Alevi Haber Ağı

Alevi Haber Ağı Web Sitesi

VAROLUŞUN SANCISI

-Özcan Öğüt-
Alman Filozof Martin Heidegger’e göre; “Varoluşuna anlamlandıramayan insanoğlu doğuştan sıkıntılıdır. Ve bir ömür de bu sıkıntıyı içinde taşır. Çünkü bütün canlıların bir amacı vardır, en azından varoluşlarıyla besin zincirini tamamlarlar. Bu durum nesneler için de geçerlidir. Örneğin kalemin amacı yazmak, kağıdın ki ise yazılmaktır. Fakat insanoğlunun belirlenmiş net bir amacı yoktur. Bu nedenle kendisini hep tarif etmeye ve hayatına anlam katmaya çalışsa da eninde sonunda anlam arayışına geri döner.”
Yani yüksek zeka ve fiziki yetenekler gibi çeşitli özelliklerle ödüllendirilen insanoğlu, aynı zamanda birgün varlığının son bulacağı gerçeğini bilerek yaşamak gibi bir azaba da mahkum edilmiştir. Benliğinin gayet farkında olarak yaşanan bu hayat bir gün bittiğinde ne benlikten ne de bedenden eser kalacağını düşünmeye bile dayanılamaz ve ölümden sonra bile hayata anlam katan arayışlarla teselli olunur. Nitekim ölümsüzlüğü bulamayan insanoğlu ölümden sonraki yaşamı bulur!
Bu anlamda ölümlü olduğunun bilincinde olan tek canlı olarak minicik varlığımıza kocaman anlamlar yüklüyoruz. Onu değerli hale getirmek için tüm hayal gücümüzü kullanıyoruz. Ölüm fikriyle inanılmaz bir anksiyete hissederken bile onunla başa çıkmak için çeşitli yollar buluyoruz. Böylece tüm ömrümüzü hayatımıza anlam katacak bir arayışla geçiriyoruz, bunu da bizden daha büyük ve daha değerli bir şeyin parçası olarak yapmaya çalışıyoruz. Mesela dinlerin varlığı tam olarak bu arayışın bir toplumsal sonucu olarak ortaya çıkıyor.
Bilincinin ödülünü de, lanetini de içinde barındıran insanoğlunun “boşa yaşamamış olma” çabası, yaşamlarını kendilerinden daha büyük bir şeye adadıklarında bir anlam kazanıyor. Bu şekilde yaşamına anlam bulan (ya da bulduğunu sanan) insanlar, bu anlamlandırmanın gazıyla “mutlak doğrular ancak benim ait olduğum değerlerdir” diyor. Bazen dinine, bazen milliyetine, bazen cinsiyetine ve bazen de hepsine birden sarılıyor. Mesela bu noktada erkek olmak çok işe yarıyor. İşte bu varlık semantizminin içerisinde doğduğu toplum her ne ise kendini onun ait olduğu değerlerin merkezine ne kadar oturttukça bu anlamlandırma doyumunu bir o kadar sağlıyor. Hani böylece Türk olmak, Kürt olmak ya da Apaçi olmak çok önemli bir şey haline geliyor. Bu anlamlandırma çabası belli bir aşamadan sonra anlamlandıramadığı varlıklar üzerinde bir tahakküm unsuruna dönüşüyor. Kendi grubunu diğer gruplardan daha üstün görmeye başlıyor. Hatta onun varoluşunun yanında ötekinin varoluşunun meşruiyetini bile sorgulamaya başlıyor.
Bazıları ait oldukları değerlerle fazlasıyla özdeşleşmesiyle birlikte farklı değerlere karşı saldırganlaşarak onları yok etmeye de çalışıyor. Çünkü kendilerinden farklı birilerinin varlığıyla yüzleşmek, onların tüm sancılı anlamlandırma çabalarını yanlışlanabilir kılıyor. Örneğin bir yaratıcının varlığına inanmayan biriyle karşılan inançlı biri için bu deneyim dehşet verici oluyor. Çünkü kişinin tüm varlığını adadığı değer bir anda hiçe sayılmış oluyor. Bunun bir an için sorgulanması bile tüm anlamlandırma performanslarını geçersiz kılma riskini taşıyor. Tekrardan başa dönmesinin milyonda bir ihtimali bile insanın varoluşsal sancılarını pekiştiriyor. İşte bu aşama insanoğlunun varoluşu anlamlandırma çabasına “error” verdirip, fiziksel tepkilerle şiddet boyutuna erişiyor. Bir anlamlandırma fetişi içinde kaybolan ve varoluşsal çeşitliliklerin tartışılması bile mümkün olmayanlar farklılıklara kapalı bir zindanı tek gerçekliği olarak belliyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.