Paz. Şub 1st, 2026

Alevi Haber Ağı

Alevi Haber Ağı Web Sitesi

MARAŞ SOYKIRIMI’NA YANLIŞ PERSPEKTİFTEN BAKMAK ÜSLUP, YÖNTEM, DÜŞÜNCE SİSTEMATİĞİ (2)

⌈Aziz Tunç⌉

4. Yazarın Kullandığı Yönteme Dair
Bu bölümde yazarın konuyu inceleme yöntemi ele alınacaktır. Yazarın halkların ve ezilenlerin çıkarlarından yana bir düşünce yapısına sahip olmaması, manipülasyoncu yöntemlerle konuyu ele almasına yol açmıştır. O nedenle yazar, sorunları incelerken karmaşıklaştıran, bilinç bulanıklığı yaratan yöntemlerle konuya yaklaşmıştır. Halbuki tarihe mal olmuş bir konu yazılırken önce ilgili bilgiler araştırılır; üretilmiş bilgiler güncellenir, yeni bilgilerin üretilmesine çalışılır. Ortaya çıkan sonuçlarla ya mevcut tezler güçlendirilir veya eleştirilerek yeni tezler geliştirilir. Lakin yazar bu yöntemi izlememiş, bu kurala uymamıştır. Yazarın kullandığı gerçeği gizleyen yöntemler tek tek ele alındığında, yapılan manipülasyonun ölçüsü ve sonuçları daha iyi anlaşılacaktır.

a) Yapılanları Yok Sayma ve İtibarsızlaştırma
Yazar, ilk olarak kendisinin yazdığı ve milat olarak belirlediği üç beş makaleden önce yazılanları ve yapılmış olan çalışmaları gizlemek, görünmez kılmak ve değersizleştirmekle işe başlamıştır. Bunun için, kendisinin makalelerinden önce yazılanları, s. 15’te “önceki saygın çalışmalar” diye sahte bir tevazu ile sözde onurlandırmış gibi davranmıştır. Ancak cümledeki “saygın” sözcüğünün cazibesini kullanarak söz konusu çalışmaları, illüzyonist bir hamleyle okuyucunun bilincinden yok etmeye çalışmıştır. Böylece yazar, Maraş soykırımı konusunda bugüne kadar işe yarar, anlamlı ve değerli hiçbir şeyin yapılmadığı iddiasını ve bütün bilinenleri yok sayan “reddiyeci” tutumu ortaya koymuş, okuyucuyu da buna ikna etmeye çalışmıştır.

Devamında yazar, Maraş soykırımının “öncesi ve sonrasına” dair yapılanların hiçbirinin doğru ve yeterli olmadığını ileri sürmektedir. Yazar bu sözde iddialarıyla, makalelerinden önce yapılan ve kamuoyunun hafızasında silinemeyecek olan çalışmaların ve ortaya çıkartılan bilgilerin yanlış, eksik ve sorunlu olduğunu ileri sürmüştür. Halbuki söz konusu çalışmaların ve bilgilerin eksik ve sorunlu olduğunu gösteren anlamlı en küçük bir eleştiri yapamamaktadır. Ama bu muammalı yolla, Maraş soykırımı konusunda ortaya çıkartılmış çalışmaları ve var olan bilgileri bol bol laf cambazlığı yaparak kirletmeye, itibarsızlaştırmaya, hiçleştirmeye çalışmıştır. Ayrıca bu yöntemle yazar, yapamayacağının farkında olsa bile, okuyucuya ve kamuoyuna Maraş soykırımına dair hiçbir şey yapılmadığına inanmaları ve gerçekleri unutmaları için tam bir “hafıza kırımı” yaşamalarını dayatmıştır.

Halbuki yazarın iddiasının tersine, Maraş soykırımı hakkında başta Alevi kurumları ve Maraşlı demokratik kurumlar olmak üzere bütün demokratik kamuoyu, devrimci kurumlar, yurtsever Kürt siyasal yapısı zorluklarla boğuşa boğuşa yoğun bir çalışma yürütmüş, kararlı bir mücadele sürdürmüşlerdir. Her yıl dönümünde, devletin şiddet gücüyle çatışarak, bütün engellerle mücadele ederek Maraş’a girmişler, katliamı Maraş’ın merkezinden protesto etmişlerdir. Maraş’a giremedikleri her yıl ise 46 yıldır on binlerce eylem ve etkinlik yapmışlar, basite alınmayacak bir eylem ve tecrübe külliyatı oluşturmuşlardır. Yapılan genel etkinliklerin yanında ayrıca Brüksel AB Parlamentosu’nda, Avrupalı parlamenterlerin de katıldığı sempozyum yapılmış; AB’nin başkenti kabul edilen Strasburg’dan ve Cenevre/BM’den aynı şekilde uluslararası etkinlikler yapılarak Maraş soykırımı uluslararası kurumlara taşınmıştır.

Takriben onlarca belgesel çekilmiş, tiyatrolar yapılmış, 20’yi aşkın kitap ve yüzlerce makale yazılmıştır. İnsanlar bu etkinlikleri ve aktiviteleri yaparlarken gözaltına alınmış, cezaevine konmuş, sayısız bedeller ödemek zorunda kalmışlardır. Henüz bay yazar sürece dâhil olmadığı için bunları bilmiyor olabilir; ama bunca emeği ve çabayı yok saymak bay yazarın gücünü aşar.

Tam burada derleyici/yazarın geliştirdiği başka bir illüzyona da dikkat çekmek gerekiyor. Derleyici/yazar, yazdıklarının “eski yapılanları yok sayma değil, tamamlama” olduğunun ima eden ifadeler de kullanmıştır. Bu söylem, yazarın hezeyanlarına meşruiyet kazandırmak amacıyla kullandığı bir illüzyon olmaktan başka bir anlam ifade etmemektedir. Çünkü gerçekten yazarın “yeni” olduğunu söylediği hiçbir şey yeni değildir; katliama dair eksik, yanlış ve yetersiz olan bir boyutun tamamlanmasına hizmet etmemektedir.

Ayrıca bir konuda yapılanların yetersizliğine dikkat çekmek, daha fazlasının yapılmasını önermek başka bir şeydir; bunca yıldır yapılanların yok sayılması başka bir şeydir. Elbette Maraş soykırımı hakkında daha etkili, daha yaygın ve daha sonuç almaya odaklı çalışmalara ihtiyaç bulunmaktadır.

Ancak ne yazık ki faşist Türk devletinin uyguladığı baskılardan dolayı, Türkiye ve Kürdistan’da yaşanmış bütün diğer katliamlar ve soykırımlar için de yapılması gereken birçok faaliyet yapılamamaktadır. Kaldı ki, katliamlara, kıyımlara ve soykırımlara karşı bugün yapılanlar hiç de az değildir.

Yine de Maraş soykırımına dair daha fazlasının yapılmasını istemek adına, başta Alevi kurumları olmak üzere tüm demokratik, devrimci, yurtsever kurum ve çevrelerin ve bireylerin bunca faaliyetinin, harcanan bunca emeğinin ve fedakârlıklarının küçümsenmesi, yok sayılması, her şeyin kendisiyle başlatılması ne gerçeğin ifadesidir ne de katliam karşıtlığıdır. Bu durum iyi niyetli bir yaklaşım olarak da görülemez. Katliamlara ve soykırımlara karşı toplumda oluşmuş olan hafızanın silinmesini istemek, bunun için çabalamak sadece katliamcı-soykırımcı sistemin işine yarar.

Yazar, kimsenin bilmediğini iddia ettiği Maraş soykırımını “anlatma/öğretme” görevine “Maraş katliamı nasıl anlaşılmalıdır?” diye bir soruyu ara başlık yaparak devam etmiştir.

Ara başlıktan da görüldüğü gibi bu cümle, Maraş soykırımının arada geçen yaklaşık 50 yıl boyunca yazardan başka hiç kimse tarafından anlaşılamadığını veya yanlış anlaşıldığını içermektedir. Bu eksikliği veya yanlışlığı gidermek için de yazar, ara başlıkta Maraş soykırımının nasıl anlaşılacağını göstereceğini ifade etmektedir. Okuyucuyu ilkokul öğrencisi gibi gören ve dikte edici bir yöntemle konuya yaklaşan problemli yaklaşımı belirtip geçelim.

Esas olan şu ki derleyici/yazar, ilgili başlık altında iddia ettiğinin aksine, Maraş soykırımının nasıl anlaşılacağına dair özgün, yeni herhangi bir bilgi verememekte, gösterilen bir eksikliği giderememektedir. Buna rağmen iddialı kuru gürültülerle okuyucuyu etkilemeye çalışmaktadır.

Öte yanda, belki derleyici/yazar anlamamış olabilir; fakat başta Aleviler olmak üzere demokrasi güçleri bu soykırımın temel noktalarını biliyorlar. Ayrıca demokratik mücadele güçleri ve Aleviler, soykırımlara ve Maraş soykırımına karşı mücadeleyi de bir Ermeninin, bir Kürt’ün bildiği kadar biliyorlar.

Maraş soykırımı, Türk devletinin yaptığı politik bir toplu insan kıyımıdır. Bu soykırıma karşı olarak demokrasi güçlerinin ve Alevilerin yaptıkları bay yazara az görünebilir. Ancak katliamlarla ve soykırımlarla hesaplaşmak, yazarın sandığı gibi, kimsenin yapamadığı veya yapmadığı ama ne olduğunu sadece yazarın bildiği ve sadece kendisinin yapacağı bazı “yapılamamışlarla” sağlanmıyor. Bu soykırımla gerçek anlamda hesaplaşabilmek, bugün yapılan ve yazarın küçümsediği, yok saydığı bu faaliyetlerle sağlanacaktır. Gerçek hesaplaşmanın yaşanacağı “o büyük güne” bugün yapılan ve küçük sanılan etkinliklerle varılacaktır. Ermeniler, yüz yıl boyunca belki hiç kimsenin duymadığı etkinlikler yaparak bu sonucu elde etmişlerdir.

Dolayısıyla dünyada ve Türkiye’de soykırımlara karşı mücadeleden sonuç alıcı faaliyetler geliştirmek, hesaplaşmak politik gelişmelere, güce ve örgütlülüğe bağlıdır. Yani soykırımlara karşı mücadele, örgütlü politik bir mücadele sorunudur. Gerçeklerden kopuk, yüksek perdeden ahkâm keserek soykırımlarla hesaplaşmak olmuyor. Bu realiteler göz önüne alındığında Alevilerin, Kürtlerin ve demokrasi güçlerinin yaptıklarının anlamı daha net görülecek ve yapılanların değeri bilinecektir.

Fakat görüldüğü gibi yazara göre demokratik Alevi hareketi ve demokratik kamuoyu, siyasetçiler, aydınlar bunca birikime, aradan geçen bunca zamana rağmen işe yarar bir iş yapmamış, yapamamışlardır. Yazar da bu yapılmamış olan işleri yapmak için kolları sıvamış, harekete geçmiştir. Bu durumda “İyi ki yazar doğmuş, iyi ki FETÖ kontenjanında AKP Milletvekili Osman Can’ın tedrisatından geçmiş ve iyi ki bizim derdimize el atmış, sağ olsun.” diyesi geliyor insanın.

b) Geliştirilen Hayali İddiaları Sözde Çürüterek Güçlülük Görüntüsü Verme
Derleyici/yazarın kullandığı yöntemlerden birisi de muhatabı net olarak belirtmeyen “hayali iddialar” geliştirmek; sonra da bunları “sözde” çürüterek büyük kahraman rolünü kapmak ve okurdan alkış beklemektir. Yazarın muhatabını belirlemediği bu sözde eleştiriler, devrimci-demokratik kurumları ilgilendirdiği için bu kurumlar da eleştirilmiş olmaktadır. Böylece bu yöntemle yazar “bir taşla üç kuş vurmaya” çalışmıştır: Hem yanlış iddiada bulunuyor, hem iddia sahibini net olarak ortaya koymuyor, şaibe yaratıyor, hem de sözde Maraş soykırımı hakkında yanlış yaptıkları ve eksik kaldıkları için Alevilerin kurumlarını ve devrimci-demokratik kurumları iradesiz, inisiyatifsiz özneler gibi göstermeye çalışıyor.

Ayrıca bu şekilde yazar, okurun bilincinde kendi tezleri lehine bir etki yaratmayı da amaçlamaktadır. Bu yaklaşımın dayanağı keyfiyetçiliktir. Gerçeği kendi ihtiyacına göre eğip bükmek, sonra da ortaya çıkan “ucubeyi” hedef tahtası yaparak eleştirmek, kalıcı ve çözümleyici sonuçlara götürmez.

Bu konuda çok sayıda örnek vermek mümkündür. İlk olarak şu iddia ile başlanabilir: Yazar, s. 40’ta “Eğer Maraş katliamı bir çılgınlık, bir anomali, bir ‘kaza’ olarak görülürse ve sadece ‘kötülükle görevli’ olanların bir vahşeti gibi sunulursa ne sorunu anlamış oluruz ne de çözümünün imkânlarını geliştirmiş oluruz.” dedikten sonra devamla, katliamın s. 40’ta “vahşilerin eseri” olarak görülmemesinden söz etmektedir.

Yazar, s. 188’de katliamın yarattığı “acı sürecin hatırlanmasına” sıcak bakmadığını ifade etmekte, “Her vahşet anlatımı vahşetin olağanlığını, sıradanlığını görünmez hâle getirmektedir.” diyerek görüşünü teorize etmeye çalışmaktadır. Yazar, s. 236–237’de “katliam sadece hüzün ve vahşet nedeniyle hatırlanırsa” diyerek, katliamı bu şekilde hatırlayanlardan söz etmektedir. Kısacası yazar, klişeleşmiş “acılar üzerinde politika yapmamak gerektiği” tavsiyesini tekrarlamaktadır.

Aleviler, Kürtler ve bilcümle ezilenler bu cümleye yabancı değillerdir. Bu cümleden dile getirilmek istenen ifadenin en özlü hâlini devlet erkânından çok sık duyarız. Muktedirler bize hep şöyle derler: “Acıları her zaman dile getirmeyelim, olan olmuştur, acıları deşmeyelim” vb. türden cümlelerle yapılanı unutmamızı isterler. Tabii beraberinde şirinlik olsun diye kardeşlikten, Alevileri ve Kürtleri çok sevdiklerinden söz etmeyi de ihmal etmezler. Oysa doğru olan, vahşeti unutmak değil; hesabı görülene kadar bu acıları hep hatırlamak, hiç unutmamaktır.

Bu önemli noktayı belirttikten sonra şimdi sormak gerekiyor: Maraş katliamını “çılgınlık, anomali veya kaza” olarak düşünen kim veya kimlerdir? Önceki katliam çalışmalarının hangisinde Maraş katliamı sadece belirli bir anın yıkıcılığı ve vahşeti üzerinden anlatılmış ve bunu kim yapmıştır? Ne yazık ki bay yazarın makalelerinde bu soruların cevabı olabilecek hiçbir ibare yok.

Ayrıca bunca yıl içinde bir tek insanın buna benzer tanımlamalar yaptığı görülmemiştir. Yazar ya bunların kim olduklarını ifşa etmeli ya da böyle hayali iddiaları çürüten sahte kahraman rollerine girmemelidir. Yoksa bu durumda, hiç tereddüt etmeden “bay yazar yalan söylüyor” demek, en azından okura ve gerçeğe duyulan saygının gereğidir.

On yıllardır değişik yerlerde, değişik zamanlarda ve mekânlarda sayısız insanlar, Maraş katliamını protesto eden etkinlikler yaptılar, bunlara katıldılar; soykırım üzerine konuştular, yazdılar. Bu insanların hepsi de katliamın vahşetini anlatmışlardır. Ama aynı zamanda katliamın “vahşilerin” değil, devletin eseri olduğunu da ısrarla, kararlılıkla ifade etmişlerdir. Tutarlı katliam karşıtlarının hiçbirinin Maraş soykırımını sadece “vahşet” üzerinden anlaması ve anlatması ya da soykırımın “vahşilerin eseri” olduğunu ileri sürmesi söz konusu değildir. Özel olarak bunu yapan birileri varsa ona yönelik eleştiriler daha somut olarak yapılabilir. Değilse böyle “ortaya,” herkesi töhmet altında bırakan bir tarzla eleştiri geliştirmek doğru ve etik değildir. Ancak yazar, hayali düşmanlara karşı kılıç sallamayı tarz olarak benimsediği için bunları yapmaktan sakınca görmemektedir. Bu masum ve yapıcı bir tutum değildir.

Öte yandan, eğer yazarın düşündüğü gibi vahşeti anlatmamak doğru olsaydı on binlerce yıldır insanlık, yaşadığı acıları ve trajedileri dilden dile anlatarak destanlaştırmaz, bugünlere taşımazdı. Eğer öyle olsaydı, faşizmin zorbalıklarını anlatan binlerce eser üretilmezdi. Katliamın, soykırımın, vahşetin anlatılması, katliam gerçeğinin anlaşılmasını sağlayan en önemli, en etkili ve en somut yöntemdir ve insanlar o nedenle bu yöntemle acılarını anlatmakta, aktarmaktadırlar. Ayrıca yaşananların insanlığın hafızasına kazınması için söz konusu vahşet anlatılır. Üstelik anlatılanlar gerçeklerdir ve bu gerçekler neden anlatılmayacakmış? Gerçeklerden kaçınmak, ezilenlerin ve devrimcilerin yöntemi değildir. Ayrıca yazarın iddia ettiği gibi vahşetin gerçekliğinin anlatılması, vahşete meşruiyet kazandırmaz, vahşeti olağanlaştırmaz. Pekâlâ vahşeti mahkûm ederek de yaşanan kötülükler anlatılabilir. Katliamların, soykırımların yaşanmaması; mücadele azmini ve kararlılığını büyütmek için de katliamlar anlatılabilir. Maraş soykırımını anlatan insanların büyük kısmının da bu amaçla anlattıklarından yüzde yüz emin olmak gerekiyor.

Mağdur bir topluluğun acılarının anlatılmasının bu şekilde yadırganması, baskılanması katliamın unutturulmasını isteyenlerin işine yarar. Katliamları yaşayanlar, acılarını her yöntemle, her araçla—beraberinde çözümleriyle, direnişleriyle—anlatacaklar; daha yaygın, daha farklı boyutlarıyla anlatmalıdırlar. Çünkü acılarından zafer üretmek zorunda olanlar, öfkelerini büyütmeye mahkûm ve mecbur olanlar, acılarını anmaktan/anlatmaktan rahatsız olmazlar. Acıların anlatılmasından rahatsız olanlar, yeni “toplu insan kıyımları” yapmaktan vazgeçmeyen ve “Bunu niye kaşıyorsunuz?”, “Olmuş bitmiş”, “Bunları tekrar gündeme getirmeyelim” diyerek yapılanların üstünü örtmek isteyenlerdir. Veya toplumsal mücadelenin dışından, hariçten gazel okuyarak malumatfuruşluk yapanlardır. Katliamların, soykırımların acılarını yüreklerinden hissetmeyenler ve soykırımcı sistemi ortadan kaldırmak için ellerini taşın altına koymayan/koyamayanlar, bu acıların hatırlanmasından memnun olmayabilirler. Yazar böyle düşünenlerle yoluna devam edebilir; ancak katliamlara ve soykırımlara karşı mücadele edenlerin yoluna taş koymaya kalkışmamalıdır.

Yazarın benzer mesnetsiz, muhatapsız bir iddiası da şudur: “…Maraş katliamı bir anlık, gündelik bir şiddet serisi değildir. Üç beş çapulcunun yaptığı bir vahşet de değildir.” (s. 256) Yine, kimin Maraş soykırımını “anlık, gündelik bir şiddet serisi ve üç beş çapulcunun” marifeti olarak anlattığı sorusu ortada durmaktadır. Yazar neden bir soykırımı bu şekilde anlatarak katliamcılara karşı mücadeleye zarar veren, sorumsuz ve ciddiyetsiz kişiyi deşifre etmiyor? Neden kim veya kimler olduğunu söylemiyor? Yazar sakın şöyle bir hileye başvurarak, “Bunları söyleyenler sıradan insanlardır” diye yaptığı yanlışlıktan kaçmaya çalışmasın.

Yazarın gerçekte olmayan bir konuyu eleştirerek kendisine güç ürettiği, bunu bir yöntem olarak kullandığı belirtilmiştir. Bunun birçok örneğinden birisi de şudur: “Ökkeş Kenger suçlu muydu değil miydi sorusu neredeyse merkezi önemde bir soruydu. … Bizim açımızdan Ökkeş Kenger sorusu esaslı bir soru değildir.” (s. 25) diyor yazar. Ayrıca yazar, bir başka yerde (s. 43’te) “Merkezinde Ökkeş Kenger’in olduğu bir örgüt kapsamı da çıkarılmış” diyor. Yine yazar, “Her şeyden önce Ökkeş Kenger gibi bir figürü merkeze almanın…” (s. 238) diyerek Ökkeş Kenger’in Maraş soykırımı konusunda merkeze alındığını iddia ediyor.

Önce bir yanlış bilgiyi düzeltmek gerekiyor: Maraş katliamı davasında Ökkeş Kenger’in merkezinde bulunduğu bir örgüt söz konusu olmamıştır. Müdahil avukatlar ısrarla MHP’nin ve ÜGD’nin yargılanmasını talep etmişlerdir. Doğrusu, bu faşist kurumların yargılanmasını gerektiren çok fazla kanıt olmasına rağmen bu yargılama yapılamamıştır. Yazar, özen gösterme zahmetine girmediği için teyit etmeye gerek görmeden aklına geleni yazmıştır.

Belirtilen noktayı geçerek yazarın hepsi hayali olan diğer iddialarına bakalım. Yazar manipülatif iddialarla kalmıyor; bilinen tahakkümcü üslubuyla “Bizim açımızdan Ökkeş Kenger sorusu esaslı bir soru değildir.” diyerek bir de ahkâm kesiyor.

Hemen ve iddialı olarak belirtelim: Maraş soykırımı hakkında yazan, konuşan, değerlendirme yapan hiçbir demokratik Alevi kurumu, hiçbir devrimci-demokratik yurtsever kurum ve çevre, hiçbir aydın, siyasetçi ve akademisyen Maraş soykırımını Ökkeş Kenger merkezli olarak anlatmamıştır. Ökkeş Kenger’in esaslı bir unsur olduğunu hiçbir katliam karşıtı söylememiştir. Katliamcılar dışında kamuoyunun çok büyük bölümü, gerçeği özel bir anlatım olmasa da bizzat tecrübelerinden hareketle çok iyi bilmektedir. Yazarın kişisel tarihinde olmayabilir ama bu topraklarda yaşayan Alevilerin, Kürtlerin, ezilenlerin ve bilcümle demokrasi güçlerinin her bireyi kişisel yaşamında birden çok katliam ve soykırım tecrübesi yaşamıştır. O nedenle demokratik kamuoyu bir soykırımın, bir katliamın devletten bağımsız yapılamayacağını çok iyi bilir. Dolayısıyla katliam karşıtları, Maraş soykırımını Ökkeş Kenger’in marifetleri üzerinden açıklamamıştır; bu yönlü bir girişimde bulunmamıştır. Yine de tekrar sormak gerekiyor: Kim Maraş soykırımını sadece Ökkeş Kenger üzerinde anlatmış? Yazarın kendisinden başka böyle bir iddiada bulunan varsa onu yazması gerekir.

Ökkeş Kenger’in Maraş soykırımında bir paramiliter katil olduğu görüşü, Maraş katliamına karşı mücadele eden bütün toplumsal kesimlerin ortak görüşüdür. Bu gerçeklik bundan 15 yıl önce de dile getirilmiştir: “Maraş katliamının Ökkeş Kenger üzerinden tartışılması gerçeklerin ortaya çıkmasına hizmet etmemektedir. Çünkü Ökkeş Kenger, Maraş katliamının üçüncü-beşinci sınıf bir figüranı olmanın dışında bir özelliğe sahip değildir. Ne katliamın planlayıcısıdır ne planın işleticisidir. Bütün özelliği, illegal güçlerin kullandığı yüzlerce figürden birisi olmasıdır.” (Maraş Kıyımı, Tarihsel Arka Planı ve Anatomisi, Aziz Tunç, s. 456–457)

Maraş soykırımının kamuoyunda ve medya aracılığıyla tartışılmaya başlandığı ilk dönemlerde Ökkeş Kenger’in tartışmalara katılması sağlanmıştır. Bu düzenlemenin, egemen medyanın ve çeşitli devlet kurumlarının desteğiyle sağlandığı unutulmamalıdır. Ancak Alevi ve demokratik kamuoyunun duyarlılığından ve soykırımla ilgili bilgilerin kamuoyuna taşınmasından sonra Ökkeş Kenger, devlet organizasyonları veya devlet destekli ortamlar dışında herhangi bir platformda görünememiştir.

Ayrıca Ökkeş Kenger’in hiç de masum olmadığını unutmamak gerekiyor. Ökkeş Kenger, eli kanlı bir katliamcıdır. Çiçek Sineması’na bomba attığını itiraf etmiştir. Ayrıca Mağaralı Mahallesi’nde, polis memuru Mustafa Poyraz’ı katliamda yer almadığı için yaralamaktan yargılanmıştır. Serbest bırakılması ise özel bir düzenlemeyle, dönemin Hergün Gazetesi’nin Genel Yayın Yönetmeni, MİT ve CIA ajanı Enver Altaylı’nın girişimiyle sağlanmıştır.

Bütün bunlardan haberi olmayan sayın derleyici/yazar, yeni sandığı her şeyin yeni olmadığını; kendisinin yeni öğrendiğini gözden uzak tutmamalıdır. Yazar, s. 252’de “Klişelere ve rutinlere başvurma rahatlığı” içinde konuya yaklaşıldığını iddia eden yine kibirli bir cümle kurabilmektedir. Ama iddianın muhatabının kim olduğu yine belli değil. Kimdir bu “klişelere ve rutinlere başvurma rahatlığı”nda olanlar? Katliama karşı mücadeleyi değil de “rahatlığını” düşünen duyarsız Maraşlı, duyarsız Türk-Kürt Alevi, demokrat-devrimci var mı gerçekten?

Türkiye’de, Kürdistan’da ve dünyanın her tarafında 46 yıldır her yıl mutlaka bir şeyler yapan Türk-Kürt Alevi toplumu, devrimci-demokratik güçler, kurum yöneticileri, aktivistler, yazarlar, sanatçılar; yasaklara ve engellere meydan okuyarak Maraş’a gidenler, gitmeye çalışanlar “klişelere ve rutinlere başvurma rahatlığı” için mi bunca çabayı sarf etmektedirler? Yazarın anlatımlarında bu soruların cevapları yok. Çünkü yazar, ayakları yere basmayan bu tür iddialarla illüzyon yapma çalışmasına devam ediyor. Dolayısıyla eleştirilerinin muhatabını belirlemeyerek kolayca kaçabilmek için açık kapı bırakmaktadır.

S. 253’te “Geleneğin kendisini idame ettiği o sığ politik analizlerin geleneğin yüzüne çarpılmasını…” isterken de yazar aynı küçümsemeyle, aynı aşağılamaya başvurmakta ve yine aynı şekilde eleştirisinin muhatabını belirtmemektedir. Söz konusu “gelenek” hangi gelenek ve “sığ politik analizleri” yapanlar kimler? Kimin yüzüne neyi çarpıyor yazar? Katliamcı ve soykırımcı sistemin sahiplerinin yüzüne hiçbir şey çarpamayan, onlara karşı fazlasıyla saygılı davranan yazar; kendince yetersiz bulduğu katliam mağduru Alevilere, katliam karşıtlarına ve devrimcilere karşı fazla celalleniyor.

Yazar, aynı muhatabı olmayan hayali iddialarına devam ediyor. Bu defa, “Türkiye solunun merkezi unsurları ise genellikle bir ‘ayaklanma’ ve bir ‘kalkışma’ olarak anlamayı önermektedirler.” (s. 27) diye bir iddiada bulunmaktadır. Türkiye solunun hangi merkezi unsurları, Maraş soykırımını “ayaklanma veya kalkışma” olarak belirlemiştir; bu sorunun da açık ve net bir cevabı yok.

Devam eden anlatımlarından yazarın CHP’yi kast ettiği düşünülebilir; ancak bu da net değildir. Yazar, Türkiye solunun merkezi unsurlarından olarak CHP’yi kast ediyorsa bunun da doğru olmadığı açıktır. Türkiye halklarının ve devrimcilerinin, CHP’nin solcu olmadığına dair uzun yıllardan beri oluşmuş net görüşleri vardır. Buna rağmen böyle bir düşünce geliştirene “CHP ne zamandan beri sol oldu?” diye sorarlar.

Dolayısıyla Türkiye ve Kürdistan’da kimse ne CHP’nin solculuğunu düşünüyor ne de Maraş katliamını “ayaklanma” veya “kalkışma” olarak değerlendiriyor. Gerçek böyle olmasına rağmen bu ifadeyi yazan birisinin sosyal ve siyasal dünyadan bihaber olması gerekir. Ama yazar, kendisi CHP’yi solcu olarak görüyorsa orası da onun bileceği bir iş.

Ayrıca yazarın “Türkiye solunun merkezi unsurları” olarak kimi kastederse etsin, bu ifadeleriyle her hâlükârda sola, devrimcilere karşı güveni sarsan bir ifade kullandığını ve gerçekten devrimcilerin bunu kabul etmeyeceklerini bilmesi gerekiyor.

Yazar, s. 240’ta bir diğer hayali iddiasıyla “Maraş katliamı bir komplo mudur?” diye soruyor; sanki birileri böyle bir iddiada bulunmuş gibi bir yanılsama yaratarak. Ve tabii ki kimin böyle bir iddiada bulunduğunu belirtmiyor, belirtemiyor. Sonra da bu iddianın bilinmeyen, hayali “sahiplerini” eleştirerek kendince bir yanlışı düzeltmiş olmanın “öğretici huzurunu” yaşıyor.

Gerçek şu ki Alevi ve devrimci-demokratik kamuoyundan Maraş soykırımının komplo olduğunu düşünen aklı başında hiç ama hiç kimse yoktur. Bu topraklarda bunca yaşanmışlıktan sonra Aleviler de Kürtler de devrimci-yurtsever demokrat güçler de Maraş’ta Türk devletinin eliyle bir soykırım yapıldığını biliyorlar ve bu konuda kafaları çok nettir.

S. 207’de yazar, Maraş soykırımını “ve sonuçlarını bazı kişi ve grupların sadece üç-dört günlük cinayetleri olarak anlamak oldukça sorunludur” demekte; ayrıca s. 255’te “Maraş’ta işlenen suçları Cumhuriyetin geleneksel suç politikasında beyan edildiği gibi aşağıdaki ‘üç beş çapulcunun’ eylemi olarak görmek, suçun politik anlamını ve sonuçlarını göz önüne almamak anlamına gelecektir.” diyerek okuru sözde uyarmakta, yol göstermektedir. Peki kim veya kimler Maraş soykırımını sadece “bazı kişi ve grupların” veya “üç beş çapulcunun” “birkaç günlük cinayetleri” olarak tanımlamıştır? Elbette yine bunun cevabı yok. Bu hedefi belli olmayan hayali iddiaların sorumlularını ve bunlara yönelik eleştirilerin muhataplarını öğrenebilsek ya! Yazar, eleştirilerini boşluğa, hayalindeki “kötülere” değil; doğrudan belirlediği muhatabına yaparsa daha işlevsel olacaktır. Bunu yapamıyor; çünkü “eleştiri” diye yazdıklarının hiçbir karşılığının olmadığını çok iyi biliyor. Bütün yapmak istediği, okurun gözünde “büyük yanlışları düzelten bir ‘en bilen’ olduğuna” dair algı oluşturmaktır.

Öte yanda yazar bilmiyor olabilir ama emin olsun ki hiçbir Alevi, demokrat ve devrimci, Maraş soykırımını böyle tanımlamamaktadır. Doğrusu, soykırımcı/katliamcı devlet de devletin örgütlediği soykırımcılar ve katliamcılar da meseleyi böyle görmemişler; tam tersine Maraş soykırımını her yönüyle sahiplenmişler, savunmuşlardır.

Son olarak yazarın geliştirdiği bu tür hayali iddialara bir başka örnek vererek bu faslı kapatmak doğru olacaktır. Yazar, “Maraş’ta 1960’lara kadar sağ muhafazakârlık hâkimdi.” diye bir belirleme yapmaktadır. Bu cümlenin, okurun güvenini kazanmak amacıyla, yazarın “tarihî ve derinlikli” analizlerinin işareti olarak ve özgün bir tespit gibi yazıldığı anlaşılmaktadır. Halbuki bu ifade olsa olsa yüzeyselliğin ortaya konulmasının örneği olabilir. Söz konusu tarihte Türkiye ve Kürdistan’ın tamamında—yani sadece Maraş’ta değil—her tarafta “sağ muhafazakârlık” egemendi. 1960 öncesinde “Maraş’ta sağ muhafazakârlık egemendi” de İstanbul’da demokrasi mi vardı; ya da Karadeniz illerinde liberalizm veya sosyalizm mi egemendi? Dolayısıyla Maraş için 1960 öncesinde “sağ muhafazakârlık egemendi” diye bir tespit yapmak, bu tespitten hareketle Maraş’a “don biçmek” bir orijinallik değil; malumatfuruşluktur, yanlıştır.

Görüldüğü gibi yazarın yazdığı metinlerin çok büyük bir bölümü bu türden hayali iddialarla doldurulmuştur. Amaç sorunu çözmek olmayınca ve bunun gerektirdiği emek ve çaba ortaya konmayınca bunların yapılması mümkün olabilmektedir. En önemlisi, yazar ne yapacağını veya neyin eksik ve yanlış yapıldığını anlatan ve sonuç alıcı olabilecek herhangi bir öneride de bulunmamaktadır. Buna rağmen yazar, sanki elinde sihirli bir değnek varmış ve kendisinin söyledikleri yapıldığı, yazdığı “reçetelere” uyulduğu takdirde her şey yoluna girecek, katliamcılardan hesap sorulacakmış gibi yaklaşmakta; böyle bir görüntü vermeye çalışmaktadır. Bu yaklaşım, devleti tanımayan, katliamı ve soykırımcı sistemi anlamayan apolitik bir yaklaşımdır. Sadece kendi geliştirdiği hayali tezlerle kafa karıştırmakta ve katliam hakkında var olan bilgileri güvenilmez kılmaya, kirletmeye çalışmaktadır. Halbuki başkalarının görüşlerini eleştirmekle insan kendi görüşlerini doğrulayamaz.

Ayrıca ve daha önemlisi, yukarıda belirtildiği gibi, Maraş’ta yapılan soykırımın bugünden yarına yapılacak bir eylemle hesabının sorulabileceğini sanmak, bunu ileri sürmek büyük bir gaflettir; yanıltıcı bir tutumdur. BM’in kabul ettiği Ermeni soykırımını bile reddeden bir Türk devlet gerçeği bulunmaktadır. Dolayısıyla Maraş soykırımıyla ilgili sonuç alıcı gelişmeler yaratabilmek, uzun soluklu, kararlı ve ısrarlı bir mücadele sorunudur. Umulur ki yazar da bu gerçeği anlayacaktır.

Buraya kadar ortaya koyduğu hayali iddialar göstermektedir ki yazar, “yel değirmenlerine karşı savaşmayı” katliamların acılarını hiç unutmamış olan ezilenlere, Alevilere, Kürtlere ve devrimcilere “katliam karşıtlığı” olarak kabul ettirmeye çalışmaktadır.

c) “Yeni Fikirler” Diyerek Manipülasyon Yapma
Yazar, Maraş soykırımı hakkında genel kabulleri “geleneksel” tanımlamasıyla olumsuzlayarak yok saymaya, onları çöpe atmaya çalışmıştır. Sonra da “yeni” kılıfıyla kendi görüşlerini ortaya koymaya başlamıştır. Bu amaçla katliamın niteliği, kim tarafından yapıldığı, neden yapıldığı konularında ileri sürdüğü sözde iddiaları ve yaptığı çarpıtmaları “yeni” diye sunmaya çalışmıştır. Buna rağmen derleyici/yazarın makalelerinden ne yeni, farklı ve özgün bilgilerin ve verilerin varlığı söz konusudur; ne de yazarın iddialarının “büyüklüğüne” denk, özgün tezler ve bu tezlerin ispatını sağlayacak argümanlar bulunmaktadır.

Tam tersine, yazarın kendisi tarafından üretilmiş bir tek yeni bilgi göstermek mümkün değildir. Yazarın “yeni” diye yaptığı, kendisinden önce başkalarının ürettiği bilgileri ve bilinen tezleri hiçbir referans verme zahmetinde bulunmadan intihal ederek kullanmak olmuştur. Ancak daha önce ve başkaları tarafından üretilmiş söz konusu veriler ve bilgiler, yazar tarafından deforme edilerek, abartılarak; açığa çıkmış veya çıkartılmış olan gerçekler karartılarak ters yüz edilmiş ve yazarın yanlış tezlerine argüman yapılmak istenmiştir. Bu zararlı faaliyetler, manipülatif yaklaşımlarla “yeni” diye sunulmaya çalışılmıştır. Yazar bu yaklaşımıyla verilerin ve olguların objektifliğini görmezden gelmiş; sübjektif bir yaklaşımla ve bir “en bilenin” rahatlığıyla “en büyük ve en doğru” olduğunu iddia etmiştir. Böylece söz konusu fantastik iddialarını, Maraş soykırımının gerçekleri olarak kabul edilmesini dayatmıştır.

Yazar, katliama dair her şeyi “yeniden düşünmek” isteyebilir; 46 yıl boyunca yapılanları eksik ve yetersiz bulabilir. Ancak bu yaklaşım sosyolojik, ideolojik ve politik olarak kabul edilemez. Ayrıca bütün kibirli tavrına rağmen yazarın, yapılanları inkâr etmeye, gerçekleri bir çırpıda silip atmaya gücü yetmeyecektir. Bu yaklaşım gerekmez.

d) Yargısız İnfaz
Yazarın kullandığı yöntemlerin bir diğeri de “yargısız infaz” yapmak olmuştur. Yazar, soykırım esnasında Maraş’ta bulunan diğer devrimci grupların hiçbirinin görüşlerini almadan, onların direnişte bulunmadıklarına kani olmuş ve hükmünü bu yönde vermiştir. Sonra da bu ön kabulü veri olarak almış ve bu veri üzerinde iddialar geliştirmiştir. Diğer devrimci grupların direnişte bulunmadıklarını ve dolayısıyla onların gördükleri işkenceyi yok saymıştır. Üstelik kitapta makaleleri bulunan ve Maraş soykırımına karşı varlıklarını ortaya koyan direnişçilerin, yazar gibi düşünmedikleri yazdıklarından görülmektedir. Soykırım esnasında orada bulunan ve kitaba görüşlerini yazmış olan devrimciler, yazarın iddiasının aksine, diğer devrimci grupların ve halktan insanların direnişte yer aldıklarına dair açık ifadelerde bulunmuşlardır. Çünkü gerçek böyleydi. Buna rağmen yazar, diğer devrimci grupların ve halkın direnişinden söz etmemeye özellikle dikkat etmiştir. Önyargılarını gerçeğin yerine ikame etmek isteyen yazarın böyle davranmasının basit bir ihmal olmadığı açıktır.

e) Bir Polemik Yöntemi Olarak “Demagoji ve İllüzyon” Yapma
Yazar, konuyla ilgili olarak geliştirdiği gerçek dışı sözde iddia ve değerlendirmeleri etkili kılabilmek için demagoji ve illüzyon gibi yöntemlere başvurmuştur. Demagoji, gerçeği anlaşılmaz kılmak için bol bol laf üretmek, çok ve süslü cümleler kurmak ama hiçbir şey anlatmamak; yani amiyane tabirle laf kalabalığı yapmaktır. İllüzyon ise gerçeği, somut gerçeği “el çabukluğu marifetiyle” görünmez kılmaya çalışmaktır. Bu anlamda yazarın, polemikçi bir tarz geliştirmek istediği de anlaşılmaktadır. Belirtilen yöntemler, toplumsal sorumluluk taşımayanların; herhangi bir şey kaybetmedikleri, ancak bir biçimde kendilerinden söz ettirdikleri en uygun ve en çok kullanılan yöntemlerdir. Yazar, mesnetsiz iddia ve söylemlerinin açığa çıkabileceği ihtimalini de hesaba katarak, karşılaşacağı sorunları aşabilmek için “kaçak güreşmek” yöntemini de hep el altında tutmuştur. Bu yöntemler, son tahlilde kelime oyunu yapmayı gerektiriyor ve yazar bu işi yaparak yol almaya çalışmıştır.

Özetle yazar, tam ve sistemli olarak kafa karıştırmayı marifet saymış; bütün imkân ve yeteneğini bunun için kullanmış, sözde “yeni” dediği iddia ve argümanlarını bu amaçla geliştirmiştir. Bütün bu düzenlemelerden bakarak, yazarın Maraş soykırımı hakkında yazdığı makalelerin “yeni” kılıfıyla süslenmiş laf kalabalığının, demagojik ve illüzyonist yöntemlerle sunulmasından ibaret olduğunu söylemek gerekiyor. Bunu söylemek, değerli okuru temin ederim ki yanlış veya abartı olmayacaktır. Okuyucu basit bir denemeyle bu gerçeği, yani yazarın bu konulardaki marifetini çok kolayca tespit edebilir: Yazarın makalelerinden herhangi birisini veya makalenin bir kısmını okusun, bitirsin ve kitabı kapatarak “Yazar bu makalede ne demişti?” diye bir saniye düşünsün; aklında demagojiden ve çarpıtmalardan başka hiçbir şeyin veya ikna edici olan hiçbir şeyin kalmadığını rahatça görecek, fark edecektir.

Devam edecek

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir