykırımda fiilen yer almış olmasını buna gerekçe olarak kullanmaktadır. Hâlbuki belirtildiği gibi, devletlerin çeşitli zamanlarda ve çeşitli nedenlerle farklı katliamcıları kullanmış olmaları, yaptıkları kıyımın niteliğini değiştirmez. Çünkü bir olgunun niteliğini belirleyen özgün özellikleridir, kimin yaptığı değil. Dolayısıyla bu yaklaşımla katliamcı güruhun katıldığı başka soykırımların da “pogrom” olarak tanımlanması gündeme gelebilir.

Gerçek durum böyle olduğu ve Rusya’da Yahudilere karşı etnik ve dinsel arındırma amacıyla yapılmış olan soykırımın adı olan “pogrom” kavramı ayrı bir toplu insan kıyımı kategorisi olmadığı içindir ki Maraş kıyımı bir soykırımdır. Maraş’ta devletin yaptığı toplu insan kırımı, yazarın yaptığı gibi “pogrom” gibi bir kavramla değil, doğrudan “soykırım” olarak tanımlanmalıdır. Doğru olan budur. Çünkü pogrom da bir soykırımdır.

Maraş’ta yapılan toplu insan kırımının bir “soykırım” olduğu iddiası, ilk de değil, yeni de değil; dolayısıyla orijinal de değildir. Buna rağmen yazar, bütün tezlerinde yaptığı gibi Maraş’taki “toplu insan kırımına” ilişkin bu noktadaki tartışmanın da kendisi tarafından başlatıldığına dair bir algı yaratmaya çalışmaktadır. Öyle ya, kimse bir şey öğrenmemiş, kimse bir şey yapmamış; dolayısıyla her yapılanı ilk olarak yapmak yazara kalmıştır.

Hâlbuki Maraş soykırımını soykırım olarak tanımlayan şahsiyetler, yazarlar, kurumlar ilk günden beri olagelmiştir.
İlk olarak, kırım esnasında şehrin valisi olan Tahsin Soylu, Maraş kıyımını “soykırım” olarak tanımlamıştır.
İkinci olarak, kırımdan hemen sonra, 31.12.1978’den, Hıfzı Veldet Velidedeoğlu Cumhuriyet Gazetesi’ndeki köşesinden, Maraş’ta yapılanı “Maraş, bir soykırım eylemine tanık oldu” diyerek tanımlamıştır.

Yine o dönem yeni örgütlenmiş olan Kürt Özgürlük Hareketi, Maraş katliamını PKK’nin başlattığı özgürlük mücadelesinin önünü kesmek amacıyla ve Kürt-Alevi halkına karşı yapılmış bir “soykırım” olarak tanımlamıştır.
Dördüncüsü, son dönemlerde konuyla ilgili bazı yazar ve aydınlar benzer tanımlamalar ve adlandırmalar yapmışlardır.
Beşincisi, bazı demokratik Maraş kurumları, Demokratik Alevi Hareketi, Maraş katliamını soykırım olarak tanımlamış; ürettikleri “Soykırım kıskacında Maraş”, “Maraş’tan Roboski’ye soykırımlar” sloganlarıyla bu gerçeği ifade etmişlerdir.
Altıncısı, 2011 yılında yayınlanan “Maraş Kıyımı – Tarihsel Arka Planı ve Anatomisi” adlı kitapta ve o günden beri yayınlanan birçok makalede ve sayısız etkinlikte, Maraş’ta yapılan katliamın “etnik ve dinsel arındırma”, yani “soykırım” amacıyla yapıldığı ısrarla belirtilmiştir.

Yazar, yukarıda belirtilenleri duymamış, haberi olmamış, belirtilen dokümanları okumamış olabilir; bunların hepsi mümkündür ve anlaşılırdır. Ancak yazarın görmediği, duymadığı her şeyi yok sayma hakkı yoktur. Gerçekleri duymazdan, görmezden gelmek ve bunlar yokmuş gibi davranarak iddialar geliştirmek belki marifettir; ama doğru değildir.

Bütün bunlarla beraber, Maraş’ta olan bitenin soykırım olduğu tartışmasının geç başlaması, “soykırım” kavramının Türkiye ve Kürdistan’da daha geç tartışılmaya başlanmasından kaynaklanmıştır ve bunu göz önüne almak gerekiyor.
Türkiye/Kürdistan devrimci demokratik kurumlarında ve kamuoyunda “soykırım” kavramının ve olgusunun tartışılmaya başlanması son 20-30 yıldır mümkün olabilmiştir. Bu durum, Türkiye ve Kürdistan’da yaşanan Maraş ve benzeri toplu insan kıyımlarının tanımlanmasının gecikmesine yol açmıştır.
Yazar, bu gecikmeden doğan durumu hesaba katmadan bol bol yargıda bulunmakta, insanları yetersizlikle, bir şey yapmamış olmakla suçlamaktadır.

Yukarıda verilen bilgiler ve soykırım tartışmalarının geç başlamış olması gerçeği ortadayken, “Maraş katliamı hakkında ilk defa ben böyle bir tanımlama yapıyorum” demek hem gerçek değildir hem de dönemin koşullarını ve gelişmelerini hesaba katmadan yapılan yanlış bir eleştiridir. “BM, soykırım tanımını kabul etmeden önce, insanlığın yaşadığı onca soykırım neden tanınmadı?” diye sormak ne kadar anlamsızsa, yakın döneme kadar Maraş soykırımının neden soykırım olarak tartışılmadığını sormak da o kadar anlamsız olur.

b) Maraş kıyımı “imha hareketlerinin en birincisi” midir?
Yazar giriş yazısında, s. 15’te “Maraş katliamı… Türkiye tarihinin en kapsamlı imha hareketlerinden birisidir. Aslında ‘imha hareketlerinin birisi ve birincisidir’ de diyebilirdik ki Maraş Katliamı’nın kahredici ve unutulmaması gereken bir özelliği de budur” demektedir. Aynı tespit “Türkiye tarihinin en geniş çaplı katliamlarından birisi veya birincisi…” (s. 35) diye tekrar edilmektedir.
Benzer şekilde Maraş soykırımını, s. 239’da “Türkiye’nin son 40 yılını açıklayan bir siyasal laboratuvar” olarak tanımlamaktadır. Yazar ayrıca Maraş soykırımını s. 15’te “kurucu katliam” diye de tanımlıyor.

Yazar, bu tanımlamalarla, Maraş soykırımını bu coğrafyada yaşanmış bir dizi katliam ve soykırımdan ayrı, daha büyük, daha özel bir katliam/soykırım gibi sunmaya çalışmaktadır. “Olağanüstü bir keşif” yapılmış gibi sunulan bu tezler, içerik olarak yanlışlıkları bir tarafa, yöntemsel bir yanlışlık da barındırmaktadır.
Böylesine toplumsal olguların birbirlerinin tekrarı olmayacağı açıktır. Ancak Maraş soykırımını bu topraklarda yaşanan soykırımlardan ve katliamlardan “farklı, büyük, özel, kurucu” vb. gibi tanımlarla anlatmak hem doğru değildir hem de masum değildir. Ayrıca bu yolla yazar, sözde iddialarının tartışılmasını da önlemek istemektedir.

Türkiye/Kürdistan coğrafyasında, 1915’ten beri izlenen soykırımcı politikaların sonucu olarak sayısız katliamın ve soykırımın uygulandığı dünya âlemin malumudur. Bu gerçeklik karşısında neye göre, hangi kriterler esas alınarak ve hangi argümanlara dayandırılarak Maraş soykırımı, diğer kıyımlardan, soykırımlardan “farklı, büyük ve özel” olarak görülmektedir?
Mesela Maraş soykırımını, 1915’teki Ermeni, 1921’deki Koçgiri, 1925’teki Şeyh Said, daha sonraki yıllarda Ağrı, Zilan ve Dersim soykırımlarından, 1977 1 Mayıs katliamından, 1978 yılında aynı siyasal ve paramiliter faşist katiller tarafından gerçekleştirilmiş olan Malatya, Sivas kıyımlarından ve daha dün yaşanmış olan Ankara Gar ve Suruç katliamlarından ve daha birçok katliam ve soykırımdan farklı ve özel kılan nedir? Farklılığın nedeni katledilen insan sayısı mı veya başka bir kriter mi?

Bu konuda yazar makalelerinden s. 18’de “Vahşetin yargılanması giderek vahşete uğrayanların yargılanmasına dönüştürülmüştür. Maraş katliamını diğer birçok katliamdan ayıran ilk temel özellik buradadır” diye bir ifadede bulunmaktadır. Buradan ortaya konulan “mağdurların da yargılanmış” olması sözde farklılığı, Maraş soykırımının bu coğrafyada yaşanmış olan diğer katliamlardan ve soykırımlardan farklı olduğuna hükmetmek için yeterli değildir.
Çünkü her şeyden önce genel olarak böyle bir fark yoktur. Daha önemlisi “vahşete uğrayanların yargılanması ve cezalandırılması” soykırımcı politikanın genel özelliği, tamamlayıcı parçasıdır. Katliamların ve soykırımların ayırt edici bir özelliği değildir. Bu topraklarda gerçekleştirilmiş olan bu türden bütün katliam ve soykırımlarda, Maraş’ta olduğu gibi, bir biçimde mağdurlar da yargılanmışlardır.

Mesela soykırımcı 6-7 Eylül saldırılarında, 1978 Sivas ve Malatya saldırılarında, aynı şekilde 1980 Çorum saldırılarında mağdurlar da yargılanmışlardır. O nedenle Maraş soykırımında da katliam mağdurlarının yargılanmış olması, yazarın iddia ettiği gibi Maraş soykırımının bu topraklarda yaşanmış “imha hareketlerinin birisi ve birincisi” olduğu tezini ispat etmez.

Öte yandan yazar, ayrı ve özgün göstermek adına Maraş soykırımını “Türkiye’nin en kapsamlı imha hareketlerinin birisi ve birincisi” olarak tanımlamaktadır. Bu tanımlama da gerçeğe aykırıdır. Ayrıca Türk devletinin soykırımcı özelliğinin gizlenmesine ve yaptığı diğer soykırımların ve katliamların sorumluluğunun hafifletilmesine yol açacaktır ki bu da doğru bir tavır değildir.

Maraş soykırımından önce ve sonra bu topraklarda onlarca katliam yaşandı ve hâlen yaşanmaktadır. Hangi kırım, katliam, soykırım daha az kapsamlı, daha az vahşi, daha az tahripkârdır? Katliamlara karşı mücadele eden demokrasi güçleri, Aleviler ve Kürtler bu türden acıları yarıştıran tutumlara değil, mücadeleyi büyüten yaklaşımlara itibar edeceklerdir. Çünkü bu kırımlarla Maraş kırımı aynı mekanizma ile aynı politik güçler tarafından ve aynı amaçla gerçekleştirilmişlerdir. O nedenle bu tür değerlendirmeler ve tasnifler siyaseten de sosyolojik olarak da doğru değildir ve yanıltıcı özelliklerinden dolayı zararlıdır, arzu edilmeyen sonuçlara yol açabilirler.

Eğer sorun her bir katliamın veya soykırımın birbirlerinden farklı sosyal-siyasal özelliklerinden söz etmekse, evet, soykırım ve katliamların her birisinin nedenleri, gelişmeleri ve yarattığı sosyo-politik sonuçları farklı olmak durumundadır. Bu farklılıklar bir katliamın veya soykırımın temel özelliğini değiştirmez. Doğrusu, yazarın Maraş kıyımına bu şekilde bir anlam yüklemesinin özel bir nedeni var mı diye insanın aklına takılmıyor değil.

O dönemde yapılan katliamların içinde en kapsamlısı ve en tahripkârı Maraş katliamıdır, diye bir belirleme yapılsaydı, bunun anlaşılır bir tarafı olurdu. Bunu aşarak Maraş kıyımını diğer kırımlardan daha özel bir kırım olarak tanımlamak gerçekçi bir tutum değildir.

Bütün bunlara rağmen yazar, hükümlerinin tartışılamayacağına alışmış olmalıdır ki “hüküm koyucu” alışkanlığını her alanda sürdürmek istiyor.

c) Maraş soykırımı “devletin muhafazakâr yeniden inşası” mıdır?
Yazarın Maraş soykırımının tanımı ve niteliği konusunda da birbirinin tekrarı olan çeşitli ifadeleri bulunmaktadır. Bunları birbirlerine yakınlıklarından dolayı birlikte ele almak uygun olacaktır.

Yazar, s. 26’da “Katliamın ‘geçici şiddeti’ işkenceler ile bir ‘siyasal yapı’ya dönüştürülmüş ve katliam neredeyse ‘siyasal sistem kurucu’ bir şiddete dönüştürülmüştür” diyor. Yine aynı şekilde yazar, “Maraş katliamı gerçek anlamda siyasal bir sistem kurmuştur…” (s. 18) ve “Maraş katliamının sistem kurucu bir şiddet olduğu hususu göz önüne alınmamıştır” (s. 30) ifadelerini kullanmaktadır.

Bu veya benzeri ifadelere yazarın bütün makalelerinde ve birçok defa rastlanmaktadır.
En başında belirtilmelidir ki Maraş soykırımı vasıtasıyla Türk devletinin “siyasal sistemi” yeniden kurulmamıştır. Türk devleti Maraş soykırımından önce de sömürgeci, sömürücü, soykırımcı, asimilasyoncu faşist bir devletti; Maraş soykırımından sonra da aynı özelliklerini korumuş ve sürdürmüştür. Maraş soykırımından sonra sıkıyönetim ve daha sonra gerçekleştirilen 12 Eylül faşist darbesiyle Türk devleti hem gelişen toplumsal mücadeleyi bastırmak hem de Kürt halkının özgürlük taleplerinin gelişip büyümesini önlemek için kendi kurulu siyasal sistemini tahkim etmiştir, yeni bir siyasal sistem kurmamıştır.

Üstelik bunu ilk defa yapmamıştır. Türk devleti benzer düzenlemeleri ihtiyaç duyduğu her defasında, 1960’ta ve 1971’de olduğu gibi tekrar tekrar yapmıştır.

Teorik olarak siyasal bir güç, kendi sistemini kurmak için bir katliam yapabilir ve yaptığı katliam ile istediği sonucu da elde edebilir. Ancak Maraş katliamının böyle bir özelliği bulunmamaktadır. Bir şeyi abartmak dikkat çekebilir ama maalesef doğru sonuçlara götürmez ve amaca hizmet etmez.

Yazar Maraş soykırımının “kurucu şiddet” olduğu iddiasının bugüne kadar göz önüne alınmadığını belirtmektedir. Evet, böyle bir iddia göz önünde bulundurulmamıştır, çünkü böyle bir iddianın sosyal-siyasal hiçbir değeri yoktur. Herkesin de aklına takılan fantezileri gerçekmiş gibi kamuoyuna sunmak gibi bir rahatlığı ve sorumsuzluğu yoktur.

s. 29’da yazar, “Çalışmamızın bir başka önemli tezi de Türkiye’nin 1980’lerden itibaren yaşadığı büyük politik dönüşümün en net olarak teşhis edileceği sahanın Maraş katliamı süreci olduğu iddiasıdır. Maraş katliamıyla başlayan süreçte Türkiye’nin demokratik dönüştürücü güçlerinin fiziken tasfiye edilmesiyle birlikte devlet kurumlarının şiddet faillerinin zihinsel ve fiziksel varlığı ile yeniden inşa edilmesi süreci başlamıştır” diyor.

Yazar, aynı görüşlerini s. 30-31’de “Maraş katliamı devletin resmi ve gayriresmi düzeyde yeniden örgütlenmesini, katliam faillerinin devlete taşınırken katliam mağdurlarının toplumsal ve siyasal merkezden tamamen uzaklaştırılmasını getirmiştir” diye ifade etmektedir.

Yazarın sorunlu zihniyeti buradan da açığa çıkmaktadır. Bu ifadelerden anlaşılmaktadır ki yazar, soykırımdan önce “katliam mağdurlarının toplumsal ve siyasal merkezde” yer aldıklarını düşünmektedir.

Hâlbuki soykırım mağduru olan Aleviler, Kürtler, işçiler, emekçiler ve ilericiler hiçbir dönem “toplumsal ve siyasal merkezde” yer almamışlardır. 1978’de de aynı şekilde herhangi bir karar alıcı veya etkileyici merkezde bulunmamışlar, bulunamamışlardır. Bu devlet, halkların ve ezilenlerin “siyasal ve toplumsal merkezde” yer almasını hiç istemedi, buna fırsat ve imkân vermedi. Dolayısıyla katliam mağdurları “toplumsal ve siyasal merkezde” yoktular ki uzaklaştırılmış olsunlar.

Eğer yazar bu ifadelerle devletin çeşitli kurumlarında –o da en alt veya orta birimlerinde olmak üzere– bazı demokrat, ilerici-emekçi memurların varlığını kastediyorsa, bu da hiç doğru değildir.

Her şeye rağmen ve bütün engelleri aşarak bir biçimde devlette görev alabilmiş birkaç Alevi’nin, devrimcinin ve Kürt’ün tasfiyesi için ne darbe ne de katliam veya soykırım yapmaya gerek yoktur. Türk devleti istemediği kesimlerin devlette yer almasını önleyecek, yer alanları tasfiye edebilecek imkânlara her zaman ve her koşulda sahip olmuştur.

Buna karşın yazar “katliam faillerinin devlete taşınmasından” söz etmektedir. Yazarın katliamcıları devletten ayrı gören zihniyeti buradan da açığa çıkmaktadır. Katliam failleri zaten devletin içindeydiler, devletin kendisiydiler söz konusu katliamın failleri. Yazar fiilen soykırımda yer almış, ev basmış, insan yakmış paramiliter katillerin bir biçimde devlette yerleştirilmelerinden söz ediyorsa, soykırımı yapan devletin, kullandığı paramiliter katilleri sahiplenmesinden, onları koruması altına almasından şaşılacak hiçbir şey yoktur.

Ancak bu durum katliamcıların merkezde olmamalarından kaynaklanmamaktadır, çünkü katliamcı yapı zaten devletin merkeziydi.

Bir başka yerde yazar, “Oysa katliam sadece bir kırım değildir, Türkiye’nin devlet yapılanmasında önemli bir muhafazakâr geçiş sürecinin de belirlendiği yerdir” diyor (s. 30).

Buradaki “muhafazakâr geçiş süreci” ibaresi, yukarıda belirtilen “kurucu moment/kurucu şiddet”, “yeniden inşa” ibareleriyle birlikte düşünüldüğünde yeni sorular doğmaktadır. Soru bir: “kurucu moment/kurucu şiddet” ve “yeniden inşa” ne demektir? Soru iki: Türk devleti yıkılmış mıydı ki Maraş katliamının “kurucu şiddetiyle” “yeniden inşa” edilmiş olsun? Veya Türk devleti yıkılmadan niteliksel bir değişim mi yaşadı ki “yeniden inşa” edilmiş olsun? Soru üç: Devletin “yeniden inşa” sürecindeki niteliği olarak “muhafazakâr”lıktan söz ediliyor; bu devlet liberal veya demokrat mıydı ki “yeniden inşa” sürecinden “muhafazakâr” olarak yapılandırılmış olsun?

Cevaplara sondan başlanabilir. Türk devleti, kurulduğu günden beri, faşist, gerici, muhafazakâr, sömürgeci ve sömürücü yapıda bir devlet olarak kurulmuştur. Bu özellikler, devletin temel özellikleri olarak en başından beri bulunmaktaydı. O nedenle bu devlet, hiç demokrat veya liberal olmadı. Katliamlar ve soykırımlarla anılan Türk devleti Maraş katliamıyla temel karakterinde niteliksel bir değişiklik yaşamadı.

Dolayısıyla ortada “yeniden inşa” edilen herhangi bir devlet yoktur. Maraş soykırımı da “kurucu moment” ya da “kurucu şiddet” değildir. Maraş kıyımı, halkların özgürlük ve demokrasi mücadelesini bastırarak “bekasını” güvence altına almak isteyen Türk devletinin “hâkim güçleri” tarafından kararlaştırılan, planlanan ve pratikleştirilen kanlı bir soykırımdır.

Belirtilen ifadeler ve değerlendirmeler, yazarın devleti tanımadığını bir kez daha ortaya koymaktadır.

4. Katliama karşı gerçekleştirilen direnişe dair
Yazar “Maraş katliamında bir işkence, bastırma ve direniş gerçeği vardır ve bu merkezi konu ihmal edilmiştir” ve s. 21 “direnişi anlamadan katliamın gerçekliğini anlayamayız” (s. 22) veya “direniş ve direnişçilik katliamın içeriğini ve kapsamını değiştiriyor” (s. 21) gibi cümlelerle düşüncelerini oldukça kesin ve keskin ifadelerle ortaya koymaktadır. Hızını alamayan yazar, kitabının birçok yerinde direnişi bir “mucize” olarak tanımlamaktadır. Esasında bu kitabın özel olarak bu konuda yazıldığı, daha doğrusu bu kitabın ayırt edici özelliklerinden birisinin bu olduğu da yine çok sık bir biçimde ifade edilmiştir. Bu tekrarla yazar iddiasını güçlendirmeye çalışmıştır. Hemen belirtilmelidir ki çok tekrar etmekle bir yanlış doğru olmaz. Dolayısıyla yazar, çok kelime kullanarak diksiyonunu güçlendirmiş olabilir ancak.

Yazar direnişi iki yönüyle, “katliama karşı direniş” ve tutsaklık koşullarında “işkencelere karşı” direniş olarak ele almaktadır. Değerlendirmelere de aynı şekilde yaklaşmak gerekir.

Konuyla ilgili yazar mealen şöyle demektedir: “Maraş katliamında, 5-6 devrimci tarafından 15-40 bin arasında değişen sayılarda insanın kurtarıldığı bir direniş oldu; ancak bu direniş kimse tarafından görülmedi, direnenler yok sayıldı, unutulmaya terk edildiler.”

Daha da sadeleştirildiğinde iddialar, “birkaç devrimci arkadaş tarafından direniş yapıldığı ve bu direnişle binlerce insanın kurtarıldığı, ama bu direnişçilerin unutulduğu” şeklinde özetlenebilir.

En başında belirtmek gerekiyor: Maraş katliamında özellikle Yörükselim Mahallesi’nden ve Karamaraş Mahallesi’nden önemli bir direniş oldu. Bu direnişte yer alan ve hayatını kaybeden, başta Mehmet Mengücek, Veysel Kalkandelen, Mehmet Kocamaz ve Mehmet Kınık’ın şahsında tüm şehitlerin saygıyla anılması gerekir. Geliştirilen direnişin sonucunda katliamcıların Yörükselim Mahallesi’ne girmeleri ve yapabilecekleri daha büyük bir tahribat engellendi.

Yazarın özel anlam atfederek anlatmaya çalıştığı direniş, Yörükselim ve Karamaraş Mahallelerinde yaşanan direniştir. Bu direnişe dair somut veriler üzerinde tartışmak açıklayıcı olacaktır. Yörükselim Mahallesi’nde 22 Aralık 1978 Cuma günü cenaze korteji dağılmış, halkın evlerine veya köylerine gidemeyen kısmı Yörükselim Mahallesi’ne geçmiştir. Devrimci kurumlar da aynı şekilde halkla birlikte Yörükselim Mahallesi’nde konumlanmışlardır.

Devrimci kurum temsilcileri hızlıca toparlanarak hem kendi arkadaşları ve ilişkileriyle hem diğer devrimci kurumlarla hem de mahalle halkıyla görüşmeler yapmışlardır. Herkesin ortak fikri, “katliamcı faşist yapının yarın sabah büyük bir saldırı geliştireceği ve buna karşı topyekûn bir direnişi ortaya koymak gerektiği” şeklindeydi. Merkezi bir direniş organının pratik olarak işlemeyeceği, hantallığa yol açabileceği, dolayısıyla her kurumun kendi imkânlarını ve ilişkilerini kendisinin örgütlemesi gerektiği de ortaklaşılan bir diğer noktaydı.

23 Aralık sabah saat 07.30-08.00 arasında saldırı, saldırıyla birlikte direniş başlamıştır. Akşamüstüne kadar süren direnişle, yazarın ülkücü dediği faşist paramiliter katillerin öncülük ettiği katliamcı güruhun mahalleye girmesi önlenmiş, katliamcılar püskürtülmüştür. Akşamüstü asker mahallede hâkimiyet kurarak, halkı kışlaya taşınmaya zorlamış ve halk kışlaya zorla taşınmıştır. Bu gelişmeden sonra Yörükselim Mahallesi’nde kalan bir kısım halk ile bazı devrimciler dışında genel olarak mahalle terk edilmiştir.

Karamaraş Mahallesi’ndeki direniş ise yine devrimcilerin, Mehmet Mengücek’in ve YSE Müdürü Fevzi Onaç’ın üzerinde gelişen bir direniş olmuştur. Büyük bir devrimci irade göstererek katliamcılara karşı direnmek amacıyla Karamaraş’a gelen Mehmet Mengücek, direniş esnasında katledilmiştir. Fevzi Onaç ve diğer birkaç direnişçi ise direnişlerine devam etmişlerdir. Tartışılan direnişe dair bu somut bilgiler ışığında yazarın iddialarına bakılabilir.

Yazarın belirttiği gibi direniş, sadece 5-6 arkadaş tarafından değil, bütün devrimci örgütlerin taraftarları ile birlikte gerçekleştirildi. Gerçeğin bir yanı budur. Gerçeğin diğer bir yanı, bu direnişte halktan direnişçilerin varlığıdır ki yazar bunlardan hiç söz etmemektedir; çünkü bilmiyor ve öğrenmek için de çaba sarf etmeye gerek görmüyor.

Hâlbuki söz konusu direniş, birçok yerde halktan insanlar ve kolektif olarak halk tarafından geliştirilmiştir. Üstelik halktan direnişçilerin ve halkın kolektif direnişi de önemli sonuçların yaratılmasında etkili olmuştur. Yazarın hiç sözünü etmediği, muhtemelen zihin dünyasında yok saydığı halktan direnişçilerin ve halkın kolektif direnişinin saygıyla anılması katliam karşıtlığının gereğidir.

Döndü Akar, Yörükselim Mahallesi’nde evlerine saldıran katliamcı gruba karşı eniştesi Sadık Kurt ile birlikte direnmişlerdir. Direndikleri için cezaevine girmişler, 5’er yıl ceza almışlar, yatıp çıkmışlardır.
Mehmet Taşkesen, DİSK ve TİP yöneticisidir. Maraşlı Türk-Sünni bir ilerici demokrattır. İlerici olmasından dolayı katliam esnasında kalabalık bir katliamcı grup tarafından saldırıya uğramış, katliamcılara karşı direnmiş, girdiği çatışmada bir katliamcıyı yaralamış, cezaevine girmiş, yatmış, çıkmıştır.
Musa Funda, Musa Suna ailesini korumak/kurtarmak için elinde otomatik silahıyla onların evine gitmiş, girdiği çatışmada şehit olmuş, cesedi yakılmıştır.
Ali Yılmaz, evlerine saldıran katliamcılara karşı direnmiş, saldırganları önce püskürtmüş; sonra daha kalabalık gelen katliamcılar tarafından, ailesiyle birlikte katledilmişlerdir.
“Kabadayı” olarak bilinen Hasan Akırmak, katliamcılara karşı direnmiş, çatışarak ve bir kalleş pusu sonucu katledilmiştir.
Yörükselim Mahallesi’nde PKK’lı H. A., direnirken elinde dinamit patladığı için eli kopmuş, hayatını tek elle olarak devam ettirmek durumunda kalmıştır.
DHB’den H. D. Yörükselim Mahallesi’nde yaralanmış, arkadaşları tarafından Adana’da tedavi edilmiştir. Halkın Kurtuluşu (HK) çevresinde B. V.’ın direnişte bulunduğunu bizzat makale yazan direnişçi arkadaşlar ifade etmektedirler. Yine DHB’den Mehmet Kınık, Mehmet Kocamaz Karamaraş’ta direnişte yer almışlar; 12 Eylül’de soykırımda direndikleri için işkencede katledilmişler, elleri ve kolları zincirli olarak köylerinde gömülmüşler ve askerler aylarca mezarlarını beklemişlerdir.
Saldırganlardan Mehmet Torun, Şeker Apartmanı’nda direnişçilerin silahlarıyla katledilmiştir. CHP’li YSE Müdürü, Sinemilli Aşireti’nden Fevzi Onaç, bürokrat kimliğinin arkasına sığınarak adliyede oturabilir, gelişmeleri izlemekle yetinebilirdi. Ancak o öyle yapmamış, Karamaraşlılarla birlikte katliamcılara karşı direnmiş, mahalle halkının hem korunmasını hem köylere tahliyesini sağlayarak önemli bir rol oynamıştır.

Devlet bundan dolayı bütün gazabıyla Fevzi Onaç’la uğraşmış, ortaya koyduğu direnişin bedelini hayatını zindan ederek ödetmiştir. Fevzi Onaç, devletin yaşattığı zulümden dolayı hayatını kaybetmiştir.

Karamaraş Mahallesi’nde Hasan Solma ve yanındakiler, evlerine saldıran yüzlerce katliamcıya karşı ellerindeki çok sınırlı olanaklarla direnerek hayatta kalabilmişlerdir. Hasan Solma, sadece bu direnişte yer aldığı için yakalanmış, yargılanmış ve 5 yıl mahpusluk ve ayrıca sürgünlük yaşamıştır. Başka örneklere gerek yoktur; bunlar yeterli olsa gerek.

Direnişe katılan ve kitaba makale yazan arkadaşların “direnişte yer alan başka devrimci grupların varlığından” söz etmeleri, direniş örgütlenmesi sürecinde diğer devrimci “gruplarla görüştüklerini” ve “bu grupların kendilerini koruyacaklarını, dışarıda yardım isteyeceklerini söylediklerini”, ayrıca “Taşkesen’in direnişini”, “Beko Vural’ın” direnişini ayrı ayrı ifade ettikleri hâlde, yazar bunları dikkate almamış; bunları yok sayarak kendince bir direniş anlatımı geliştirmeye yönelmiştir.

Görüldüğü gibi Maraş soykırımına karşı yaşanan direniş, iddia edildiği gibi sınırlı sayıda devrimci arkadaşın ortaya koyduğu bir direnişten ibaret değildir. Bu gerçeklere rağmen yaşanan direniş birkaç devrimci arkadaş tarafından yapılmış gibi sunulursa; birincisi, gerçeğe aykırıdır; ikincisi, diğer grupların ve halkın direnişini görmezden gelen, o insanların ve en önemlisi halktan direnen insanların hakkını teslim etmemek olur; üçüncüsü, bu yaklaşım insanlar arasında arzu edilmeyen gelişmelere yol açar. Dördüncüsü, yazarın geliştirdiği argüman “kaş yapayım derken göz çıkarmaya” açık bir tutumdur. Hiçbir hukuksal norma kendisini bağlı kabul etmeyen bir devletin bu anlatımları istismar etmesi işten bile olmayacaktır.

Buna rağmen derleyici/yazarın yaşanan direnişi sadece birkaç direnişçi arkadaşın yeteneği, yiğitliği ve fedakârlığı olarak anlatması, bireysel bir kahramanlık düzeyine çekmeye çalışmaktan ısrar etmesi, gerçekten sorunlu ve izaha muhtaç bir tutumdur. Bu yaklaşım, aynı zamanda devrimci-yurtsever direniş kültürünü geliştirmez, toplumsal mücadeleye katkı sağlamaz.

Öte yandan bir katliama karşı direnmek, direnişi büyütmek, kitleleri korumak ve savunmak yurtseverlerin ve devrimcilerin asli görevi ve sorumluluğudur. Yurtsever-devrimci gruplar adına direnişe katılanlar, direnişe katılmakla görevlerini ve sorumluluklarını yerine getirmişlerdir. Direnişe katılmamış olsalardı, çok ciddi anlamda eleştiri konusu olurlardı. O nedenle son derece doğal bir görev olan devrimcilerin-yurtseverlerin direnmiş olması, bir lütuf gibi, bir özgünlük gibi, diyeti ödenmesi gereken bir faaliyet gibi sunulamaz; olağanüstü bir durum olarak görülemez/gösterilemez.

Ayrıca önemle altı çizilmesi gereken bir başka nokta daha bulunmaktadır.
Devrimciler sadece Maraş kıyımında direnmediler. Aynı şekilde Malatya’da, Çorum’da, Sivas’ta ve katliamların yapıldığı veya yapılmak istendiği her yerde direnmişlerdir. Direnmek zorundaydılar, çünkü direnmek onların asli işleviydi. Ayrıca buralarda geliştirilen direnişler de aynı devrimci profildeki insanlar tarafından aynı kararlılıkla ve fedakârlıkla ortaya konmuştur.

Yazarın aynı düzeyde önem verdiği bir diğer değerlendirmesi de işkencelerle ilgilidir. 1980 faşist darbesinden sonra Maraş soykırımından dolayı bölgede faaliyet yürüten bütün devrimci kurumların gözaltına alınabilen taraftarlarına ve kadrolarına Maraş soykırımına dair sorgulama yapılmış ve işkence uygulanmıştır. Yani Maraş’ta 26 Aralık 1979 sıkıyönetim koşullarında ve 12 Eylül 1980 faşist darbesine kadar geçen süre içinde, sadece Dev-Savaşçı arkadaşlar değil, her siyasal gruptan arkadaş Maraş soykırımından dolayı sorgulanmış, işkence görmüştür. Bu gerçekliği Dev-Savaş grubundaki arkadaşlar da çok iyi bilirler.

O dönem bölgede faaliyet yürüten bütün devrimciler hem Maraş katliamından dolayı hem de devrimci-örgütsel faaliyetlerinden dolayı işkence görmüşlerdir. Mehmet Kocamaz ve Mehmet Kınık, Maraş soykırımı esnasında direnişte yer aldıkları için sorgulanmışlar, yapılan işkenceler sonucu hayatlarını kaybetmişlerdir. Aynı şekilde Dev-Savaş grubunda adı geçen arkadaşların çok uzun süre ve oldukça yoğun bir işkence süreci yaşadıkları da herkesin bilgisi dâhilindedir.

Ancak yazarın belki de konumu gereği göremediği bir gerçek var. Burası Türkiye ve Kürdistan’dır. Bu coğrafyada yaşanan işkencelerin hem çeşidi hem yoğunluğu hem süresi her dönem yeni rekorlar kırmıştır, hâlâ da kırmaktadır. Buna karşı işkencede direnmek de bütün devrimcilerin fıtratında hep var olan bir özelliktir.

İbrahim Kaypakkaya’yı bütün demokrat, Alevi ve Kürt kamuoyu bilir; ancak 12 Eylül’den sonra onlarca İbrahim Kaypakkaya geçti o işkence tezgâhlarından. Çok sayıda direnen devrimci katledildi. Ayrıca Diyarbakır, Metris ve Mamak zindanlarında ama özellikle Diyarbakır zindanında yapılan işkenceler, Dev-Savaş grubundaki arkadaşların yaşadıkları işkencelerden daha mı az vahşiydi? Dev-Savaş grubundaki arkadaşların yaşadıkları işkence anlatılırken diğer devrimcilerin yaşadıkları işkenceler hiç yaşanmamış gibi davranılamaz.

Yazar sanki bu coğrafyada ilk defa, bu düzeyde, bu biçimde bir işkence yaşanmış gibi bir tablo çiziyor. Bu tablo hem direnen devrimcilere karşı haksızlıktır hem de işkencelere ve işkencecilere karşı mücadeleye bir katkı sağlamamaktadır.

Yazarın bu gerçekleri gözlerden uzak tutarak sadece bir grup devrimci direnişçinin direnişini öne çıkartmaya çalışması, başka boyutlarıyla da sorunludur. Yazar, direnişi de direnişçileri de politik kimliklerinden ayırarak anlatmaktadır. Hâlbuki direnenler, kurumsal devrimci kimlikleriyle direnmişlerdir, kişisel kimlikleriyle ve özellikleriyle değil. O direnişi yaratan bu insanlar “biz direnelim” diye veya bireysel bir kahramanlık yapmak için direnmediler. Onlar politik özneler oldukları ve direnmenin görevleri olduğu bilinciyle direndiler.

Yani onlar Dev-Savaşçı, PKK’li, TKP/ML’li, TDKP’li devrimciler, örgütlü devrimciler oldukları için direndiler; abileri, babaları veya kendileri istedikleri için değil. O nedenle direnişte yer alan her devrimci için direnmek bir tercih değil, devrimci örgütü adına devrimci kimliğinden kaynaklanan bir zorunluluk ve sorumluluktu.

Bu gerçekten kopartılarak yapılan direniş anlatımı ciddi anlamda sorunlu bir direniş anlatımıdır ve devrimci değerlere uygun değildir. Yine yazar konuya sorunlu yaklaştığı, konuyu devrimci zihniyetin dışında ele aldığı için direnişçileri “işini iyi yapmış insanlar” olarak görmüş ve böyle göstermeye çalışmıştır. Çok zorunlu olduğu birkaç yerde Dev-Savaş’ın adını zikretmiş ama direnişin kaynaklandığı devrimci zeminden hiç söz etmemiştir. Zaten soruna devrimci bir bakış açısıyla yaklaşmadığı için diğer devrimci grupların direnişinden söz etmeye gerek görmemiştir. Maraş katliamında direnen devrimciler başta olmak üzere hiçbir devrimci bu yaklaşımı kabul etmez.

Yazarın farklı olarak yaptığı, bu arkadaşları taraftarı oldukları kurumlardan ayırarak, kurumsal anlamdan yaşanmış olan direnişe “kişisel” bir hava vermek olmuştur. Dolayısıyla yazarın “ilk defa yazdığı” direniş değil; direnişi devrimci kurumsal özelliğinden kopartması ve kişiselleştirerek anlatmasıdır.

Yazar ayrıca bir başka noktaya da değinmektedir. Mealen, “bu direniş, kendileri yazana kadar hiçbir biçimde gündeme getirilmedi, kimse bu direnişten söz etmedi, üstü örtülmeye çalışıldı ve hem direniş hem de direnişte yer alanlar halk tarafından unutturulmaya terk edildi” diye bir iddia daha bulunmaktadır.

Direnişten söz edilmediği ve direnişte yer alan insanların da görmezden gelindiği, yok sayıldığı, haklarının yenildiği iddiaları doğru değil, çırılçıplak bir yalandır.

Öncelikle hemen belirtelim ki Maraş katliamı esnasında yaşanan direniş, doğal olarak, o dönemin bütün devrimci yayınlarının temel gündemi ve konusu olmuştur. Söz konusu yayınlarda izlenebilir. En azından bu yayınlara karşı böyle bir özensizlik göstermek doğru değildir.

Bundan başka yazar Faruk Demirel “Maraş Maraş” adıyla Maraş soykırımının ve direnişinin romanını yazdı. Bu romanı yazmak için yazar Faruk Demirel, Maraş’ı, katliam alanlarını defalarca ziyaret ederek incelemeler yapmış, fiilen direnişte yer alanlarla görüşmeler gerçekleştirmiştir.

Ayrıca “Maraş Kıyımı” kitabında özel bir ara başlıkla direniş, direnişte yer alan devrimci kurumlar ve direnişin sonuçları ele alınmış, değerlendirilmiştir. Bunlardan başka sayısız etkinlikte, TV-radyo programlarında, panel ve anmalarda, çeşitli gazete ve dergilerde yazılan makalelerde direniş, sonuçları ve etkileri boyutuyla defalarca işlenmiştir.

Özellikle son 14 yıldan beri, yani 2010’da “Maraş Kıyımı” kitabı yayınlandığından beri, Maraş soykırımında yaşanan direniş ısrarla belirtilmiş, konuya çok özel bir önemle yaklaşılmıştır. Çünkü direniş yaşanmış, bitmiş bir olgu değil, katliamların yaşandığı bugünün Türkiye ve Kürdistan’ında güncel ve yaşamsal bir eylemselliktir. Bütün bunlar ortadayken yazarın bunca çabayı, emeği ve yaratılan sonuçları yok sayması çok normal bir tutum değildir elbette.

Öte yandan yazar, direnen devrimcilerin unutulduğunu belirterek sitem etmektedir. Maraş’ta direnen devrimcilerin de ne o gün ne daha sonra ne de bugün herhangi bir hesaplarının bulunduğunu kimse söyleyemez. Onlar, isimleri bilinsin veya özel bir değer verilsin diye direnmediler. O nedenle değerlerinin bilinip bilinmemesinden bağımsız olarak devrimci oldukları ve ideallerine bağlı kaldıkları için dün direndiler, bugün de aynı direnişi göstermekten hiçbir tereddüt göstermezler. İnsanlar onların isimlerini bilmeyebilir, ancak onların yaptıkları devrimci eylemler olarak rolünü oynayacaktır. Devrimcilik biraz da her devrimci eylemin adsız aksiyoncusu olmak değil midir?

Bir diğer iddia ise “bu direnişle 15-40 bin arasında değişen rakamlarda insanların kurtarıldığı” şeklindeki iddiadır. Verilen rakam yanlıştır. Maraş’ın ve Yörükselim Mahallesi’nin nüfusu, cenazeye katılan kitlenin sayısı ve benzeri bilgilerin hiçbiri böyle bir sayıyı ortaya çıkarmaya imkân vermemektedir.

Bütün bilgiler hem ilgili dokümanlarda hem de genel dokümanlarda bulunabilir. Ayrıca o günleri bilen ve yaşayan herkesin hafızasına başvurularak gerçeğin öyle olmadığını tespit etmek mümkündür.

Bu sayısal farklılıklarla ve abartılarak direnişin önemi anlatılmak isteniyorsa bu yöntem istenen sonucu vermeyecektir. Direniş veya direnişler, sadece yarattıkları sonuçları üzerinden değil, amacı, biçimi ve etkileri üzerinden değerlendirilirler.

Kemal Pir, Mazlum Doğan, M. Ali Özpolat, Mahir Çayan ve İbrahim Kaypakkaya, direnişleriyle kişisel olarak kimseyi kurtarmadılar. Ancak bu durum onların direnişlerinin büyüklüğünü tartışma konusu etmedi. Demek ki direnişlerin büyüklüğü ne kadar kişiyi kurtardıkları üzerinden ölçülmüyor.

Bu şekilde inandırıcılığı sorunlu olan bir anlatım, bırakalım ders çıkarmayı, dikkate bile alınmayacaktır. Çünkü direniş, üzerine güzelleme yapılan soyut bir olgu değil, hayatın her anında devam eden bir yaşam biçimidir ve bugün de devam eden direnişlerden yer alınmasını gerektirir.

Ayrıca ne yapılan soykırıma karşı direniş ne de işkencede direniş, soykırımın önüne geçirilmemelidir. Çünkü geliştirilen direnişlerin görkemi ve büyüklüğü, soykırımın niteliğini, kapsamını ve içeriğini değiştirmemiştir. Dolayısıyla direniş anlatımı, bir soykırım yapıldığı gerçeğini gölgede bırakmamalıdır. Soykırım yaşandığı gerçeğini daha az görünür kılan bir direniş anlatımı doğru değildir.

Bu bölümde yazarın mantığının anlaşılmasına hizmet edeceği için hem de Ermeni halkının değerli evladı ve büyük devrimci Garbis Altınoğlu’na karşı duyulan sorumluluğun gereği olarak yazarın değindiği bu noktayla ilgili de birkaç cümle yazmak iyi olacaktır.

Yazar, “sünnetsiz olarak Garbis Altınoğlu’nu bulmuşlardı. Aylarca süren işkence sonucunda ‘sünnetsizin’ katliam ile alakası olduğunu kabul ettiremediler. Garbis’in katliam esnasında Maraş’ta bile bulunmadığı ve dahi hiç böyle bir katliam beklemediği zaten biliniyordu. Garbis ifadesinde de belirttiği üzere katliamı bekliyor olsaydı mutlaka orada olacağını söylemişti” (s. 45).

Yazar bu anlatımıyla bir kez daha gerçeği çarpıtmaktadır. Birincisi, Garbis’in “hiç böyle bir katliam beklemediği zaten biliniyordu” ifadesi yanlıştır. Garbis tam tersine bu tür saldırıları bekliyor, önemsiyor ve sürekli olarak bu türden saldırılara karşı hazırlıklı olmayı ısrarla öneriyor, yapabildiği kadar da hazırlık yapıyordu.

İkincisi, Garbis’in böyle düşündüğünü Garbis ile o dönem birlikte çalışan birisi olarak ben bilmiyordum. Yazar “zaten biliniyordu” derken kamuoyuna mal olduğunu söylediği bu bilgiyi, Garbis’in böyle düşündüğünü nereden öğrenmiş?

Üçüncüsü, Garbis’in “katliamı bekliyor olsaydı mutlaka orada olacağını” söylediği herhangi bir ifadesi yoktur. Dördüncüsü, Garbis isteseydi de mutlaka Maraş’ta olamazdı, çünkü Garbis, örgütlü bir devrimciydi ve kendisinin değil, örgütünün istek ve ihtiyaçlarına göre harekete ederdi. Son olarak belirtmek gerekir ki Garbis Altınoğlu, sünnetsiz olduğu için değil, devrimci olduğu için yargılandı, işkence gördü.

Gerçeği anlayabilmek için Garbis’in konuyla ilgili yazdıklarına bakmak gerekir:
“Şunu belirtmekten hiçbir sakınca görmüyorum. Maraş katliamı döneminde ben bu yörede değildim; bir görev nedeniyle başka bir bölgede bulunuyordum. Ama bu alçakça katliam ve ona karşı yürütülen soylu direniş sırasında orada olsaydım, elbette bu direniş içinde yer alır ve sağ kalmam halinde bunu gururla açıklar, yargılandığım mahkemeden de bunu belirtirdim.” (Maraş Kıyımı, s. 466)

Yazar yukarıda görüldüğü gibi, hiçbir sorumluluk duymadan çok rahat bir biçimde yalan söylüyor. Haksızlık ettiğimi düşünen okuyucudan çok özür dileyerek bu gerçeği söylemek gerekiyor.

5. Çeşitli konulara dair
Kitabın veya makalelerin temel konusu olarak bu konulara ilişkin belirtilenlerle yetinmek durumundayız. Ancak bu noktaların dışında yazarın başka sözde iddiaları da bulunmaktadır. Bütünlük açısından bunların da ele alınması gerekmektedir. Çalışmanın bundan sonraki bölümleri söz konusu münferit konulara ilişkin görüş ve eleştirileri ihtiva edecektir.

a) Kürtler ve Maraş soykırımı
Yazar, yukarıdan da gösterilen s. 29’daki ifadesinde, “Türkiye’nin 1980’lerden itibaren yaşadığı büyük politik dönüşümün en net olarak teşhis edileceği sahanın Maraş katliamı süreci olduğunu” iddia ediyor. Bu değerlendirme de doğru değildir. Birincisi, anlaşılan yazar, yaşadığımız coğrafyanın Kürdistan’ın bir bölümünü de kapsadığını hesaba katmamaktadır. Bu hem Kürdistan’ı ve Kürtleri görmezden gelmekten kaynaklı sorunludur hem de doğru analizlere götürmeyeceği için sorunludur.

Türkiye’nin ve Kürdistan’ın 1980’den beri yaşadığı siyasal ve sosyal gelişmeleri, eğer tek bir sorun veya olgu üzerinden görmeye/anlamaya çalışacaksak bu Kürt sorunu olabilir, Maraş soykırımı değil. Çünkü Maraş soykırımı da dâhil olmak üzere Türk devletinin yüz yılı aşan süre boyunca yaşadığı her siyasal ve sosyal gelişme, Kürtleri de kapsayan devletin stratejik politikası olan soykırımcı politikanın ya sonucudur ya da ciddi ölçüde Kürt sorunuyla bağlantılıdır.

Ancak gerici liberal çevrelerin ısrarla uzak durduğu, yok saydığı Kürt sorununa dair, beklendiği gibi, yazar da uzak durmuş, yok saymıştır. Bu konuyla ilgili çok açık, net ve somut gerçekler o günden bugüne ilgili bütün kamuoyunda tartışılıyor ve değerlendiriliyor olmasına rağmen yazar, sanki böyle bir konu yokmuş gibi Maraş soykırımını anlatmaya çalışmıştır.

O nedenle Maraş soykırımının Kürtlerle, Kürt sorunuyla ve Kürdistan’ın özgürlük mücadelesiyle ilişkisi yazarın makalelerinde yer bulmamıştır. Katledilenlerin kahir ekseriyetinin Kürt-Alevi olduğu bir soykırımı anlatırken ısrarla ve bilimsellik adına Kürtlerin görmezden gelinmesinin nasıl bir anlamı vardır? Hatta Kürt ve Kürdistan sözcüklerinin olabildiğince az kullanılması da dikkat çekicidir. Tek başına bu gerçeklik bile yazarın Maraş kıyımına doğru yaklaşmadığını göstermektedir.

Buna rağmen hem dönemin çeşitli devlet kaynaklarında hem Kürt siyasal hareketinin yaptığı değerlendirmelerde görülmektedir ki Maraş soykırımı ile Kürt özgürlük hareketinin mücadelesinin doğrudan ilgisi bulunmaktadır. Bu gerçeklik hesaba katılmadan, yani Kürt sorunuyla Maraş soykırımının ilişkisi yok sayılarak Maraş soykırımı anlatılamaz; bu şekilde yapılan değerlendirmeler doğru sonuçlara götürmeyecektir.

b) Katliamın başladığı güne neden özel bir anlam biçiliyor?
Yazar, 19-26 Aralık tarihlerinin Maraş soykırımının fiilen başladığı ve yaşandığı tarih olarak belirlenmesine de itiraz etmektedir. Gerekçe olarak s. 16 ve s. 41’de “…bu tarihler başlangıç olarak alınırsa ‘MHP, MİT ve Ecevit’in katliamdan dolayı sorumlu tutulmaları mümkün olmaz’ ve ayrıca ‘katliamın geriye doğru bağlantıları gözden kaçırılır’” diyor.

Bu iddiaların ikisi de ikna edici değildir, tam tersine yanıltıcıdır, manipülatiftir. Ayrıca yazar bu iddiasıyla demokratik kamuoyunun ve bu ülkenin devrimci demokratik birikimiyle, insanların aklıyla alay etmektedir. Evet, bir kez daha yazar kof bir özgüvenle konuya yaklaşmaktadır.

Ne demek, soykırım tarihi olarak 19 Aralık belirlenirse, soykırımcıların sorumlu tutulmalarının imkânsızlaşması? Eğer yazar katliama uğrayanlar adına kaygılanıyorsa bu şekilde gölge etmesin, daha doğru olur. Ayrıca hiç merak etmesin, katliamlara ve soykırımlara karşı mücadele eden güçlerin hem birikimleri hem tecrübeleri yazarın sandığından daha fazladır.

Öncelikle bu tarihlerin katliamın gerçekleştirildiği tarihler olarak kabul edilmesi bir tercih değil, bir zorunluluktur. Katliam gibi başlangıcı ve bitimi birçok etken tarafından belirlenen çok yönlü ve kanlı bir uygulamanın başlangıç ve bitiş tarihlerini belirlemek “iradi” bir durum değildir. Dünya savaşlarının, Ermeni soykırımının başlangıç tarihlerinin belirlenmesi, daha öncesinde yaşanmış gelişmeleri ve o gelişmelerle soykırım arasındaki muhtemel bağlantıları yok saymayı gerektirmez.

Elbette tarihsel bir olgu, o olgunun doğmasına yol açan arka planı ve hazırlık süreciyle birlikte incelenir. Bir ağacın dikilmesiyle, meyve vermesi ve sonrası elbette bir bütündür. Ancak ağacın meyve verdiği an, yani “doğum anı” ayrıca ve önemle belirtilir, hafızalara kaydedilir. Dolayısıyla böyle bir tarihin kabul edilmesi, soykırımın geriye doğru bir dizi politikanın ve provokasyonun sonucu gerçekleştiğini ve soykırımdan sorumlulukları olan gerek adı bilinen gerek henüz deşifre edilmemiş kurum ve bireylerin sorumluluğunu ortadan kaldırmaz.

Çünkü bu bir soykırımdır ve “insanlığa karşı işlenmiş suç” hukukuna bağlıdır ve hiç merak edilmesin, böyle bir gün mutlaka yaşanacak ve bu hesaplar görülecektir.

Katliamlar ve soykırımlar bir dizi operasyondan sonra mümkün hâle getirilirler. Soykırımcılar bu süreci “ortam hazırlama” kavramıyla anlatırlar. Maraş soykırımı da böyle bir “ortam hazırlama” sürecinin sonucunda gerçekleştirilmiştir. Eğer bu soykırım doğru anlaşılacak ve bununla doğru hesaplaşılacaksa soykırımın “ortam hazırlama” ya da hazırlık sürecinden kopartılmadan ele alınması gerekmektedir.

Bu gerçeklikten hareketle Maraş soykırımını, yakın-uzak tarihte yaşananlardan, Ermeni soykırımından, Malatya ve Pazarcık’a gönderilen bombalı mektuplardan, Yörükselim’de kahveye yapılan ve Gıjık Dede’nin katledildiği ETKO saldırısından, MHP milletvekili M. Y. Özbaş tarafından adliyenin basılarak ETKO’cu katillerin kaçırılmasından, ABD’li katliamcının Maraş’a gelmesinden, evlerin işaretlenmesinden, Çiçek Sineması’na ve Akın Kıraathanesi’ne atılan bombalardan ayrı ele alınmasını katliam mağduru kamuoyuna önermek, katliamlara karşı mücadele değildir.

Yargılama sürecinde de avukatlar, gerek katliamın hazırlıkları kapsamında katliam öncesinde yapılan toplantıları gerekse yine çok önceden yapılmış olan “ev işaretleme” pratiklerini gündeme getirmişlerdir.

Kaldı ki 19 Aralık, sadece Çiçek Sineması’na bomba atılmasını ifade etmiyor. Aynı zamanda, aynı anda çevredeki işyerlerine ve demokratik kurumlara saldırılmış, böylece katliamcı saldırılar başlamıştır. O nedenle de 19 Aralık soykırımın başladığı gündür. Nihayet soykırımın başladığı “an” bellidir ve bunu değiştirmeye çalışmak, katliam karşıtı kamuoyunu bu tür ayrıntılarla meşgul etmek, esas konunun gözden uzaklaştırılmasına hizmet eder.

Sadece bunlar değil, daha önemlisi bu yaklaşım, yani soykırımın 19 Aralık’ta başlamadığını söylemek, ÜGD’nin ve ÜGD yöneticileri olarak Mehmet Leblebici’nin, Ökkeş Kenger’in, Yunus İlhan’ın ve MHP’nin yöneticilerinin ve milletvekili M. Y. Özbaş’ın aklanması demektir. Üstelik yazarın söylediğinin tersine, 19 Aralık’ta başladığında kimsenin aklanması söz konusu olmaz, olamaz.

c) Aydınlık’ın tezlerini savunan hangi devrimcilerdir?
Yazar s. 237-238’de Aydınlık Gazetesi’nin katliamla ilgili tez ve anlatımlarını değerlendirmekte ve dikkat çekici iddialarda bulunmaktadır. Yazarın yazdıklarını, uzunluğuna rağmen okura sunmak doğru olacaktır:

“Katliamın üzerinde geçen kırk yılda genel kamuoyunun bilgisine yerleşen iki temel bakış açısı ortaya çıkmıştı. Bunlardan birincisi Aydınlık Gazetesi tarafından inşa edilen Maraş katliamı tablosudur. Bir İçişleri Bakanlığı müfettişi tarafından yazılan rapor ile Aydınlık Gazetesi’nde uzun bir tefrikayla yayınlanan belge, bilgi, fotoğraf ve tanıklıkları içeren bilgiler, özellikle sol kesimden başlayarak genel kamuoyunun katliam algısını oluşturmuştu” diyor ve devam ediyor yazar:
“Buna göre katliam, esas fail olarak uluslararası güçler ve MHP tarafından örgütlenmişti. Ayrıca somut detay olarak, Ökkeş Kenger bu komplonun baş sorumlularındandı.”

Bütünlük açısından devam eden bölümde yazarın bir diğer cümlesinin de okura sunulması gerekmektedir:
“… sorun sadece ETKO (Esir Türkleri Kurtarma Ordusu) militanları değildi” diyor yazar (s. 238).

Bu yazılanları okuyunca insan, “Neresini doğrultayım ki” demeden edemiyor.

İddiaları ayrıntılandıralım. İlk olarak yazar, Aydınlık’ın Maraş soykırımı hakkındaki görüşlerinin “… sol kesimden başlayarak” genel devrimci-demokratik kamuoyunun görüşleri olarak savunulduğunu ileri sürmektedir. Böylece yazar, Maraş katliamı hakkında kim ne söylerse söylesin herkesin görüşlerini, Türk-Kürt Alevi kurumlarının ve devrimci-demokratik çevrelerinin savunduğu tezleri, karşı-devrimci Aydınlık çevresinin tezleri gibi göstermektedir.

Yazar bu yöntemle demokratik Alevi hareketinin, devrimci-demokratik kamuoyunun Maraş kıyımına ilişkin geliştirdiği tezlere kuşku duyulmasını ve kolayca çöpe atılabilir hâle getirilmesini sağlamak istemiştir.

Yazar herkesi Aydınlık Gazetesi’nin karşı-devrimci çuvalına doldurduktan sonra Aydınlık’ın karşı-devrimci özelliğinin verdiği avantajı kullanarak bu görüşleri çürütme gayretine girişmiştir. Ucuz kahramanlık böyle kazanılıyor işte.

Hâlbuki Aydınlık Gazetesi’nin tezlerinin, Alevi kurumları, yurtsever-devrimci demokratik kurum ve kamuoyu tarafından savunulmadığını dünya âlem biliyor. Azıcık gündemi takip etseydi yazar da bu gerçekten haberdar olacaktı.

Yazar bu yaklaşımıyla hem gerçek olmayan bir iddiada bulunmakta hem de devrimci kurumları itham ederek suçlamaya çalışmaktadır.

Bu durumda yukarıda sormuştuk ama bir kez daha soralım: Hangi Alevi kurumu, hangi yurtsever-devrimci-demokratik kurum, hangi demokratik Kürt kurumu, Maraş soykırımını “sadece MHP, ETKO ve ABD üzerinden, Ökkeş Kenger merkezli bir komplo olarak” anlatmış, bu soykırımı sadece bu tezlerle açıklamıştır?

Elbette burada adı geçen MHP, ABD, ETKO, Ökkeş Kenger ve benzeri daha birçok paramiliter yapı ve faşist katil Maraş soykırımında yer almışlardır ve bunun ilan edilmesi, mutlaka ama mutlaka aksatılmadan yapılması gereken hayati bir görev ve sorumluluktur.

Yazar bu gerçeğin anlatılmasından, ETKO’nun, MHP’nin ve özellikle devletin katliamcı özelliğinin açığa çıkartılmasından mı haz etmiyor yoksa? Görülen o ki yazar, hiçbir kurala bağlı kalmadan gerçeği örtbas etmekte, aklına geleni, kişisel ikbali için gerekli gördüğü her hayali iddiayı gerçek diye insanlara dayatabilmektedir.

Buna rağmen hangi devrimci gruba sorulursa sorulsun hepsinin küçük nüans farklılıkları olsa da çok net olarak ortaya koyacakları katliam anlatımı, üç aşağı beş yukarı benzerdir ve faşist-ırkçı bir odak olan Aydınlık Gazetesi’nin karşıtıdır.

Her devrimci-demokrat-yurtsever çevre ve grup, Maraş katliamını “Türk devletinin etnik ve dinsel arındırma ve toplumsal mücadeleyi bastırma amaçlı bir operasyonudur” diye tanımlayacaktır. Aynı şekilde söz konusu çevreler, katliamın, MHP/ETKO, Ülkücüler diye tanımlanan devletin faşist paramiliter yapılar ile onların mobilize ettiği katliamcı güruh tarafından ve ABD/CIA’nın katkılarıyla gerçekleştirildiğini anlatacaklardır.

Bu gerçek orta yerde dururken, gerçeğin hilafına anlatımlarla, koca bir Alevi toplumunu, yurtsever-devrimci-demokratik kurumları ve Kürt siyasal hareketini töhmet altında bırakmak bu kadar kolay olmamalıdır.

Yazar bu hayali iddiasıyla bir kez daha katliam gerçeğini bulanıklaştırmaya, bu yolla münazarayı kazandığını sanarak puan almaya çalışmaktadır.

Bunun dışında Maraş soykırımını kimin nasıl anlattığı ya da Aydınlık Gazetesi’nin ne yazdığı yazarı ilgilendirebilir; ama katliamlara ve soykırımlara karşı mücadele edenlerin gündeminde hayali muhataplarla afaki tartışmalar yapmak gibi gereksiz ayrıntılar yoktur.

Bu bağlamda demokratik Alevi kamuoyunu, yurtsever Kürt hareketini, direnen devrimci-demokratik güçleri ırkçı, ihbarcı Aydınlık Gazetesi’yle aynı kefeye koymak; Aydınlık’a duyulan tepkiyi devrimcilere yönlendirmeye çalışmak, devrimcilere karşı yapılabilecek ciddi bir özensizliktir, belden aşağı vurma çabasıdır.

1970’lerden bu yana Aydınlık Gazetesi çevresi, devrimci grupların büyük çoğunluğu tarafından “ihbarcı, kontra, karşı-devrimci” bir odak olarak kabul edilmiştir. Gerçeğin böyle olduğu ortadayken ve bütün kamuoyu bunu bilirken, yazarın Kürt-Türk Alevilerin de içinde olduğu devrimci-demokratik, yurtsever kamuoyunu ihbarcı/karşı-devrimci Aydınlık’ın etkisinde olan inisiyatifsiz, iradesiz bireyler ve yapılar gibi göstermesi, devrimcilerle Aydınlıkçıları aynı çizgide göstermeye çalışması herhâlde masum bir durum olarak görülemez, bilmemezlikle de izah edilemez ve bu yalan propaganda hiçbir biçimde kabul edilemez.

d) Yargılama sorunu
Yazar, s. 43’te “Eksik ve sorunlu da olsa bir yargılama yürütüldü” demekte ve bir başka yerde s. 42’de “Katliamın ceza yargılamaları açısından serüveni bugüne kadar maalesef ciddiyetle değerlendirilmemiştir” diye, yine yargıçlığının verdiği alışkanlıkla olacak ki ahkâm kesen bir cümle kurmaktadır.

Yazar, eleştirmekten, eksiklikler bulmaktan, yerden yere vurmaktan yana çok hızlı ve devam ediyor: s. 206’da “Adalet arayışları ve yargısal takipler bu nedenle çoğu zaman yanlış bir zeminde ilerlemiş veya ilerletilmiştir” diyor. Bu ifadeler de burada dışa vuran zihniyet de katliamlara karşı mücadeleye katkı sunmamaktadır.

Derleyici/yazarın gözden kaçırdığı çok temel bir nokta bulunmaktadır; önce ona değinmek gerekiyor. Soykırımlara karşı mücadele sadece adalet mücadelesi değildir. O nedenle yetenekli, tecrübeli yargıçların eşi menendi bulunmaz öneri ve görüşleriyle çözülmüyor bu sorunlar. Soykırım ve katliam suçları politik suçlardır ve o nedenle insanlığa karşı işlenmiş suç kapsamındadırlar. Bu suçlara karşı mücadele de aynı şekilde örgütlü politik bir mücadelenin sorunudur. Adaletin sağlanması da ancak bu yolla mümkün olacaktır.

İkinci olarak, devletlerin yaptığı soykırımlar ve katliamlarda yargılama süreçleri, soykırım uygulamalarının bir parçası olarak kurgulanmaktadır. Yargılamalar, soykırımın veya katliamın üstünü örtmek ve esas fail olan devletin toplum üzerindeki egemenliğini tahkim etmek amacıyla yapılmaktadır. Yapılan yargılamalarla devlet, bir anlamda egemenliğine dair toplumun rıza üretmesini sağlamaya çalışmaktadır.

Türk devleti bunun için her katliamdan ve soykırımdan sonra göstermelik “sözde” yargılamalar yapmıştır. Ermeni soykırımı için yapılan Malta yargılamaları, yukarıda belirtildiği gibi, soykırım gerçeğini açığa çıkartmak için değil, soykırımın üstünü örtmek için yapılmış ve o amaçla kullanılmış, ayrıca hâlen kullanılmaktadır. Maraş soykırımı yargılamaları da aynı şekilde soykırımın üstünü örtmek amacıyla yapılmıştır.

Bu bilgiler ışığında konuya yaklaşıldığında yazar, eğer alıntılarda gösterilen ifadelerle devletin yargılamaya yaklaşımını eleştiriyorsa fazla iyimser olmamalıdır. Çünkü devlet bu yargılamaya kendi soykırımcı hesapları anlamında, katliam mağdurlarını savunan avukatları katledecek kadar “ciddiyetle” yaklaşmıştır.

Öte yandan yazar, katliam mağduru ve katliam karşıtı kesimler açısından soruna yaklaşıyorsa yine üslupsuz, yanlış ve haksız bir değerlendirme yapmaktadır.

Maraş soykırımında mağdurların avukatları olarak davaya giren üç değerli avukat, 6 ay içinde ve arka arkaya faşistler tarafından katledilmişlerdir. Bu avukatlar, davaya “ciddiyetle” yaklaşmadıkları, yargılamalardan “yanlış zeminde ilerledikleri” için mi katledildiler?

Tam tersine bu yürekli avukatlar, katliam yargılamasına “ciddiyetle” yaklaştıkları ve “yanlış zeminde” değil, doğru rotada ilerledikleri ve gerçeklerin açığa çıkartılmasında büyük bir emek ortaya koydukları ve katliamcı mekanizmayı zor durumda bıraktıkları için katledilmişlerdir.

Dahası, diyelim ki hukuksal bilginiz çok daha gelişmiştir ve bu insanların izlediği hukuksal yöntemleri doğru bulmayabilirsiniz; bu mümkün ve anlaşılırdır. Ancak bunu eleştirecek daha uygun kelimeler bulmak bu kadar mı zor?

Yazarın, kıyımı yapan güçler tarafından katledilmiş olan bu değerli avukatların çabalarına ve fedakârlıklarına koşulsuz değer vermesi beklenir. Bu saygıdeğer avukatların ortaya koydukları performansı ve hukuki mücadeleyi yok sayan yaklaşım, katledilen değerli avukatların anısına karşı yapılmış çok acı veren, insafsız, zorlayıcı ve kabul edilemez bir özensizliktir.

Yargılama konusunda yazarın ısrarla görmezden geldiği çok önemli bir hususu da kaydetmek gerekiyor. Maraş soykırımında mağdurlar olarak işkence gören ve yargılanan Dev-Savaş grubundaki arkadaşları kitabının temel konusu olarak belirlemiş ve işlemiştir. Ancak Maraş soykırımında yargılanan, işkence gören ve cezalandırılan insanlar sadece Dev-Savaş’taki arkadaşlardan ibaret değildi.

Diğer devrimci grupların dışında, halktan, katliam mağduru olan insanlardan yaklaşık 140 kişi bu katliamdan dolayı yargılandılar ve cezalandırıldılar.

O nedenle bu soykırımdan dolayı yargılanan hem diğer devrimci gruplardaki arkadaşların hem de halktan insanların da anılması gerçeğe uygun olacaktır.

) “Maraş Kıyımı’nın cumhuriyete karşı bir kalkışma olduğunu” hangi devrimciler söylüyor?
Yazar kitabın 206. sayfasında bu soruyu soruyor. Okurun sabrına sığınarak o bölümü buraya taşımak gerekiyor:

“Kabaca bakıldığında Maraş katliamı bugüne kadar ‘Cumhuriyet Halk Partisi’ne karşı kalkışma’ veya aynı anlama gelmek üzere ‘Cumhuriyete karşı kalkışma’ veya ‘Ülkücülüğün şiddet tarihinin acı bir sayfası’ veya ‘Halkların kırdırıldığı bir oyun’ gibi farklı biçimlerde yorumlanmıştır. Bunlara göre Maraş’taki vahşet bir defa iktidar partisine karşı yapılmıştır. İkinci olarak ülkücüler tarafından planlanmıştır. Ve üçüncüsü ise halkların birbirlerine karşı nefreti harekete geçirilmiştir.”

Bütün okurlardan özür dileyerek gerçeği ifade etmek zorundayım; yazar resmen ve alenen yalan söylemekte, gerçekleri çarpıtmaktadır. Hiçbir demokrat, hiçbir yurtsever, hiçbir devrimci, Maraş katliamını yazarın yazdığı biçimde tanımlamamıştır, tanımlamamaktadır. Katliamın olduğu günden bugüne bütün devrimci kurumlar, örgütler ve kamuoyu bu kıyımın devlet tarafından gerçekleştirilen politik bir kıyım olduğunu en net hâliyle savunmuşlar, ortaya koymuşlardır.

Alevi kamuoyu ve Alevi kurumları da çok büyük ölçüde bu tanımlamayı paylaşmışlar, bu tanımlamaya göre katliamdan dolayı devleti suçlamışlardır. Kemalistlerin veya CHP’nin merkezi yapısının katliamı nasıl tanımladığı ise hiç kimseyi ilgilendirmemiştir; çünkü katliam mağdurları ve devrimci demokratik kamuoyu CHP’yi katliamın sorumluları arasında saymıştır.

Yazarın bu dediklerini ispat etmesi veya bütün kamuoyundan özür dilemesi gerekiyor. Bunu ispat etmesi için hem o dönem hem daha sonradan bugüne kadar herhangi bir devrimci demokratik kurumun ve ilerici bir Alevi kurumunun bu türden bir açıklamasını ortaya koyması gerekiyor.

Üstteki paragrafın devamında yazar şunları yazmaktadır:
“Biz bu yaklaşımların Maraş katliamını ve orada yaşanan şiddet gerçeğini anlamayı mümkün kılmadığı gibi, tersine, engellediği kanaatindeyiz.” (s. 206)

Şimdi hem gerçekleri ters yüz edeceksin, hem “Ülkücülüğün şiddet tarihinin acı bir sayfası” diyerek faşistleri istemeden bu katliamı yapmışlar gibi göstereceksin, hem katliamı devletin tanımladığı “mukatele” tanımına uygun olarak “Halkların kırdırıldığı bir oyun” ifadeleriyle anlatacak, böyle bir algı yaratmaya çalışacaksın; sonra da keskin ve bilgiç laflarla konuyu istediğin noktaya getirmeye çalışacaksın. Yok öyle, Kürt Mehmet nöbete gitmiyor artık.

f) Maraş Katliamı ve Alevilere “soykırım tehdidi”
Bir başka yerde (s. 19) yazar şöyle diyor:
“Türkiye, Maraş katliamından bu yana geçen zaman içinde ve önümüzdeki görünür gelecekte özellikle Aleviliğin soykırım tehdidi ile karşılaştığı, karşılaşabileceği bir ülke durumundadır.”

Burada iki temel yanlışlık bulunmaktadır. Birincisi, Alevilere yönelik soykırım tehdidi “görünür geleceğin” değil, dün yaşanmış soykırım pratiklerinin ve içinden bulunduğumuz sürecin sorunudur. Koçgiri, Dersim, Malatya, Sivas, Maraş, Madımak ve Gazi’de yapılanlar bu gerçeğin “düne” dair kanıtlarıdır.

Günümüzde de sık sık Alevi evlerinin nefret objesi olarak işaretlendiği, Alevi Cemevlerine saldırıların olduğu ortadadır. Bu saldırılar ve baskılar da Alevilerin güncel olarak soykırım tehdidi altında bulunduklarının ifadesidir.

Bu demektir ki devlet, ihtiyaç duyduğu bir anda Alevilere yönelik soykırımcı bir saldırı geliştirebilir. Böyle bir saldırının yapılmıyor olması konjonktürel durumun sonucudur.

İkincisi, “Türkiye’nin görünür gelecekte soykırımlarla karşılaşabileceği bir ülke durumunda” olduğunu söylemek, Türkiye hakkında bir öngörüde bulunmak veya bir bilgiyi paylaşmak değildir. Aksine Türkiye ve Kürdistan gerçeklerine ne kadar yabancı olunduğunun ifadesidir.

Bu topraklarda Kürtlere yönelik katliamlar aralıksız sürdürüldüğü hâlde, sanki bunlar katliam/soykırım değilmiş gibi yazar ısrarla bu katliamları görmezden gelmekte, yok saymakta, bunlardan söz etmemektedir. Sonra da dönüp toplumu muhtemel katliamlara karşı uyarmaya çalışmaktadır.

“Merd-i kıbtî şecaat arz ederken sirkatin söyler” dendiği gibi, yazarın durumu da tam budur.

g) Maraş Katliamı “şiddet festivali” midir?
S. 17’de ve daha başka yerlerde “… bir şiddet festivalidir Maraş katliamı” diyor yazar. Yapılanın “şiddet festivali” olarak tanımlanması, sorunlu yaklaşımın tezahürüdür.

“Şiddet” gibi yok edici/negatif bir olgunun ve kavramın, “festival” gibi insanların zihninde ve duygularında pozitif çağrışımlar yapan ve pozitif objelerle hatırlanan bir olgu ve kavramla bir arada ve aynı olgunun tanımı için kullanılması başlı başına bir sorundur, yaralayıcıdır. Velev ki bu kavramlaştırmanın mantıklı bir izahı bile olsa, entelektüel görüntüyle bu özensizliğin üstü örtülemez.

“Şiddetin festivali” mi olur? İnsanların diri diri yakıldığı, boğazlandığı, kanlı bir katliamdan festival diye söz edilebilir mi? Orijinal kavramlaştırma yapacağım, entelektüel görüneceğim diye bu kadar üstünkörü yaklaşmak doğru mudur?

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir