Alevi Haber Ağı

Alevi Haber Ağı Web Sitesi

Sembollerin Ötesinde Laik ve Bilimsel Bir Eğitim!

 –Zeliha Altuntaş-

Eğitim ile adam olunuyorsa; eğitimcilerin eğitimine nasıl bakmak gerekir’

Kant

3 ile 4 Aralık 2021 tarihinde toplanan Milli Eğitim Şurasında alınan ‘tavsiye’ niteliğindeki kararlar ile 4 – 6 yaş grubundaki ilkokul öncesi çocuklara kadar indirgenen ‘Din Dersleri, bir kez daha bize ‘Eğitim’ nedir? Nasıl olmalıdır? sorularından yola çıkarak ‘Eğitim Sistemini’ sorgulamayı gündeme getirmektedir. Toplumların hakim kültürel kodları, egemen siyasi  ideolojileri ile eğitim anlayışları aynı ruhu taşımaktadır. Dolayısıyla eğitimin sorunları  da kültürün ve siyasi ideolojinin semptomlarıdır.

İdeolojik devler, siyasi ve dini varlıklarını sürdürebilmek ve yeniden mayalayarak  üretmek ve bunu halka empoze etmek için devletin baskı ve ideolojik araçlarını kullanırlar. Totaliter- Otoriter ideolojik devletler, toplumu kendi ideolojileri şeklinde biçimlenmesi için eğitim kurumlarını yani okulları bir araç olarak kullanılırlar. Althusser eğitimi, devletin bir ideolojik aygıtı olarak betimlerken; okulları da egemen ideolojilerin çocuklara empoze edildiği mekanlar olarak görür. Normları, ahlaki, siyasi değerleri, dini inançları, mevcut ideolojiyle özdeşleştirerek okul öncesi ve okul  sonrası müfredatı kendi siyasi ideolojileri doğrultusunda oluşturmaktadırlar.

Bu bağlamda ilkokul öncesine kadar dayatılan seçmeli (zorunlu) din dersleri ile siyasal-islamcı otoriter rejim tarafından asimilasyon ve biat etme politikaları ile düşünmeyen, sorgulamayan, eylemeyen özcesi koşulsuz biat eden kindar ve dindar bir nesil hedefliyorlar. Bilimsel kodları ve dini kodları sürekli üreterek siyasal islam ideolojisine uygun olarak toplumu inşa etmek için devletin tüm  araçlarından faydalanan bu zihniyet 4 ile 6 yaş arasındaki çocuklara kadar din dersi eğitimi adı altında dayandı. „Din dersi eğitimi“ diye bir kavram yanlış, ölmüş, eskimiş bir kavramdır. Dinin eğitimi olmaz, Din ancak bilgi anlamında öğrenilir, Dinler Bilgisi perspektifi ile. İnanç ise her bireyin kendi vicdanında beslediği ve  yaşattığı değerlerdir. Ayrıca unutulmamalıdır ki, bu coğrafyada sadece tek bir inanca ait bireyler yaşamamaktadır. Bu topraklarda kadim zamanlardan gelen Aleviler, Ermeniler, Süryaniler, Rumlar, Ezidiler ve hiç bir inanca kendini ait hissetmeyen bireyler yaşamaktadır. Zira Din ve Vicdan Hürriyeti başlıklı 1982 Anayasası şu şekildedir: Herkes, vicdan, dini inanç ve kanaat hürriyetine sahiptir. Kimse, ibadete, dini ayin ve törenlere katılmaya, dini inanç ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz; dini inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamaz ve suçlanamaz. Devletin bir dini benimsemesi ve ya resmileştirmesi Din ve vicdan özgürlüğü ilkesi ile bağdaşmaz. Din ve vicdan özgürlüğü, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 9. Maddesi‘nde de garanti altına alınmıştır. Bütün bu yasal düzenlemelere rağmen Din ve Vicdan Özgürlüğü İhlalleri maalesef tüm hızıyla daha da bir ivme kazanarak 4 ile 6 yaş grubundaki ilkokul öncesi çocuklara kadar dayatılan Çocuğun Üstün Yararı İlkesi ile de uyuşmayacak şekilde Çocuk Haklarıihlalleri yaşanmaktadır.

Klişeselleşmiş bir şekilde ‘Laiklik’ kavramını betimlersek; Din ve Devlet işlerinin birbirinden ayrılmasıdır şeklindedir. Bu tanımdan yola çıkarak Diyanet İşleri Başkanlığının varlığını ve konumlandığı yere bakacak olursak Laiklik kavramı ile hiç bir şekilde uyuşmadığını da görmekteyiz. Laiklik ilkesi, devlet düzeninin, hukuk kurallarının dini referanslara göre değil, bilim ve akla dayandırılmasıdır.Laiklik ilkesi ile de uyuşmayan zorunlu din dersleri ve bir bütün olarak Eğitim Sistemi yeniden demokratik-hukuk devleti çerçevesinde düzenlenmelidir. Tabii ki devlet dayanağını hukuka dayandırıyorsa, aksi takdirde Hukuk devleti olarak da tanımlanamaz. Temel İnsan Hakkını baz almayan bir devlet anlayışının, insan haklarını, insan onurunu hiçe sayıp ihlal etmesi kaçınılmazdır. Sokrates: “Biz devleti, bütün yurttaşlarına birden mutluluk versin diye kuruyoruz, yoksa bir sınıf ötekilerden daha mutlu olsun diye değil. Çünkü en iyi devlette adaleti, en kötü yönetilen devlette de adaletsizliği görürüz.“ der. Bu bağlamda biz Aleviler ve tüm ötekileştirilen azınlıklar, inancı, cinsiyeti, cinsel kimliği, etnisitesi, rengi yok sayılanlar Nefret Politikaları ile hedef gösterilerek, yok sayılarak, görmezden gelinerek istedikleri gibi ve işlerine geldiği gibi bizim adımıza bizim için kararlar alarak konumlandırıyorlar. Alevi Öğretisine mensup bireylere zoraki bir mezhebi, din dersi olarak dayatmak nasıl açıklanabilir ki?

Yasama, yürütme ve yargının tek elde toplandığı, İnsan Hakları Evrensel Değerlerinin korunmadığı, aksine insan hakları ihlallerinin yaşandığı, otoriter yönetimden totaliter bir rejime evrildiğimiz şu günlerde siyasal iktidarın uygulamakta olduğu düşük- faiz ve yüksek kur mali politikalarla yüzde 40‘ın üzerindeki bir enflasyon ile halk derin bir yoksulluk içinde. En çetin günlerden geçtiğimiz şu günlerde iktidar bize dua ederek şükretmemiz gerektiğini beyan ediyor. Koşulsuz şükretmenin şartı da her sosyo- ekonomik krizde başvurduğu gibi dini inançları referans göstermesidir. Bu bağlamda  toplum olarak yarınlarımıza, çocuklarımıza sahip çıkmalıyız. Kant‘ın, “Kendi aklını kullanma cesaretin olsun, kendi aklını kullanmayan insan olamaz, başkasının parçacığı olur“ tarifinde olduğu gibi. Sorgulama yeteneği ile, sorgulayan, fikir üreten, düşüncesini özgürce ifade eden, savundukları fikirleri eyleyen Eğitim Hakkı çerçevesinde özgür bireyler yetiştiren bir Eğitim Sistemi talep ederek bunun mücadelesini tüm mecralarda savunmalıyız.

  “Ülkelerimizin yöneticilerini eleştirmekte haklısınız, ama bununla sınırlandırmayın kendinizi. Eğer yöneticiler yozlaşmışsa, halkın kendisi de en az o kadar yozlaşmış demektir. Yöneticiler bu genel kokuşmanın yüze vuran görüntüsüdür“ diyen Amin Maalouf’un sözleri gerçeği ifade ediyor. Toplum olarak tam da bir eşiğin hizasındayız, demokrasi ile şeriat düzeni arasında. Bu rejim bilinçli bir şekilde halkın nabzını yoklamaktadır. Neleri daha yapabiliriz? Neleri yapamayız? Biz de halk olarak yarınlarımıza sahip çıkarak, bu kadar da değil, çoçuklarımıza dayatılan, zihinlerini yıkayan bu eğitime Hayır demeliyiz. Ve biimeliyiz ki bu HAYIR bir çok arkası sıra bize dayatılacak totaliter rejim uygulamalarına da Hayır olacaktır!

 

Genel olarak tüm eğitim sistemini ele alacak olursak nepotizm ve mobbing ile eğitimin tüm alanları siyasal-islamcı zihniyet tarafından kadrolaşarak zaptedilmiştir. Üniversiteler ölü bilgilerin, normatif -ahlak sisteminin dayattığı, anlamsızlaşmış bir çok kavramlar etrafında depolanmıştır. Ölü bilgiler mezarlığı gibi! Eğitim sisteminin amacının endüstrileşmenin ihtiyacını kurgulamak üzere de dizayn edildiği aşikar. Maalesef neoliberal-kapitalist sistem, sistemin devamlılığını sağlayacak ve bunu yeniden ve yeniden  besleyecek unsurlar ile Eğitim ve Öğretim adında ilkokuldan üniversitelere kadar çocukluktan başlayarak dini referansları da öne sürerek  müfredat adı altında dayatır. Ki bu çaba ilkokul öncesi çocuklara kadar indirgendi. Zira bir çocuğun zeka gelişiminin % 70’lik kısmı  ve karakteri  ana hatlarıyla 7 yaşına kadar oluşur. Sosyalleşmesi gibi olgular bu dönemde belirginleşir. Soyut düşünemeyen ilkokul öncesi çocuklara öğretilen din dersleri çocuklarda kaygı, korku ve suçluluk duygusuna sebep olarak okul öncesi oluşan bu problemler çocukların tüm yaşamını olumsuz yönde etkilemektedirler.

Oysa ki Milli Eğitim Şurası‘nda ölü bilgileri eleyen, yeni bilgiler üreterek, yeni kavramlar katarak özellikle ezilen-sömürülen sınıftan yana organik entelektüeller yetiştirecek bir eğitim sisteminin temellerini atacak bir Bilim Şurası gerçekleşmeliydi.

Okul öncesi ve okul çağı çocuklarına sosyo-ekonomik koşullarına bakılmaksızın çocukların yetenekleri ölçüsünde  içindeki potansiyelleri çıkartarak sanat faaliyetleri, görsel sanatlar, müzik, dans, yaratıcı drama ve edebi olarak kendilerini ifade edebilmelerini sağlayacak, düşünen, soru soran, aldığı cevabı sorgulayabilen ve eyleyen bireyler yetiştirecek bir eğitim sistemi sunulmalıdır. Pedagojik Waldorf ve Montessori gibi eğitim sistemlerin de her çocuğun fiziksel, duygusal, bilişsel, sosyal ve ruhsal yönünü dikkate alan bir eğitim sistemi anlayışı mevcut. Bilimsel olarak kanıtlanmış ve bir çok avrupa ülkesinde de uygulanmakta olan bu eğitim sisteminden maalesef sadece elit kesim faydalanabiliyor. Zira ücretli. Devlet okulları çocukları törpileyen ve bu sisteme hazırlayan bir eğitim sistemidir.

Okul öncesi eğitimde pedagojik olarak farklı yetenek düzeyine sahip her çocuk için bilişsel motor, dil ve sosyo duygusal gelişimi dikkate alınarak öğrenmeyi güdümleyen, hafızayı uyaran ve  sorgulamayı hedefleyen bilim, sanat, yaratıcılık ve eleştirel özgür düşünceye hayat hakkı tanıyan Eğitim Hakkı ilkesine uygun olarak hukuk devleti çerçevesinde yeniden bir Pedagojik Eğitim Sistemi düzenlenmelidir.

İnsan, zihnini, duyularını kullanabildiği ve tanımlayabildiği kadar insandır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.