Alevi Haber Ağı

Alevi Haber Ağı Web Sitesi

1930 MENEMEN  OLAYI 

Sadık Erenler / Araştırmacı- Yazar  /S.Erenler@web.de

Dünya  ahvalinden  haberi  yoktur

     Sohbeti  din  ile  açar  pezevenk

     Komşusu  aç  iken  kendisi  toktur

     Sanki  melek  olmuş  uçar  pezevenk

                                           Aşık Erbabi

29 Ekim 1923 yılında kurulan Cumhuriyet rejimine irticacılardan gelen  ilk silahlı  muhalefet 1925 yılındaki Şeyh Sait isyanı, ikincisi ise,  23 Aralık  1930 yılındaki Menemen Olayı, diğer bir adıyla da Kubilay Olayı’dır.

Kubilay Olayı Cumhuriyet tarihinin en önemli olaylarından birisidir. Ve Kubilay  halkın nazarında bir devrim şehididir ve toplumsal belleklerde hala yaşamaktadır.

Kubilay  diye  bilinen devrim şehidi, Giritli bir ailenin1906 doğumlu Mustafa Fehmi Kubilay adlı  çocuğudur. Baba adı Hüseyin, ana adı ise  Zeynep’dir. Cumhuriyetin yetiştirdiği ilk öğretmenlerden birisidir. 1930 yılında  İzmir’in Menemen ilçesinde  yedek subay olarak askerliğini yapmaktadır.

Olayların siyasi gelişimine bakıldığı zaman, 1924 yılında 6.5 aylık bir ömre sahip olan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın kapatılmasından sonra  1925 yılında ilk irtica hareketi Şeyh Sait isyanı olmuş,  12 Agustos 1930 yılında Atatürk’ün  teşvikiyle de Ali Fethi Okyar  Serbest Fırka’yı kurmuş ve ilk mitingini yaptığı İzmir’de coşkuyla karşılanmış, daha sonra yine Atatürk’ün emriyle  17 Kasım 1930 yılında kendi kendini feshetmiş, 23 Aralık 1930 yılında da  ikinci irtica olayı olarak  Menemen olayı yaşanmıştır. Parti kapatmaların ardından yaşanan bu iki olay  ne derece birbirine bağlıdır bilinmez, ama  bilinen tek gerçek; bu gerici olayların cumhuriyetin kuruluşundan  kısa bir süre sonra yaşanmış olmasıdır.

Büyük bir olasılıkla yeni partiden umutlu olanlar ki, genellikle gerici kesim, bu partinin de kapatılmasıyla kendilerini yine büyük bir umutsuzluğa kaptırmışlar ve en küçük olayda da hortlamışlardır.

Var olan cumhuriyet yönetiminin saltanatı ve halifeliği kaldırarak  halifeci ve  padişahcı kesimleri hüsrana uğrattığı  apaçık ortadadır. Cumhuriyet hükümeti, toplumu Osmanlı despotluğundan kurtardıktan sonra özgür ruhlu insanlar, aydın kafalar yetiştirmek için ne kadar gerici zihniyetler varsa onlarla savaşıp  yaşama geçirmeye,  inkilap yasalarıyla da toplumu dönüştürmeye çalışıyordu. Bu dönüşümün baskı olmadan yapılmasının en büyük güvencesi de Laik dünya görüşünün benimsenmesi idi. Türbeler, dergahlar, zaviyeler kaldırıldı. Tarikatçılık, Şeyhlik, dervişlik, dedelik, müritlik, seyitlik, büyücülük, muskacılık 13 Aralık 1925 tarih ve 677 sayılı kanunla yasaklanmıştı. Bu çıkarılan yasayla bazılarının çıkarına dokunulduğu belliydi. Ama Sünni tarikatlar  bu yasaklar karşısında  yılmayıp  devletin de meşru olarak kabul ettiği camilerde örgütlenerek yine istediklerini istedikleri gibi yapmışlardır.  Dinini temiz duygularla hiç bir çıkar gözetmeksizin yaşamak isteyenlerin Cumhuriyet rejiminde kendilerini baskı altında hissetmeleri de ne derece anlaşılır bilinmez. Sonraki dönemlerde bazı yasakların uygulanmasına rağmen, camilerde ibadetleri engellemek gibi bir yasak  asla söz konusu olmamıştır.

Buna rağmen, hala halkın saf duygularıyla oynayarak cumhuriyetin din düşmanı gibi gösterilip cephe alınması da  çıkarların çatışmasının bir aynasıdır.

Konumuz olan Menemen olayına gelince;

Manisa’da  bir esrarkeş kahvesinde toplanan bir grup Nakşibendi, kah zikir çekiyor, kah halifeliğin kaldırılması, tekke ve zaviyelerin kaldırılması, fes yerine şapka giyilmesi gibi “Devrim Kanunları”ndan duydukları  rahatsızlığı dile getirmektedirler. Nakşibendi grubunun lideri olan ve kendini  halka Deccal’a karşı mücadele edecek Mehdi olarak tanıtan Derviş Mehmet isimli kişi, Tatlıcı Hüseyin adındaki kişinin evinde düzenledikleri dört günlük zikir ayininden sonra, mehdiliğini halka ilan etmek için  Menemen’e gitmeye karar verirler. Yaptıkları plana göre, yaptıkları yolculuk sırasında halkı dine davet edecekler, varacakları Menemen’de  saygın Nakşibendi şeyhi Saffet Hoca’nın vaazlarını dinledikten sonra, İstanbul Erenköy’de oturan Nakşibendi Şeyhi Erbilli Esat Hoca ve diğer önemli Nakşi şeyhlerine telgraflar çekecekler, ardından Ankara’yı işgal ederek  1925’te kapatılan tekkelerin yeniden açılmasını sağlayacaklardı. Yedi kişilik  şeriat ordusunun hedefi büyüktü. Ankara’dan sonra Çin’e kadar her yeri müslüman yaptıktan sonra Avrupa devletlerini dine davet edecekler, Derviş Mehmet’i de halife ilan edeceklerdi.

Sarıklı ve cübbeli 6 kişi  23 Aralık 1930’da  sabahleyin Menemen’e girerek  Müftü camiinde kılınan sabah namazından sonra Derviş Mehmet dışarı çıkan halka mehdiliğini ilan etmiş. Derviş Mehmed’in adamlarından Nalıncı Hasan caminin mihrabından aldığı yeşil sancakla meydana dalmış ve halkın şaşkın bakışları altında  onları dine davet ederek: “ Ey Müslümanlar  ne duruyorsunuz; Halife Abdülmecit hududa geldi, Sancak-ı Şerif çıktı. Gelin altında toplanalım, şeriat isteyelim.” Sonra da  Arkalarında 70.000 kişilik halife ordusu olduğunu, öğle saatlerine kadar şeriat bayrağı altında toplanmayanların kılıçtan geçirileceğini söylemiş. Camiden aldıkları yeşil bayrağı uzun bir sopaya takarak Menemen’in şehir merkezinde kazdıkları bir çukura dikmişler. Bayrağın etrafında dikir getirip dönmeye, tekbir getirmeye başlamışlar, bir yandan da , “Şapka giyen kafirdir! Yakında yine şeriata dönülecektir, “ diyerek isyana kalkışmışlar.

Devletin olaya ilk müdahalesi jandarma yazıcısı Ali Efendi ve yanındaki dört jandarmanın Derviş Mehmet’e ne istediğini sormasıyla gerçekleşir. Derviş Mehmet, jandarmalara, kendisine top ve kurşunun işlemeyeceğini söyler ve derhal gidip kumandana haber vermesini  ister. Ne yapacağını bilemez durumda olan Ali Efendi Derviş Mehmet’in dediğini yapıp kumandanı   Yüzbaşı Fahri Bey’in evine gider. Yüzbaşı Fahri Bey meydandaki Derviş Mehmet’in yanına gelip ne istediklerini sorar. Derviş Mehmet: “Ben mehdiyim. Şeriatı ilan ediyorum. Bana kimse mukavemet edemez, çekil!” der. Yüzbaşı Fahri Bey olayı yatıştırmak için toplanan halka aşağıdan alarak seslenir: “Biz de müslümanız. Hadi dağılın,”  Halk dağılmadı. Yüzbaşı da gerisin geri makamına gitti. Resmi raporlara göre; bir yüzbaşı daha olay yerine giderek halka dağılmalarını istemiş ama hiç kimse tınmayınca o yüzbaşı da bölüğüne geri dönmüştü.

Olay ilçedeki askeri birlik tarafından duyulunca  Alay Komutanı  yedeksubay Kubilay’ı   26 askerle olay  yerine gönderir. Kubilay meydana yaklaştıklarında  askerlerine süngü taktırmış, ama kendisinin ne silahı varmış ne de başka bir şeyi. Meydana gelindiğinde komutan Kubilay askerlerden ayrılarak yeşil sancağı açanların yanına gelip onlara teslim olmalarını söyler. Gruptan birisi ateş açarak Kubilay’ı yaralar. Bunun karşılığı olarak askerler de karşı ateşle yanıt verseler de tüfeklerinde öldürücü etkisi olmayan manevra  fişekleri olduğu için isyancılara kurşun işlemez ve Derviş Mehmet bunu  lehine kullanıp kendisine kurşun işlemediğini söyleyerek halkı kandırmaya çalışır.

Yedeksubay Kubilay yaralı halde  ilkin  hükümet konağına girmeye çalışmış ama kapı kapalıymış, bu kez  cami avlusuna  sığınmışsa da Derviş Mehmet ve arkadaşları onun peşini bırakmamışlar. Derviş Mehmet, çantasını açıp testere ağızlı bağ bıçağını çıkarıp yaralı Kubilay’ın başını kesmek ister. Başına gelecekleri hisseden  Kubilay: “Yapmayın, öldürmeyin beni. Ben de müslümanım,” diye haykırır. Derviş Mehmet ise onun bağırmasına aldırmayıp: “Dur öyleyse, seni ensenden keselim de gözün görmesin,” yanıtını verir.    Kısa bir  uğraşıdan sonra  ( İsmet İnönü’nün TBMM’de  dediğine bakılırsa 20 dakikada)   Kubilay’ın başını gövdesinden ayırır.   1 Ocak 1931 tarihli Cumhuriyet Gazetesi’ne göre, bu olayı 30 kadar kişi izliyordu.  Kubilay’ın kesilen başıyla meydana geri dönen Derviş Mehmet, kesilen başı yeşil bayrağın sopasına dikmeye çalışırsa da başaramaz. Gruptan birisi ip getirdi, Kubilay’ın kesik başı yeşil bayraklı sopaya iple bağlandı. Yakınlarda oturan ve bağrışmaları duyup  olay yerine yetişen mahalle  bekçisi Hasan ateş edip gruptan birini yaraladı, ancak karşı tarafın ateş açmasıyla da öldü. Arkadaşının yardımına koşan Şevki adlı bekçi de açılan ateş sonucu öldü. O esnada askeri birlik olay yerine gelir ve komutan “Teslim olun,” diye bağırır.  Grup buna da ateşle karşılık verince askerle aralarında çatışma başlar.  Askerlerin açtığı mitralyöz  ateşle  başta  Derviş Mehmet  olmak üzere bazıları ölürken bir kaçı da kaçtı. Biraz önce Kubilay’ın  başının kesilmesini alkışlayan halk, bu kez de  ateş açan jandarmayı alkışlıyordur.

   Kaçanlar 26 Aralık’ta yakalanarak Menemen’e getirilirler.

Şeyh  Said isyanından beş yıl sonra olan bu olaya devletin tepkisi çok sert oldu. 27 Aralık 1930 günü devlet erkanı  İstanbul’daki Dolmabahçe Sarayı’nda  Atatürk’ün başkanlığında bir toplantıya  katıldı. Kaynaklara  göre;  Atatürk, Kubilay olayına çok kızmıştı. Daha bir kaç yıl önce  Yunan işgalinin acısını tatmış bir bölgede böylesi bir olayın meydana gelmesi üzerine  ilçenin haritadan silinmesini emretmesinin de aslında  bu olaya şahit olan bir subaya ait olduğu sanılmaktadır. Ertesi gün de, “Böyle emirler verirsem uygulamayın, sonra bir daha sorun,” demiş. 28 Aralık 1930’da da orduya bir başsağlığı mesajı gönderir. Atatürk Mesajında: “Menemen’de ahiren vukua gelen irtica teşebbüsü esnasında Zabit Vekili Kubilay Bey’in vazife ifa ederken duçar olduğu akıbetten Cumhuriyet ordusunu taziyet ederim. Kubilay Bey’in şehadetinde mürtecilerin (gericiler)  gösterdiği vahşet karşısında Menemen’deki ahaliden bazılarının alkışla tavripkar bulunmaları, bütün cumhuriyetçi ve vatanperverler için utanılacak bir hadisedir. Vatanı müdafaa için yetiştirilen, dahili her politika ve  ihtilafın haricinde  ve fevkinde muhterem bir vaziyette bulunan Türk zabitinin  mürteciler karşısındaki yüksek vazifesi vatandaşlar tarafından yalnız hürmetle karşılandığına şüphe yoktur.

   Menemen’de ahaliden bazılarının hataları bütün milleti müteellim etmiştir. İstilanın acılığını tatmış bir muhitte genç ve kahraman zabit vekilinin uğradığı tecavüzü milletin bizzat cumhuriyete karşı bir suikast telakki ettiği  ve mütecasirlerle, müşevikleri, ona göre takip edeceği muhakkaktır. Hepimizin  dikkatimiz bu meseledeki vazifelerimizin icabatını hassasiyetle ve hakkıyle yerine getirmeğe matuftur.

   Büyük ordunun kahraman genç zabiti ve Cumhuriyetin mefkureci muallim heyetinin kıymetli uzvu Kubilay Bey, temiz kanı ile cumhuriyet hayatiyetini tazelemiş ve kuvetlendirmiş olacaktır.”

Reisicumhur  Gazi Mustafa Kemal

Kubilay’ın vahşice katledilmesinin  aslında Cumhuriyet’e yönelik bir saldırı olduğunda hemen hemen herkes aynı düşüncedeydi.

Kubilay olayının öfkesi dinmeden TBMM’nin 1 Ocak 1931 tarihli oturumunda  Menemen, Manisa, Balıkesir’de  “örfi idare “  (sıkı yönetim)  ilan edildi. Örfi İdare  amirliğine  İkinci Ordu Müfettişi Birinci Ferik  (Orgeneral) Fahrettin (Altay)  Paşa, Divan-ı Harbi Reisliği’ne de  Birinci Kolordu Kumandan Vekili Mirliva (Tümgeneral)  Mustafa (Muğlalı) Paşa getirildi.

6 Ocak 1931  günü Muğlalı Mustafa Paşa ve mahkeme üyeleri Menemen’e gelerek mahkemenin yapılacağı (olaydan sonra Kubilay Mektebi  adı verilen) Zafer İlkokulu’na  yerleştiler. 7 Ocak’tan itibaren Menemen’e giriş çıkış izne bağlandı.  Gece sokağa çıkma yasağı konuldu. Sokağa çıkanlardan dur ihtarına uymayanlar kurşuna dizilecekti. Sünnet, düğün doğum gibi her türlü tören yasaklandı. Gazeteler, haberleşme, nakliyat ve para değiş tokuşu sansüre tabi kılındı. Mektuplar Türkçe ve kısa yazılacak, postaya açık verilecekti. Benzer tedbirler Manisa ve Balıkesir için de alındı.

Bu arada Divan-ı Harp hazırlıkları da tamamlanmıştı. Muğlalı Paşa’ya göre, olay Cumhuriyet Devrimleri’ni içine sindiremeyen Nakşibendi Tarikatı’nın bir tertibi idi. Bu bir süredir Ankara’daki bazı devlet büyüklerinin Nakşibendi Tarikatı’na yönelik düşünceleriyle uyumlu bir iddia idi. Bu amaçla derhal gözaltı ve tutuklamalara başlandı. Menemen, Manisa, Balıkesir  ile başlayıp İstanbul, Ankara, Karaman, Kozan, Hopa, Orhangazi’ye kadar uzandı. Tutuklananların arasında  İstanbul’da yaşayan 84 yaşındaki Erbilli Şeyh Esat Efendi ile 64 yaşındaki oğlu Mehmet Ali Efendi de bulunuyordu. Muğlalı Paşa’ya göre, Esat Efendi’nin talimatlarını Giritli Derviş Mehmet’e halen Beykoz’da oturan ama bir zamanlar Manisa’da  16. Fırka Askeri Hastanesi’nde tabur imamlığı yapmış olan Laz İbrahim Hoca ulaştırmıştı.  Nakşibendi destekli irtica kalkışması ile suçlananlar arasında, “Vallahi efendim, ben namaz bile kılmıyorum. Oruç tutmadığıma dair şahitlerim vardır, “ diyen biriyle Musevi tüccar Hayimoğlu Jozef’in olması durumu  daha da  ilginç hale getiriyordu. Musevi tüccarın bağlantısı,  Kubilay’ın başını sopaya bağlayan ipin  Kontracı Yusufoğlu Kamil’e bu kişi tarafından satılmış olmasıydı.

15 Ocak 1931 günü 105 kişinin yargılanmasına başlandı. Muğlalı Mustafa Paşa, 18,19,20,21,24,25 Ocak oturumlarında bütün sanıkları sıkı sıkı sorguladı. 24 Ocak 1931’de savcı A.Fuat Bey iddianamesini sundu. 25 Ocak’ta karar açıklandı. 37 kişiye idam, 41 kişiye çeşitli hapis cezaları verildi. (Evini açmak, silah bulundurmak, tütün satmak, ip satmak, direk dikmek, el çırpmak bile idamla cezalandırılmıştı. Olayın başında gruptan ayrılıp Manisa’ya dönen Çakıroğlu Ramazan bile idama mahkum edilmişti.)  İdamlıklardan üçünün yaşı 21’den küçük, üçünün ise 65 yaşından büyük  olduğu için, cezaları 15 ve 24 sene hapse çevrildi. Cezası 24 yıl hapse çevrilenlerden Erbilli Şeyh Esat Efendi, üremi rahatsızlığı dolayısıyla yattığı Askeri Hastane’de öldü.  Kendisiyle birlikte  hastanede yatan bir başka idam hükümlüsü ölünce ve iki kişinin cezası da  TBMM’ce 2’şer yıl hapse çevrilince idam edileceklerin sayısı 28’e düştü.

İdamlar 4 Şubat 1931’de sabaha karşı 02.30’da , Menemen’in değişik bölgelerinde  (Hükümet Meydanı, İstasyon Meydanı, Kubilay Mektebi, Tuz Pazarı, Bedesten ve Sinema önünde)  gerçekleştirildi. Üzerlerinde idam yaftaları  asılı ölü bedenlerin bir bölümü 09.30’a kadar, bir bölümü 12.00’ye kadar darağaçlarında tutuldular. (İdamlıklardan biri idama götürülürken karanlıktan yararlanarak kaçmıştı. Kaçak 17 Şubat’ta sığındığı köylüler tarafından jandarmaya teslim edildi ve ertesi günü sabaha karşı o da asıldı.) Mustafa Kemal 31 Ocak- 4 Şubat 1931 günleri arasında  İzmir, Aydın ve Denizli’yi kapsayan bir geziye çıkmıştı. Dolayısıyla idamlar olurken oradaydı.

( Sadık Erenler’in Şalvarı Şaltak Osmanlı’dan Acılar Diyarı Dersim’e adlı kitaptan alınmıştır.

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.