ANADOLU ALEVİLİĞİ KENDİNE ÖZGÜ SENKRETİK BİR İNANÇ SİSTEMİ
– Hüseyin Akpınar-
Anadolu Aleviliği üzerine yapılan tartışmalar, belirli bir nitelik kazansada, belirlenen temel konulara ortak yoğunlaşma gerçekleşmediğinden, Alevi toplumunun göncel konumlanması ve geleceği açısından, yeteri kadar yardımcı olamıyor. Bu nedenle biz, belirlediğimiz konuyu yeniden gündemimize almayı, fikirlerimizi açmayı ve dostlarımızla tartışarak fikir birliktelikleri oluşturmayı uygun buluyor ve ümit ediyoruz.
Konu: Bir İnanç Sistemi’ni, kendine özgü bir İnanç Sistemi(Din,İnanç,Öğreti) yapan, temel kurallar yada şartlar nelerdir? Anadolu Aleviliği kendine özgü bir İnanç Sistemi’midir?
Birinci adım olarak, İnanç Sistemleri’ni, İnanç Sistemi yapan, genel geçerli temel kurallar yada şartlar nelerdir, onları belirleyeceğiz. İkinci adım olarrak, Anadolu Aleviliği’nin, bu temel kurallar hakkında içerik olarak, kendi öğretisi ve ritualleriyle bağlantılı, hangi belirleyici düşüncelere sahip, onlara bakacağız. Üçüncü adım olarakda, Anadolu Aleviliğinin verdiği cevaplar ile diğer İnanç Sistemlerinin(Dinlerin) verdiği cevaplar arasındaki farklılıklara kısa ve öz olarak değineceğiz. Bu yöntem ve yolla, Anadolu Aleviliğinin nasıl kendine özgü bir İnanç Sistemi olduğunu açıklamaya çalışacağız.
Bilim dünyasında, bir düşüncenin İnanç Sistemi(yada Din) sayılabilmesi için, genellikle şu üç esas kurala yada kritere bakılmaktadır. Bu düşüncenin;
Yaratılış ve Tanrı anlayışı nedir?
Öğretisi Nedir?
İbadet biçimi nedir?
Değişik nedenlerden dolayı, farklı inançların yada dinlerin bazı elementlerinde benzerlikler veya akrabalıklar olsada, bu durum yukarıdaki gerçeği, yani temel kriterlerdeki farklılıkları ve bu dinlerin kendine özgü ayrı dinler olduğu gerçeğini, değiştirmez.
Anadolu Alevilği’nin İnançsal Yapısı
Anadolu Aleviliği, bağdaşık (senkretik) yapıya sahip, kendine özgü bir ‘İnanç Sistemi’dir. Bu inanç sisteminin fikirsel ilkeleri ve özü olan, Anadolu Alevi Öğretisi, farklı inançlardan değişik elementlerin harmanlanarak birleşmesi ve birlikte uyarlanması sonucu ortaya çıkan, sentezci yada bağdaşmacı bir öğretidir. Senkretik yapısından dolayı Anadolu Alevi öğretisi, yada ilkeleri, bir Mozaik’e benzer. Bu Mozaik yapı, içerisinden her hangi bir elementin eksilmesi yada fazlalaşmasıyla, ana yapısı bozulmayacak kadar sağlamlığa ve esnekliğe sahiptir. (Ursula Spuler-Stegemann, s. 24; İsmet yeki Eyüboğlu 1993, s. 238-239; İrene Melikoff 2006, s. 29)
Anadolu Alevi öğretisinin kökleri ise, eski Türk dinlerinden, eski İran dinlerinden, Horasanda yaygın olan Hindistan dinleri ve tasavvufundan, yeni Platon’cu düşüncelerden, Türk-İran ve İslam tasavvufundan, Anadolu”nun eski dinlerine ait, inaç elementlerinden oluşmaktadır. (İsmet Zeki Eyüboğlu, s. 238; Nejat Birdoğan 1995, s. 76-200; Irene Melikoff 2006, s. 31; )
Tasavvuf düşüncelerinin ana vatanı Hindistandır. Hindistanlı Dervişler tasavvuf düşüncelerini Horasan’dan Bosna’ya kadar taşımışlar, yaymışlar ve bu bölgelerde yaşanan, İslam dinide dahil, bütün inanç sistemlerinin içlerine kadar yerleştirmişlerdir. (Max Weber, s. 419; Nejad Birdoğan 1995, s. 102-123)
Hind’den bezirganlar gelür yayınur
Aşık olan bu meydanda soyunur
Pişer lokmaları aşlar toyunur
Toklar gelür Pir’m Abdal Musa’ya
Kaygusuz Abdal (M. Fuad Köprülü, s. 323)
Babailer’in teorik ve pratik mirası üzerinden gelişen, Anadolu Alevi öğretisinin inançsal ve felsefi düşüncelerini, Yunus Emre, Şah Hatai, Pir Sultan Abdal, Seyyid nesimi, Kaygusuz Abdal, Kul Himmet, ve bunlara benzer diğer şair ve ozanlar, önce Şiir’e ve Şiir’den Deyişler’e dönüştürerek, günümüze kadar getirmiş, sürekli bir şekilde halka aktarmışlardır.
Bu Şair ve Ozanlar, her biri kendi çağında, eski ‘Kam Ozanları’nın geleneğini devam ettirmişlerdir. Varolan Şiirler’den ve Aleviler’in sözlü anlattıklarından tesbit edileceği gibi, Alevi Öğretisi içerisinde, bazı farklı yorumlar ve bazanda bir biriyle pek uyuşmuyormuş yada çelişiyormuş gibi görünen elementler, hep birlikte mevcuttur. Anadolu Alevi öğretisinin kendine özgü esnekliğinden dolayı, bu farklılıklar Aleviler için, herhangi bir ayrılığa sebep olmayan, üzerine tartışılan, doğal iç farklılıklar ve zenginlikler, anlamına gelmektedir.(Ursula Spuler-Stegemann, s. 24)
Anadolu Alevi öğretisi insanı merkezine koyan, yaşamı sevdiren, sağlıklı ve uzun yaşam dileyen, insanı yücelten bir öğretidir. Bu anlamıyla tasavvuftanda farklıdır. Bu öğreti, dilden dile, kulaktan kulağa, aktarılarak devam ettirilen, sözlü bir geleneğe sahiptir. Anadolu Aleviler’i, Kitap dinlerinin Kitap’larını, onlar kendileri kutsal saydıkları için, saygıdan dolayı kutsal sayarlar. Fakat Anadolu Aleviler’i, kendileri için herhangi bir kitaba, ihtiyaç duymazlar. Anadolu Aleviler’i için ‘Okunacak en büyük Kitap İnsandır’.
Anadolu Aleviliğinin öğretisi, ‘Bilge İnsanlar’ın, yani İnsan’ı her yönüyle ve bütün sırlarıyla, okuyup anlayabilen ‘Bilgeler’in, Kamil İnsanlar’ın, halkın onayladığı düşüncelerinden oluşmaktadır. Anadolu Alevi öğretisine göre, öğretinin kendiside dahil, her türden düşünce, İnsan’ın kendisi, Evren ve Tanrı, yani her şey, sürekli gelişmeye ve değişmeye açıktır. (Abdulbaki Gölpınarlı, s. 6-7; Nejat Birdoğan 2003, s. 279)
‘’Hangi kanun nizam kaldı temelli
Dinli dinsiz feylosof kelli felli
Güvenip de İblis’ine besbelli
Alt tarafı karıştıran olmadı’’
Neyzen Tevfik (Abdulbaki Gölpınarlı, s. 80)
Karşılaştırmalı farklı inançsal yapılar
Anadolu Aleviliği, İnsan’ı merkezine koyan, senkretik(bağdaşık) bir inançsal yapıya sahiptir. Alevi öğretisindeki düşünce ve kurallar, halkında kabul etmesi koşluyla, Alevi Uluları’nın söz ve düşüncelerinden oluştuğu gibi, değişik dinlerin farklı elementlerinden etkilenmeler yada onlardan devralınan düşünceler birleşiminden oluşmaktadır. Aslında bütün İnançlar ve Dinler böyle senkretik yapıya sahiptirler.
Tek Tanrılı dinlerden, özellikle Yahudilik ve İslam, kendi öğretilerinin saf Tanrı sözleri olduğunu ve başka hiç bir dinden karışma olmadığını iddia ederek, senkretikliği reddederler(Max Weber 2005, s. 329). Halbuki, özellikle Zerdüştlük kendisinden sonra gelen bütün dinleri etkilemiştir. Özellikle İslam, Zerdüştlüğün dışında, Yahudilik’dende oldukca fazla etkilenmiştir.
Anadolu Aleviliğinin en çok etkilendiği ve iç içe yaşadığı kültürler ve dinler(Atalar kültü, Amimizm, Hint dinleri olan Veda-Hindizm-Budizm ve eski İran dini olan Manicilik) hepsi senkretik yapıya sahiptirler ve bunu kendileride kabul ederler. Bilim dünyasında senkretiik bir dinden bahsedildiğinde, akla hemen, Mancilik dini gelir. Manicilik ise Uygurlar’ın devlet dinidir. Anadolu Aleviliğinde’ki bir çok diğer elementlerin yanı sıra, ‘Eline-Diline-Beline sahip ol’, ahlak kuralı, Manicilik’ten ve Budizm’den etkilenme yada gelmedir(Jes Peter Asmussen 1972,s. 237-250; Nejat Birdoğan 1995, s. 136)
Anadolu Aleviliğinde Tanrı ve Varoluş(Yaratılış) Anlayışı
Tanrılar’ın daha fikir olarak ilk ortaya çıkışlarında, insanlardan üstün nitelikli sayılmasına rağmen, insan biçiminde oldukları düşünülüyordu(Max Weber 2005, s. 323)
Anadolu Aleviliği kendine özgü bir Tanrı anlayışına sahiptir. Bu anlayışa göre Tanrı, her türlü tanımdan, tariften ve sıfatlandırmadan uzak, bir ‘Mutlak Varlık’tır ve birdir. Aslında Mutlak Varlık’da denemez ama anlatabilmek için Mutlak Varlık denilmektedir. Alevi edebiyatında, Tanrı’ya çeşitli isimler verilmektedir, bunlar içerisinde en yaygın olanı ve herkes tarfından bilineni ise, ‘Hak’tır(Abdulbaki Gölpınarlı s. 63).
Anadolu Aleviliği öğretisine göre Tanrı, tek Tanrı’lı inanç sistemlerinin iddia ettiği gibi, hiç bir şeyi, yoktan var edemez. Tanrı’da aynen bir insan gibi, var olan şeylerden, bunlara kendi bilgisini, yeteneklerini ve deneyimlerini katarak, yeni şeyler yaratabilir yada üretebilir. Aynen İnsan gibi, Varlıklarında’ bir öncesi (geçmişi) ve bir sonrası (geleceği) vardır(İsmet Zeki Eyüboğlu 1993, s237-238).
Gizli bir Hazine gibi duran Tanrı, sonradan Tanrı olarak isimlendirilen bir Nokta yada bir Işık, kendini bilmek ve bilinmek ister. Buna Alevi edebiyatında ‘küntü kenz’de denir. Tanrı kendini bilince ve bilinince, bu bilgide, bütün Kainat, bütün Varlıklar, bilgi suretleri şeklinde yada bilgi resimleri halinde, var olmuşlardır. Kainat bu bilgi suretlerinin tecellisinden, yada bu bilgi suretlerinin birer resim gibi görünmesinden başka bir şey değildir. Evrende var olan her şey, Tanrı’nın birer tecellisidir(Abdulbaki Gölpınarlı 63; Nejat Birdoğan 2003, s. 285).
Tanrı’nın kendisi, zaman bakımından değil, ama, esas bakımından, yani anlam bakımından, Kainat’tan ve diğer Varlıklar’dan evveldir. Tanrı’nın kendine ait olan bilgisi sürekli kendisiyle beraberdir. Bu yüzden Tanrı, her zaman kendini bilir ve onun bilgisinde Kainat, bilgi suretleri (resimler) şeklinde sürekli mevcuttur. Tanrının bilgisinde var olan bu suretler, Evrendeki görüntüleri izah ederler(Abdulbaki Gölpınarlı, s. 63-64).
Bu yüzden, Tanrı’nın ve Kainat’ın başlangıcı ve sonu bilinmez, yani yoktur. İkiside sonsuzdur. Kainat’a, Tanrı’dan zuhuru (fışkırması) bakımından sonradan olma denir, halbuki hiçbir zaman, Tanrı varken Kainat’ın olmaması düşünülemez. Zuhura gelen yada fışkırıp ortaya çıkan varlıklar, bir an içinde, zahir (dış görünüm) olurlar. Hiç bir şey Tanrıdan fışkırdığı gibi kalmaz. Bir an sonraki Kainat, bir an öncekinden başkadır. Çünkü, her şey gelişen ve değişendir. Kainat, İnsan, Tanrı, bütün Varlıklar ve her şey, gelişen ve değişendir. ’Tıpkı, bir derenin akışıgibi hani. Su akıp gider ve her an akan su, başkadır, gider geri gelmez, gelen yenidir.’ (Abdulbaki Gölpınarlı, s. 63)’
Mutlak varlığın, yani Tanrı’nın görevi yada yeteneği ve isteği, zuhur etmekdir, yani bilinmek ve görünmektir. Nasılki sudan buğuculuğu, ateşten yakıcılığı, ışıktan aydınlatmayı, ayırmamıza imkan yoksa, Tanrı’dan da zuhur etme isteğini ayırmamıza imkan yoktur. Tanrının zuhura olan meyli bilgisidir ve bu bilgide, bütün varlık suretleri, bilgi suretleri şeklinde belirmiştir. Bilgi aynı zamanda ışıktır, aydınlıktır ve bu ışık, bu bilgi, İnsan’da dahil bütün varlıkların özünü oluşturur. Bu nedenle Kainat, başlı başına yada tek başına var olmayan suretlerden ibarettir. Her şey Tanrı’nın zuhurudur, Tanrı’dan fışkırmadır, ama hiç bir şey, o değildir. (Abdulbaki Gölpınarlı, s. 70)
Kainat ve diğer bitün varlıklar, Mutlak Varlık’dan (Tanrı’dan) zuhur ulurken, Tanrıdan aldıkları bir parça ışık ile görünür oluyorlar. Bu anlamda, Kainatta ve Kainat’daki bütün varlıklarda bir parça tanrısal ışık, tanrısal ruh yada tanrısal öz sürekli mevcuttur. Kısacası Tanrı bütün Kainatta ve Kainat’daki bütün varlıklarda her zaman vardır. Bunun için, Anadolu Aleviler’i, Tanrı’yı aynı zamanda kendilerinde(insanda) görürler ve kendi kalplerinde taşıdıklarına inanırlar(M. Fuat Köprülü 2007, 293-297; Ursula Spuler-Stegemann 2003).
‘’Ezelde benüm fikrüm Ene’l Hak idi zikrim
Henüz dahı toğmadın ol Mansur-i Bağdadi
Yunus Emre(İsmet Zeki Eyüboğlu, s. 243)
‘’Hak cihana doludur kimseler Hak’kı bilmez.
Kendinden istesene ol senden ayrı olmaz.’’
Yunus Emre (M. Fuad Köprülü, s. 293)
‘’Seni seven aşık divane olur
Arar Hak’kı kendi özünde bulur’’
Derviş Mehmed (İsmet Zeki Eyüpoğlu, s.275)
Tanrısal ışık olarak, Varlıkların Özü’nün yada Ruhu’nun, bir varlıkta kalma süresi sınırlıdır. Tanrıdan gelen Ruh’un bir varlıkta kalma süresi dolup zamanı bitince, yine Tanrı’ya geri döner. Tanrıya dönen ruhlar, Tanrı ile birleştikten sonra, yeni varlıklara geri dönerler. Aynı ruh, önce bir varlıkta iken, sonra başka bir varlığa geçer. Bu geçişe ‘’Ruhun Göçü’’ denilir ki, Anadolu Alevileri buna inanırlar. Mesela, Ali’nin Ruhu’nun Haci Bektaş Veli’de tecelli ettiğine inanılır. Hatta Anadolu’da, sadece aleviler arasındada degil, sünni halk arasında da, bu inanç yaygındır(Abdulbaki Gölpınarlı, s. 70-71; Nejat Birdoğan 2003, s. 290-297; M. Fuad Köprülü 2007, s 44297; İrene Melikoff 2006, s. 44).
Ruh, herhangi bir gövde olmadan boşlukta olamaz. Bu nedenle, Anadolu Aleviler’nin inancına göre, zuhur edenle (Tanrı) zuhur olan (Varlıklar) ayni özdendirler. Ruhlar’ı ve Özler’i aynıdır, sadece aralarındaki gelişmişlik dereceleri farklı olabilir. Alevi edebiyatında bazan yaratma kelimeside kullanılır, ama Anadolu Aleviliği’nde yaratma, yoktan var etme değildir, sadece var olanları gizlilikten açığa çıkartma, görünüş alanına çıkartmadır.
Bütün varlıklar Işık yada Ruh olarak Tanrı’nın kendi özünde vardir ve hepsi birdir. Bu anlamda ‘’Varlık Birliği’’, yani bütün varlıkların tanrıda birliği, düşüncesi gelişmiştir ve buna ‘’Vahdet-i Vücut’’da denilmektedir. Vahdet-i Vücut düşüncesine karşılık birde ‘’Vahdet-i Mevcut’’ düşüncesi vardır ki, bu düşünceye göre de tanrısal ışık yada ruh bütün Varlıklarda mevcuttur ve aynıdır, birdir anlamına gelir. Bu her iki düşüncede de esas olan, öz, gerçek ve kalıcı olan Tanrı’dır. Onun dışında kalan her ne var ise dış görünüştür ve geçicidir. ( İsmet Zeki Eyüboğlu 1993, s. 298 ve 288-300).
Tanrı, İnsan suretinde (biçiminde) tecelli edinceye kada, bütün diğer varlıklardan geçmiş, kainattan süzülmüş ve en son İnsan’da tecelli etmiştir. İşte bu Kainat’tan süzülüp gelme teorisine Devir teorisi denilmektedit. Mutlak Varlık’dan (Tanrı) fışkıran ışıklar, sayısız küçük öz parçaları, önce gök yüzünden Kainata, yani dağınık halde yer yüzüne indiler. Yeryüzünde önce miarellere, minerallerden sonra bitkilere, bitkilerden sonra hayvanlara ve hayvanlardan sonra insanlara geçtiler. İşte burada ışığın, ruhun yada Can’ın bir varlıktan başka bir varlığa geçişine Deviriye deniliyor, hepsine birden ise çoğulu Devriyeler denilmektedir(Abdulbaki Gölpınarlı, s. 70-72; M. Fuat Köprülü 2007, s. 297-301; Nejat Birdoğan 2003, s. 289-292; İsmet Zeki Eyüboğlu 1993, s. 228-234).
İran tasavvufunun temsilcisi olan ama 13. Yüzyılda Anadoluda yaşayan Celaleddin Rumi bu düşünceyi bir şiirinde oldukca güzel bir şekilde dile getiriyor.
‘’Taş olarak ölmüştüm, bitki oldum.
Bitki olarak öldüm ve hayvan oldum.
Hayvan olarak öldüm, o zaman insan oldum.
Öyleyse ölümden korkmak niye?
Hiçbir sefer kötüye dönüştüğüm,
Yada alçaldığım görüldü mü?
Mevlana Celaleddin Rumi (Mesnevi)
Anadolu Alevi öğretisinde Tanrı seven ve sevilen bir özelliğe sahiptir. Bu öğretiye göre Tanrı’nın, kendi yansımaları olan varlıklar için, onlara kader yazma, onları korkutma yada cezalandırma gibi bir anlayışı yoktur. İlişkiler karşılıklı sevgiye dayanır. Tanrı’sını seven kendini sever, kendini seven Tanrı’sını sever anlayışı hakimdir. Anadolu Alevliğinde sevgi çok yönlüdür. Tanrı sevgisi, Doğa sevgisi, İnsan segisi, v.b. gibi(Ursula Spuler-Stegemann 2003; İsmet Zeki Eyüboğlu 1993, s. 237-253).
Karşılaştırmalı farklı Tanrı anlayışları
Anadolu Aleviliği, kendine özgü, İnsan gibi vardan var eden, bir Tanrı anlayışana sahiptir. Gizli bir Hazine olan Tanrı, kendini bilmek ve bilinmek ister. Kendini bilince, bu bilgide Evren’in ve evrendeki varlıkların suretleri görülür. Tanrıdan fışkıran bu bilgiler veya ışıklar(öz) birer zahir(dış görünüş) oldular.
Tek Tanrı’lı dinlerin(Yahudilik, Hırıstiyanlık ve İslam) Tanrı anlayışı, her şeyi yoktan yaratan, her şeyi ve herkesi denetleyen, cezalandıran yada ödüllendiren, vb. bir Tanrı anlayışıdır. Bu dinlerde Tanrı, her konuda tek belirleyen ve karar verendir.
Eski İran dinleri, yada dualist dinler olarak bilinen, Zerdüştlük ve Manicilik dinlerinin Tanrı anlayışlarıda, her ne kadar Tanrı insana benzetilsede, her şeyi yaratan ve yargılayan olarak anlatılır. Dualist din olma özelliklerinden dolayı, iyiliklerden sorumlu iyi Tanrı ve kötülüklerden sorumlu kötü Tanrı varlıklarına inanılır(Jes Peter Asmussen 1972, Bd 3, s. 337-350; Carsten Colpe 192, Bd 2, s. 319-347; Mary Boyce 1972, Bd 2, s. 359-370).
Anadolu Aleviliği’nin bu bölümdeki düşünceleri (kısaca, Tanrı ve var oluş anlayışı, Evren’in ve varlıkların Tanrının zuhuru oluşu, Ruh ve ruhun göçü anlayışları, Vahdeti vücut ve Vahdeti mevcut yada devir ve devriyeler anlayışı), eski Türk dinleri(Atalar kültü, Animizm) Hindistan dinleri(özellikle Veda dini ve Budizm), Hindistan tasavvufu, İslam tasavvufunun bir bölümü, yahudi tasavvufu Kabbalah gibi inançlarla, yakın benzerlikler, akrabalıklar ve aynılikler göstermektedirler. Bu aynılikler, ‘En el Hak’ yada ‘Ben Brachmanım’ gibi ifadelerde kendilerini özetlemektedirler(Frede Möller-Kristesen 1972, Bd 2, s.373-513; Carsten Colpe 192, Bd 3, s. 441-486; Hermann Kochanek 1998; Yehuda Berg 2003, s. 53-71)
Anadolu Aleviliği ve Kutsal Yazılar
Anadolu Alevileri, bütün İnanç Sistemleri’nin, kendileri için kutsal saydıkları Kitaplar’ı, onlara duyduğu saygıdan dolayı, kutsal sayarlar. Fakat, kendi yaşamlarını, bu kitaplarda yazılı olan kurallara göre yönlendirmezler. İncil yada Kuran konumunda, Tanrı sözü ve kutsal oldukları söylenen Kitaplar gibi, Anadolu Alevileri’nin kendilerine ait bir ‘kutsal’ kitaplarıda yoktur(Krisztina Kehl-Bodrogi, 1988, s. 104).
Anadolu Alevileri böyle bir kitaba ihtiyaçda duymazlar, çünkü eski Türkler’in söylediği, ’Tanrı size Kitap vermiş, siz o Kitab’ın içinde yazılanları yapmıyorsunuz. Ama, Tanrı bize ‘Bilge İnsanlar’ vermiş, biz kendi admıza onların dediklerini yapıyoruz. Ve Barış içerisinde birlikte yaşıyoruz’ sözü, onlar için hala geçerli görünüyor(Wolfgang-Ekkehard Scharlipp 1992, s. 50-61; Ulla Johansen 1987, s. 15).
Anadolu Alevilerinin, inançsal ve toplumsal yaşamlarını bir düzene bağlayan kurallar ‘’İmam Cafer Buyruğu’’ adlı kitapda yazılmıştır. Fakat, bu kitap kutsal bir kitap değildir. Daha çok, şiiliğinde etkisinde kalarak, Anadolu Aleviliğini tarikat seviyesinde ele alan ve tarikatın kurallarını anlatan, bir el kitabıdır. Öğreti ve ibadetler bakımından, Anadolu Aleviliği’ne göre, doğru konuları içerdiği gibi, doğru olmayan yaklaşımlarıda içermektedir. Bu kitap, İmam Cafer tarafından değil, onun ölümünden çok sonra başkaları tarafından yazılmıştır(Esat Korkmaz, İmam Cafer Buyruğu 2007; Fuat Bozkurt, İmam Cafer Buyruğu, İstanbul 2013; Krisztina Kehl-Bodrogi 1988, s. 104-109).
Ayrıca, yine Öğreti ve ibadet kuralları, çeşitli ‘Velayetname’ler de bulunmaktadır. Bu Velayetnameler büyük ölçüde Pirler’i güzelleştirme hikayelerine benzedikleri için, bunlarında doğru olan yanları olduğu gibi, hikaye olan yanlarıda çoktur. Önemli bir alan ise, Anadolu Aleviliği’ni konu edinen, Şairler’in şiirleri, Ozanlar’ın türküleri ve deyişleridir. Anadolu Aleviliği’ni halka ulaştıran esas kaynaklar bu Şiir ve Deyişler’dir(Abdulbaki Gölpınarlı, Alevi-Bektaşi Nefesleri, s. 7-8; Abdulbaki Gölpınarlı, Vilayet-Name 1990)
Yine, Anadolu Aleviliği’ nin ön kurucuları sayabileceğimiz eski ataları, Babailer ve onların Öğretmenleri, Horasan’da (İran) yaşarken, bazı Hindistan dinlerini tanımışlar, o dinleri birlikte yaşamışlar ve onlardan, kutsal Kitap olmadan da yada herhangi bir Peygamber olmadan da İnanç Sistemleri’nin olabileceğini ve yaşanabileceğini öğrenmişlerdir. Her şeyin değişken olduğunu kabul eden Anadolu Aleviliği’nin, hiç değişmeyen yazılı bir yaşam kurallarını kabul etmesi, zaten kendi inançsal anlayışına ve doğasına aykırıdır.
Daha sonra, Baba İlyas’ın kendisini Peygamber olarak tanıtması ve belkide bu yüzden katledilmiş olması, henüz yeteri kadar araştırılıp tartışılmamıştır. Baba İlyas kendisini hangi İnanc’ın Peygamber ilan ediyordu ve onu Peygamber olarak görüp kabul eden topluluk kimdi ve hangi dine aitlerdi? Baba İlyası katleden Selçuklu hükümdarlarının, ortadoks İslam’ın savunucuları, koruyucuları, yayıcıları oldukları, Kuran’ın son Kitap ve Muhammed’in son Peygamber olduğu anlayışına kesin bağlı oldukları bilinmektedir. Baba İlyas kendisini yeni bir Peygamber ilan etmekle, ortadoks islamın kurallarına aykırı davranmış ve Mustafa’nın son peyğamber olduğu fikrini reddetmiştir. Günümüzde, Bahai vb.(Carsten Colpe 1972. D 3, s. 489). gibi yeni dinlerinde ortaya çıkışlarıyla birlikte, bu son Kitap, son Peygamber düşüncesi zaten geçerliliğini kaybetmiştir.
Karşılaştırmalı kutsal yazı anlayışları
Tek Tanrılı dinler olarak bilinen, Yahudilik(Tevrat=eski İncil), Hırıstiyanlik(yeni İncil), İslam(Kuran), kitap dinleridir. Özellikle Yahudilik ve İslam, kitaplarının Tanrı sözü olduğunu iddia ederler ve değiştirilmesini yada yenilenmesini kabul etmezler ve bu duruma bozulma olarak bakarlar.
Eski İran dinleri olan Dualist dinlerde, Zerdüştlük(Avesta) ve Manicilik(Sabur), her ne kadar ikisi birbirlerinden ayrı özelliklere sahip olsalarda, ikiside yine kitap dinleridir. Mani, bütün din kitaplarından sadece doğru yanlarını alarak yeni bir din ve yeni bir kitap yazdığını söyler. Bu nedenle, kendilerinin, karşılaştıkları her dinin özü olduklarını söylerler.
Anadolu Aleviliği, kutsal yazı anlayışı bakımından, kendisi gibi kutsal yazısı ve kurucusu kesin belli olmayan diğer dinlere, Eski Türk dinlerine, Animizm ve Hindistan dinlerine (Veda, Hindizm ve Budizm), bazı benzerlikler ve inançsal akrabalıklar bakımından yakınlık arzetmektedir. Ayrıca, sufizmin kutsal kitaplara yönelttiği eleştirilerlede düşünce akrabalığına sahiptir.
Anadolu Alevi Öğretisinde İnsan Anlayışı
Anadolu Alevi öğretisine göre İnsan, Tanrı’nın bütün varlıklarda tecellisinden sonra, Kainattan süzülüp gelen ve onun özünü oluşturan, Tanrının en olgun ve yeni bir tecellisinden başka bir şey değildir. İnsan, aynen diğer varlıklar gibi, ilk önce Tanrı’nın bilgisinde ve özünde mevcuttu. Daha bu özden ayrılmamıştı, yani, Tanrı ile aynı özde bir bütündü(İsmet Zeki Eyüboğlu 1993, s. 220).
Bütün varlıklar, Tanrı’nın birer tecellisi oldukları için, yine onun birer sıfatına sahiptirler. Ama İnsan, Tanrı’nın bütün sıfatlarına sahip, onun en olgun ve yeni bir tecellisi (görüntüsü) olarak, onun bütün sıfatlarına sahptir. İnsan bir bütün olarak iki ayrı varlıktan oluşur: Birincisi Vücut’tur ve topraktan gelir; İkincis ise Ruh’ tur, tanrısal özden, ışıktan gelir. Bu nedenle Anadolu Alevileri, Tanrı’nın İnsanda olduğuna inanırlar ve her İnsan yüzünde bir Tanrı yüzü görürler(İsmet Zeki Eyüboğlu 1993, s. 214; Ursula Spuler-Stegemann 2003).
‘’Hak’kı ister isen ademde ara
Irak’ta Mekke’de Hac’da değildir.’’
Kaygusuz Abdal (İsmet Yeki Eyüboğlu, s. 221)
Ruh’a aynı zamanda Can’da denir. Fakat can kelimesi, Anadolu Alevileri’nce iki ayrı değişik anlamda kullanılmaktadır. Birinci, aynı öze sahip bütün Varlıklar için (Tanrı-Doğa-İnsan) sıfat olarak kullanılır. İkincisi ise sadece belli yakınlık duyulan İnlanlara yönelik, sevgili, dost, yoldaş, anlamında kullanılır.
İnsan, daha varlık suretine gelmeden önce, baba belinde ve ana rahminde birer ketre menidir. Ana ve baba, o meniyi, yedikleri, içtikleri şeylerden meydana getirmişlerdir. Bu demektirki İnsan, meni haline gelmeden evvel kainatta, dağınık bir haldeydi, her zerresi bir varlıktaydı (Abdulbaki Gölpınarlı, s.71).
İnsan, meni halinde ana rahmine, baba beline gelmeden önce, mineraller, bitkiler ve hayvanlar alemindeydi. Daha önce göklerde ve daha göklere fışkırmadan önce ise Tanrı’nın bilgisindeydi. Demek ki İnsan en başlangıçta Mutlak varlık ile birlikte, bir bütünlük içinde, idi. Yani, Mutlak Varlık idi.
İnsan, varlıklar içerisinde en olgunu, en güzeli ve en akıllı olanıdır. Güzel, sağlıklı ve uzun bir hayat yaşamayı ister. Bunun için gerekli olan ortam ve koşulları, sorumluluk ve çaba içerisinde, yetenek ve deneyimlerini geliştirerek, bilgisi dahilinde, kendisi hazırlar. Bu faaliyetlerinde İnsan’ın kendisi, etken bir konuma sahip, kararlarında özerktir ve öygürdür(Ursula Spuler-Stegemann 2003).
İnsan, yaşama sevgi ile yaklaşır. Bu yaklaşım özellği İnsan’ın Tanrı’ya, Kainat’a, Doğa’ya, canlı cansız bütün Varlıklar’a, İnsana ve kendisine sevgi ve aşk ile yaklaşması demektir. Halk dilinde bu konuyla ilgili, ‘’kendini sevmeyen Tanrı’yı sevmez, Tanrı’yı sevmeyen kimseyi devmez’’ sözü vardır.
İnsan’ın, yaşamadaki amacı, olgun, kusursuz ve saygın seviyeye ulaşmış anlamına gelen, ‘’Kamil İnsan’’ seviyesine ulaşmaktır. İnsan bu seviyeye iki nedenden dolayı ulaşmak ister. Birincisi, her İnsan Tanrı’ya ulaşabilmek için Kamil İnsan seviyesinde olmak durumundadır. Tanrı’ya ulaşmadan İnsan, kendisinin gelecekteki yaşamına ait statüsünü yükseltemez. İkincisi, İnsan’ın geride bıraktığı kendi nesilleri, atalarını onur ve övgü ile anabilmeleri için, onun ruhuna yemek verebilmeleri ve iyilikler isteyebilmeleri için, atalarının kendi yaşamında bıraktığı güzel anılarla bunu hak etmiş olması gerekiyor. Kamil İnsan olabilmek için ise, her İnsan’ın bir Pir’e, Pir’in yardım ve yoldaşlığına, ihtiyacı vardır(İsmet Zeki Eyüboğlu 1993, 228-229; Nejat Birdoğan 2003, s. 273–274 ).
İnsan’ın, Ruh ve Gövde’nin ikisinden oluşan, bir bütün olduğunu söylemiştik. Anadolu Alevileri’nin inancına göre Gövde, kendi içinde homojen değil, dört ayrı özden olşumaktadır. Buna karşılık ‘’Ruh’’ ise homojendir ve tek özden, yani Tanrı özünden, ibarettir.
Vücutsal olarak İnsan’ın yaşamı sona erince dahi, Ruh’u yer değiştirerek, yaşamaya devam eder. Bu nedenle Anadulu Alevileri, yaşı sona erenler için, genellikle, Hak’ka yürüdü, gerçeklere karıştı, vb. Terimler kullanırlar. Öldü demezler. Hak’ka yürüyenlerin arkasından, ruhu şad olsun, devri asan olsun, ışıklar içinde yatsın gibi, dileklerde bulunulur(İsmet Zeki Eyüboğlu 1993, s. 213-225).
Alevi düşüncesine göre İnsan, yaşadığı sürece, Canı’nın(Ruhu’nun) değerini bilmeli, onun taşıdığı yüceliği anlamalıdır. İnsanı ölümsüz kılanda zaten Ruhu’dur.
‘Bilmeyen insan değil billah bu canın kadrini
Gitmeden bilmek gerek ruh-i revanın kadrini’
Kalender(İsmet Zeki Eyüboğlu 1993, s. 236)
Karşılaştırmalı İnsan anlayışları
Tek Tanrılı üç dinde(Yahudilik, Hırıstiyanlık ve İslam) ve dualist dinlerde(Zerdüştlük ve Manicilik) genel olarak İnsan, Tanrı’nın emirlerini ihtirazsız yerine getiren ve ibadet eden Kul’dur. İnsan bu dinlerde edilgendir. Bu dünyada yaptıklarının karşılığını(cezasını yada ödülünü), bu dünyada değilde, öldükten sonra, öbür dünyada alacaktır. Bu nedenle, İnsanlar’ın yaşantısı ve inancı, öbür dünya amaçlı ve oraya hazırlık için yoğunlaşmaktadır.
Anadolu Aleviliği’ne göre İnsan, sürekli kendini geliştirmekle yükümlü, etken, özerk ve özgür bir Varlıktır. Tanrının en olgun tecellisidir.
Tanrıyı İnsanda gören, Hindistan dinleri(Veda, Hindizm, Budizm), Tasavvuf dinleri, ve eski Türk dinleri, Anadolu Aleviliği’nin İnsan anlayışı ile, önemli ölçülerde birliktelikleri veya inançsal akrabalıkları vardır. ‘Ben Brahmanım’ yada ‘En el Hak’ veya ‘Bilge Kagan Tengri’, gibi düşünceler, Anadolu Aleviliği’ni, İnsan anlayışı konusunda, derinden etkilemişlerdir.
Anadolu Alevilerinin İbadet Biçimi, İbadet Yeri
Türkiyede, Türk-İslamcı siyasal iktidarın, Anadolu Alevileri’ne yönelik, inkar, baskı ve zulüm politikalarına sırtına dayayan ve oradan cesaret alan, bazı Türkiye politikacıları, çıktıkları televizyon konuşmalarında, Cemevleri’nin son yıllarda uydurulduğunu ve tarihte Cemevleri diye bir şey olmadığını, iddia ediyorlar. Biz, bu iddianın doğru olmadığını, böyle bilinçsizce yapılan iddialarla, Alevilerin İbadet yerleri olan Cemevleri’nin sözde değersizleştirmeye çalışıldığını biliyoruz. Pir Sultan Abdal’ın 16. Yüzyılda yazdığı şu dörtlüsü, Cemevlerinin tarihselliğini anlatmaya ve öğretmeye yeter düşüncesindeyiz.
‘Pir Sultan Abdal’ım, gözümün yaşı
Bölük bölük oldu ciğerim başı
Evvel Hak Ceminden kalkmayan kişi
Şimdi Cem evine gelinmez oldu’
(Walter Posch 2013, s. 241)
Anadolu Alevileri’nin İbadet biçimi ‘Ayin-i Cem’dir. Cem, bir Dede, Baba yada Ana öncülüğünde yapılır. Cem, önce bir sohbet ortamıyla başlar. Katılanlar arasında her hangi bir soru yada sorunlar varsa eğer, önce o soru ve sorunlar konuşulur, çözümler üretilerek taraflar karşılıklı memnun edilirler ve herkes karşılıklı rızalık verirler. Sorunlar çözülmeden, rızalık alınmadan, Cem erkanının inançsal bölümüne başlanmaz. Çözüme razı olmayıp, rızalık vermeyenler olursa, onların Cem yerini terketmeleri gerekirki, toplum Cem ibadetine başlasın.
Cem erkanının içeriğini, güncel sorunların konuşulması, öğreti eğitimi, on iki hizmet, vb. oluşturmaktadır. Bu on iki hizmetin, bu günkü haliyle Cem törenine girmesi sonradan gerçekleşen bir durumdur. Ahiler’in Aleviler içerisine katılması ve Şah İsmail etkisiyle olabileceği düşünülmektedir. (Nejat Birdogan 1993, s. 300)
Cem’deki on iki hizmetin sahipleri genel olarak şunlardır. Bazı bölgelerde yada oacaklarda hizmet sahiplerine değişik isimler verilsede hizmetlerin içeriği aynıdır.
1. Dede, Baba ve Ana, 2. Rehber, 3. Gözcü, 4. Çerağcı, 5. Zakir, 6. Meydancı, 7. Saki, 8. Pervane, 9. Sofracı, 10. Süpürgeci, 11. Sucu, 12. İbrikci.
(Nejat Birdogan, s.305-306)
Cem erkanını yapmaktaki amaç, katılımcıların, her yıl kendi yaşamlarını gözden geçirerek kendileriyle hesaplaşmasını sağlamak, hata ve yanlışlarından arınmasını sağlamak, eğer var ise bir suçları cezasını gönüllü olarak kabul etmek ve rızalık ortamını yaratmak, öğreti üzerine sürekli bilgilenmek, olgun insan olma yönünde yol katetmek, Tanrı’ya dahada yaklaşmaktır. Anlaşılacağı gibi, Anadolu Alevileri, hata ve yanlışlarından arınmayı, varsa cezaları onu çekmeyi, Cem’de, yani bu yaşadıkları sürede ve bu dünyada yaparlar. Öbür dünya, Cehennem ve Cennet düşünceleri ve beklentileri yoktur. Onlar için her ne var ise, her şey bu dünyada var(Nejat Birdğan 2003, s. 299-308)
.
Eskiden, Anadolu Alevileri’nin, çok büyük bir çoğunluğunun köylerde yaşadığı dönemlerde, köyün en büyük evinde Cem yapılırdı. Özel olarak yapılmış bir Cemevi genellikle yoktu. Bu, hem maddi imkanlar dolayısıyla mümkün olmadığı gibi, mevcut yasalar ve Devlet’in yasaklaması nedeniylede mümkün degildi. Köylere yapılan baskın ve denetlemeler, halka uygulanan baskı ve tutuklamalar oldukca yaygındı. Bu nedenle Cem erkanının nerde ve ne zaman yapılacağı sürekli gizli tutulurdu. Hala günümüzde, yani iki binli yıllarda, Cemevi yapan köylere Devlet güçleri tarafından baskı uygulanmakta, Cemevi yerine Köyevi yapın diye önerilmektedir.
Anadolu Alevileri’nin köylerden şehirlere doğru göçmesi, şehirlerde yerleşik hayat kurmaları ile birlikte, o şehirlerde Alevi nüfusun, kendileriyle birlikte getirdikleri yada şehirlerde yeniden ürettikleri, siyasi, kültürel ve inançsal yaşam tarzlarıda kendisini göstermeye başladı. Başlangiçta şehirlerde de küçük gruplar halinde evlerde Cem yapılırken, bir süre sonra özel evler bu ihtiyaca cevap veremez duruma geldi. Cemevleri açmanın Türkiyede yasak olmasından dolayı Aleviler dernekleşme yolunu seçtiler.
Avrupa ülkelerindeki özgür ortamlarda Aleviler’in, kendi Kimlik bilincine varmaları, Cemleri’ni istedikleri gibi serbestce yapabilme ve oralarda giderek yerleşik duruma gelmeleri, onlarda kalıcı çözümler üretme düşüncesi geliştirdi. Önceleri Belediye yada Ünüversite salonlarında yaptıkları Cemleri şimki kendi yaptıkları Cemevleri’nde yapar duruma geldiler. Cemevleri, diğer faaliyetlerin yanında esas olarak, Cemler’in yapıldığı yerler ve Aleviler’in ibadet yerleri olarak Statü veya kimlik kazandı.
Sonuç olarak söylenecek şey ise, Cemevleri’nin, isim ve içerik olarak, oldukca uzun bir geçmişi vardır. Cemevleri eskiden beri Anadolu Alevileri’nin Cem ibadetlerini gerçekleştirdikleri yerlerdir. Cemevi Aleviler’in ibadet yeridir.
Karşılaştırmalı İbadet yeri ve İbadet biçimi anlayışları
Başta tek Tanrı’lı kitap dinleri olmak üzere, Yahudilik(Havra), Hırıstiyanlık(Kilise) ve İslam(Cami), hemen her İnanc’ın yada Din’in kendine has birde ‘İbadet Yeri’, inancın kendisiyle bütünlük arzeden ve pratik olarak inançsal faaliyetlerin gerçekleştirildiği bir yeri vardır.
Bu yerlerde gerçekleştirilen pratik inançsal faaliyetler ise, bir düzene bağlı olarak, aynı düzen yada sistem içerisinde sürekli tekrarlanır. Bazı özel günlerden kaynaklanan, küçük değişiklikler meydana gelsede, sistem yada proğram ana hatlarıyla heo aynıdır.
Anadolu Alevilieri’nin ibader biçimi ‘Cem’ ve ibadet yerleri ‘Cemevi’ olduğunu söylemiştik. Cem ve Cemevi, yek Tanrılı dinlerin ibadet biçimleri ve ibadet yerleri ile hiç bir benzerliği yoktur.
Bazı tasavvufcu tarikatların ibadet biçimleriyle çok az benyerlikler gösterirken, aynı zamanda Hindistan dinlerinin bazı Ritualleriyle(mesela Hindizmin gizli Rituali Cakrapuja ile) oldukca fazla aynılikler ve inançsal akrabalıklar olduğu görülmektedir.
Ayrıca, Anadolu Aleviliğinde belli amaçlarla yürütülen bazı Ritualler, aynı isim altına ve aynı amaçlar için, Hindistan dinlerinde de(Veda, Hindizim, Budizim, vb.) yürütülmektedeiler. Mesela, çocuğu olmayan kadınlar için, yada eve geri dönmeyen hayvanlar için, vb yürütülen Ritualler.
Sonuç yerine
Yukarıda kısa ve özetler halinde, Anadolu Aleviliği’nin, inançsal yapısı üzerine, Tanrı ve var oluş(yaratılış) anlayışı üaerine, kutsal yazılar anlayışı üzerine, İnsan anlayışı üzerine, İbadet yeri ve biçimi üzerine, genel bakış açısını yani düşüncelerini sunmaya çalıştık.
Çok kısa bir şekildede olsa, Anadolu Aleviliği’nin, yukarıda sıralanan konulardaki düşüncelerini, diğer dinlerin aynı konulardaki düşünceleri ile karşılağtırdık. Farklılılara, yakınlıklara ve birlikteliklere dikkat çektik.
Bazı konularda, Anadolu Aleviliği ile diğer çok Tanrı’lı yada Tanrı’sız dinler arasında, bazı önemli benzerlikler, inançsal akrabalıklar yada aynı yaklaşımlar bulunsada, bunlar arasındaki ayrıntılara bakıldığında farklılıklar görülmektedir.
Anadolu Aleviliği, kendine özgü ‘Hak’ ve vardan var etme(yaratma) inancıyla olsun, her şeyin değişkenliğine inanarak sabit yazılar yerine gelişip değişen söylü geleneğiyle olsun, düşünce ve faaliyetlerinde özgür özerk ve etkin(yaratıcı) İnsan anlayişi ile olsun, ‘Ayini Cem’ olan İnanç biçimiyle ve ‘Cemevi’ olan İbadet yerleriyle olsun, var olan diğer Dinler’den ayrı ve kendine özgü bir İnanç Sistemi’dir.
Yararlanılan Kaynaklar:
Asmussen, Jes Peter: Der Manichäismus, in: Handbuch der Religionsgeschichte, Bd3, München 1972
Barr, Kaj: Die Religion der alten Iranier, in: Handbuch der Religionsgeschichte, Bd 2, München 1972
Berg, Yehuda: Die Macht der Kabbalah, München 2003
Birdoğan, Nejat: Anadolu’nun Gizli Kültürü Alevilik, İstanbul 2003
Birdoğan, Nejat: Anadolu Aleviliği’nde Yol Ayrımı, İstanbul 1995
Boyce, Mary: Der später Zoroastrismus, in: Handbuch der Religionsgeschichte, Bd 2, München 1972
Bozkurt, Fuat: Buyruk – İman Cafer-i Sadık Buyruğu, İstanbul 2013
Colpe, Carsten: Synkretismus, Renaissance, Säkularisation und Neubildung von Religionen in der Gegenwart, in: Hanbuch der Religionsgeschichte, Bd 3. München 1972
Colpe, Carsten: Zarathustra und der frühen Zoroasrismus, in: Handbuch der Religionsgeschichte Bd 2, München 1972
Eyüboğlu, İsmet Zeki: Bütün Yönleriyle Bektaşilik, İstanbul 1993
Gölpınarlı, Abdülbaki: Alevi-Bektaşi Nefesleri, İstanbul ?
Johannes, Ulla; Zur Geschichte des Schamanismus, in: Heissig,Walther und Klimkeit, Hans
Joachim (Hrsg.); Synkretismus in den Religionen Zentralasien, Otto Harrassowitz, Wiesbaden
1987, s. 8-22
Kehl-Bodrogi, Krisztina: Die Kızılbaş/Aleviten, Berlin 1988
Kohanek, Hermann: Die Botschaft der Mystik in den Religionen der Welt. München 1998
Köprülü, M. Fuad: Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar, Ankara 2007
Korkmaz, Esat: İmam Cafer Buyruğu, İstanbul 2007
Melikoff, İrene: Uyur İdik Uyardılar, İstanbul 2006
Möller-Kristensen, Frede: Indische Religionen, in: Handbuch der Religionsgeschichte, Bd 2, München 1972
Ocak, Ahmet Yaşar: Alevi, TDV İslam Ansiklopedisi, Cilt 2, 1989
Oytan, M. Tevfik: Bektaşiliğin İçyüzü, İstanbul 2007
Posch,Walter: Osmanisch-safavidische Beziehungen 1545-1550, Teil 1, Wien 2013
Spuler-Stegemann, Ursula: Gutachten zu den Aleviten, Marburg 2003
Weber, Max: Wirtschaft und Gesellschaft, Frankfurt 2005

Sevgili Canlar, yoluna ve ikrarına bağlı olan her Alevi kendisini Alevi Haber Ağı’nın doğal bir muhabir olarak görmelidir.
Oturduğu mahallede, okuduğu okulda, çalıştığı iş yerinde, üyesi olduğu Cemevi’nde ve sokakat haber niteliği taşıyan her durmla ilgili bize görsel veya yazılı haber göndermelidir.
Bu istemimiz Alevi kurum yöneticilerimiz içinde geçerlidir.
Alevi Haber Ağı: Gerçekleri yazacak… Geçekler yazılırken sende katkını sun can…
Saygılar, sevgiler