TÜRK DEVLETİ’NİN DEĞİŞEN YAPISAL ÖZELLİĞİ
⌈Aziz Tunç⌉
Osmanlı devleti, 1912’de İTF’lilerin yaptığı ve Babıali Baskını olarak bilinen darbe ile niteliksel bir değişimin ilk adımını atmıştır. Bu darbe ile Osmanlı padişahının gücü sınırlandırılmış, İTF’liler iktidarın güçlü ortağı olmuşlardır.
İTF’liler Almanların safında girdikleri birinci emperyalist savaşta yenilmişler ve ülkeyi terk ederek kaçmışlardır. Zaten gücünü kaybetmiş olan padişah ve çevresi ülkeyi yönetemez duruma düşmüştür.
Bu koşullarda bir kısmı ikinci derece İTF’lilerden ve bir kısmı da padişahın çevresindekilerde oluşan iki sosyo-politik fraksiyon tarafından oluşan grup devleti kurtarma çabasına girmiştir.
Birkaç yıllık bir süreçten sonra 1923’te Lozan’da emperyalistlerin gücü ve desteğiyle Kemalist Türk Devleti kurulmuş oldu.
Türk devletini oluşturan Kemalistlerle padişahçı ve İslamcı iki temel sosyo-politik fraksiyon, 1923’ten önce ve 1923’ten sonra devletin içinde sürekli çatışma halinde olmuşlardır. Devlet içindeki iki gruptan Kemalistler devletin hâkim gücüydüler. Ancak Osmanlıcı ve İslamcı grup da sürekli varlığını korumuş ve değişik düzeylerde iktidar mücadelesini sürdürmüştür.
Kendilerini devletin sahibi kabul eden bu Osmanlıcı-İslamcı kesim, bu çatışmayı daha uygun koşullarda sürdürmek ve devleti Kemalistlerin elinden almak için 1970’lerde MNP adlı partiyi kurdular. Bu kesim MNP ile başlattıkları süreci, MNP, Refah ve Fazilet partileriyle sürdürmüşlerdir.
En son Erdoğan’ın bir grup arkadaşıyla AKP’yi kurarak yola koyulmuştur.
Erdoğan 2002’de seçimlere girerken, o döneme kadar sürdürülen klasik Kemalist devletin bütün zorbalıklarına, bütün baskılarına karşı çıkan sahte demokrat liberal bir görüntü vermiş, böyle bir maske takınmıştı.
Erdoğan’a bu sahte demokratik görüntü vererek devleti ele geçirme taktiğini, eski “komünizme karşı mücadele dernekleri”nin yöneticisi, MİT ve CIA adına faaliyet yürüten muhterem hocası FETÖ vermişti.
Çünkü Gülen bu taktikle yıllardan beri devletin en özel kurumları olan ordu, polis ve MİT içinde örgütlenmiş ve önemli bir güç edinmişti.
Bunu bilen Erdoğan, devleti ele geçirmenin F. Gülen ile birlikte olmaktan, FETÖ’ye biat etmekten, FETÖ’nün taktiklerini uygulamaktan geçtiğini görmüştü.
Böylece hükümeti ele geçiren Erdoğan “ayağını yerleştirdikten sonra” devletin tamamına hâkim olmanın hazırlıklarına başlamıştır.
Gerçek demokratik kamuoyu, bir bütün olarak Aleviler ve Kürtlerin yurtsever kesimi, Erdoğan’ın bu sahte demokratlık maskesi altında sürdürdüğü gerici, faşist ve ırkçı faaliyetlere karşı mücadele etmişlerdir. Bu sahte demokratlığa prim vermemişler, teşhir etmişlerdir.
Buna rağmen yalan propagandalarla ve sahte demokratik görüntüyle Erdoğan 2002’de hükümeti ele geçirmiştir. Erdoğan ilk birkaç yıl bu sahte demokrat görüntüyü sürdürerek hükümetini güçlendirmeye çalışmıştır.
2006’ya gelindiğinde Erdoğan, yeterince güçlendiğini düşünerek Türk ordusuna, polisine ve MİT’e yönelik operasyon adı altında ciddi saldırılar geliştirmiştir. Bu saldırıların sonucunda 2012’de Balyoz ve Ergenekon davalarıyla ordunun, polisin ve MİT’in yüzlerce üst düzey yetkilisi yargılanmıştır. Bu saldırılar resmen ve alenen Kemalist devlete yönelik saldırılardı.
İlk defa böyle bir durum yaşayan Kemalistler Erdoğan’ın saldırılarını püskürtememişlerdir. Erdoğan bu saldırılarla orduda, poliste ve MİT’te Kemalistleri ciddi anlamda zayıflatmıştır.
Bu saldırılar Erdoğan’ın gücünden kaynaklanmıyordu. Bu saldırıları destekleyen ve kökleri ta Osmanlı dönemine dayanan İslamcı-Osmanlıcı bir toplumsal kesim bulunmaktaydı ve söz konusu kesim Erdoğan’a ciddi bir destek vermekteydi.
Bu destekle beslenen ve FETÖ ile kurulan ittifakla büyük bir güce sahip olan Erdoğan, bu kurumları ele geçirirken hem Kemalistlerin güç odağı olan hem de devletin en önemli kurumlarını hedef almıştı.
Erdoğan o dönem sürdürdüğü operasyonlarla ve kendisini güçlendirici uygulamalarla kısa süre içinde orduyu, polis teşkilatını ve MİT’i ele geçirmiş, denetimine almıştı. Böylece İslamcı-Osmanlıcı siyaseti temsil eden klik adına Erdoğan, FETÖ ve diğer tarikatlarla işbirliği yaparak önce hükümeti ele geçirmiş, sonra da Türk Devleti’nin yapısal özelliğini köklü biçimde değiştirmiştir.
Bu temel stratejik kurumları ele geçiren Erdoğan, faaliyetlerinin ve amacının doğal sonucu olarak, yaptığı çeşitli operasyonlarla yargıyı da ele geçirmiştir.
Buraya kadar geçen süreç içinde Erdoğan kendisine bağlı bir sermaye grubu da oluşturmuştur. Zaten var olan MÜSİAD adlı kurumda örgütlü bulunan İslamcı sermaye, Erdoğan tarafından başka bir İslamcı partiye değil, doğrudan kendisine bağlı olacak şekilde yapılandırılmıştır.
Devam eden süreçte devletin imkânlarını sunduğu ve “beşli çete” olarak namlanmış soygun-sömürü çetesinden haraç alarak havuz medyası oluşturmuştur.
Böylece Türk devleti 2012’den sonra çok ciddi anlamda Kemalizm’den arındırılmış, sosyolojik ve bürokratik olarak Erdoğan’ın ve FETÖ’nün devleti olarak yeniden yapılandırılmaya başlanmıştır. Elbette henüz her şey tamamlanmamıştı. Ancak yolun büyük bir kısmı aşılmış, devletin kurumları ele geçirilmiştir.
Erdoğan için bu aşamada iki sorun vardı. Birincisi bu sosyal ve bürokratik zemini hukuksal-siyasal bir çerçeveye kavuşturmak gerekiyordu. Yani devletin artık eski Kemalist devlet olmadığının, Erdoğan ve FETÖ devleti olduğunun tescil edilmesine ihtiyaç vardı. İkincisi FETÖ’nün iktidar ortaklığı Erdoğan’ı rahatsız etmekteydi. Erdoğan tek başına “padişah, halife, diktatör” olmak istiyordu. Ve bu isteğini bu aşamada yapmak zorundaydı.
Çünkü bundan sonra kendi iktidarını sağlamlaştırmak için yapacağı hukuksal, yasal ve siyasal düzenlemeler, FETÖ’nün iktidar ortaklığını daha sağlam hale getirebilirdi. O nedenle Erdoğan, bu düzenlemeler yapılmadan FETÖ’nün iktidar ortaklığında tasfiye edilmesini, kendisinin tek adam olarak iktidara sahip olmasını istiyordu. Bunun için Erdoğan 2016’da erken doğuma zorlanmış darbe ile iktidar ortağı FETÖ’yü devre dışı bırakmıştır.
Bu arada Kemalist muhalefet durumunda olanların yetersiz ve öngörüsüz muhalefeti de Erdoğan’ın işini kolaylaştırıyordu. Demokrasi güçleri, Kürtler ve Aleviler ise yaptıkları yetersiz muhalefetle Erdoğan’ı zor durumda bırakmışlar ancak tek adam rejimini engelleyememişlerdir.
Böylece Erdoğan 2016’dan itibaren Kemalist Türk devletini ele geçirmiştir. Erdoğan bu avantajı kullanarak Türk devletini kendi istediği doğrultuda, yani Osmanlı-İslam ve Türkçü devlet çizgisinde yapılandırmaya çalışmaktadır.
Mevcut durumda ordunun başkomutanı Erdoğan’dır. MGK Erdoğan’a bağlıdır. Polis teşkilatı ve MİT Erdoğan’ın emrindedir. Ayrıca Erdoğan’ın SADAT adlı şahsına özgü ayrı bir ordusu bulunmaktadır ki bu olgu başlı başına bir sorundur. Yargı Erdoğan’ın elindedir. Medya Erdoğan’ın emir eri durumundadır. Milli eğitim sistemi doğrudan Erdoğan tarafından yönetilmektedir. Dış politika Erdoğan’ın elindedir.
Ekonomi bütün kurumlarıyla Erdoğan’ın emrindedir. Sağlık sistemi, emeklilik sistemi, sosyal düzenlemeler, akla gelen her şey Erdoğan’ın elindedir.
Nihayetinde Erdoğan, Osmanlı-İslam ve Türk imparatorluğu kurmak amacıyla tek adam olarak devleti ele geçirmiş ve amacına uygun olarak gerekli bütün örgütlülükleri gerçekleştirmiştir. Hatta bölge egemenliği sağlamak için bir dizi faaliyetin yürütüldüğü de bilinmektedir. Erdoğan’ın bireysel zenginleşmesi de bu değişimin ve düzenlemelerin sonucudur. Çünkü kurallara bağlı bir demokratik devlette kişisel olarak bu kadar keyfiyetçilik olamaz. Ama padişahlık gibi bir yönetimde kişisel egemenlik ve keyfiyetçilik çok daha kolay olur.
Erdoğan’ın bütün bunları kişisel olarak kendi ikbali için yaptığını düşünmek safdillik olur. Erdoğan, bir misyonu yerine getirmek, “kindar ve dindar nesil yetiştirmek”, devleti Osmanlıcı-İslamcı ve Türkçü devlet olarak yeniden yapılandırmak, dolayısıyla Kemalizm’i tasfiye etmek için bunları yapmıştır. Ve Erdoğan, Kemalist devleti tasfiye etme sonucunu büyük ölçüde elde etmiştir.
Bu değişimler aynı zamanda tarihsel bir hesaplaşmanın hem amacıydı hem de nedeniydi. Devletten meydana gelen bu köklü değişiklikler anlaşılamadan ne olanların doğru anlaşılması mümkün olur ne de geleceğe dair doğru öngörüler geliştirilebilir.
Şu an CHP’ye yönelik saldırılar, eski sistemi tümden tasfiye etme, yeni sistemi tahkim etme faaliyetleridir. Yaşanan sorunların bir kısmı burada kaynaklanmaktadır.
Bunun için bunca imkânı biriktiren ve amacına ulaşmayı ciddi anlamda kolaylaştıran Erdoğan, kolay kolay bu gelişmelere zarar verecek hiçbir davranış içine girmeyecektir.
Erdoğan’ın kurduğu bu devletin yaratacağı sonuçlar, Erdoğan’ın hesapları başka yazıların konusu olarak ele alınabilir. Ancak şunu söylemek gerekir: Bütün demokrasi güçleri, Aleviler ve Kürtler, demokrasiyi ve barışı kazanmak için daha çok örgütlenmeli ve daha çok toplumsal-siyasal mücadeleye yönelmelidirler. Çünkü barış ve demokrasi bu devletin inayetiyle gelmeyecektir.

Sevgili Canlar, yoluna ve ikrarına bağlı olan her Alevi kendisini Alevi Haber Ağı’nın doğal bir muhabir olarak görmelidir.
Oturduğu mahallede, okuduğu okulda, çalıştığı iş yerinde, üyesi olduğu Cemevi’nde ve sokakat haber niteliği taşıyan her durmla ilgili bize görsel veya yazılı haber göndermelidir.
Bu istemimiz Alevi kurum yöneticilerimiz içinde geçerlidir.
Alevi Haber Ağı: Gerçekleri yazacak… Geçekler yazılırken sende katkını sun can…
Saygılar, sevgiler