Maraş Katliamının Çocukluğumuzda Açtığı Derin Yaralar…..
⌈Marc ASLAN⌉
Aslında Maraş katliamının her yıl dönümünde böyle bir yazıyı kaleme almak istiyorum; fakat yaşananların ağırlığı elimden kalemi çoğu zaman geri alıyor. Yine de Maraş katliamının 47. yılında, çocukluğumuzdan başlayarak üzerimizde bıraktığı büyük travmanın hiç olmazsa küçük bir özetini paylaşmak istedim.
1970’leri yaşamış tüm canlar bilir ki o dönem hem çocuk, hem genç, hem de yetişkin olmak bambaşka bir imtihandı; çünkü coğrafya, kâğıt üzerinde “kader değildir” denilse de Maraş gibi bir yerde doğmak, çocukluğunu yaşamak, okula gitmek ve gençliğini sürdürmek başlı başına zorluk demekti. Bizim kuşak için bu zorluk, sadece yoksulluk ya da imkânsızlık değil; Alevi ve Kürt kimliğimizle her gün yeniden sınanmak, varlığımızı saklamak zorunda kalmak anlamına geliyordu.
Karaçar köyünden Elbistan’a 1975 yıllarında taşındığımızda on yaşlarındaydım; Gazi Mustafa Kemal Ortaokulu’na 1976–77 öğretim yılında başladım ve evimiz okula on kilometre uzak olmasına rağmen her gün o yolu yaya gidip geliyorduk. Dolmuşun, otobüsün olmadığı; özellikle kışın zifiri karanlıkta, soğuğun iliklerimize işlediği, çamurun ayağımızdan hiç eksik olmadığı günlerdi bunlar.
Elbistan’da Alevilerin ve Kürtlerin yoğun olduğu gecekondu bölgesine yakın, Kümbet Mahallesi’ne taşındığımızda mahallede çok az sayıda Alevi aile vardı; çoğu, 1977–78 sonrası köylerden gelmiş canlardı ve daha önce yerleşmiş bazı Türk ailelerle aramızdaki fark, Alevi ve Kürt kimliğimizle iyice görünür hale gelmişti. Türkçeyi biz çocuklar gibi aile büyüklerimiz de sonradan öğrenmişti; komşuluk ilişkileri çok sıcak olmasa da tamamen kopuk da değildi, fakat Elbistan’ın siyasi havası gergin ve bölünmüş durumdaydı.
1967 Elbistan olaylarının tortusu hâlâ hissediliyor, yerli demokrat aileler sol-sosyalist fikirlere yakın dururken, özellikle ülkücü ve sağcı grupların çok yoğun olduğu bölgeler bizim için kalın çizgilerle ayrılmış yasak alanlar gibi duruyordu. Bu siyasi kamplaşmanın gölgesi, bizim gibi ortaokul çağındaki çocukların üzerine bile ağır bir baskı olarak düşüyordu.
Ortaokulun bulunduğu bölgenin tamamen ülkücü ailelerin yoğun olduğu bir yerde olması sebebiyle okula her gidiş gelişimiz, fiziki ve psikolojik bir saldırıya uğrama ihtimalini içinde taşıyan bir yolculuktu. Bu yüzden tek başımıza yola çıkmaktan çekiniyor, mümkün olduğunca arkadaşlarla topluca gidiyor; yalnız kaldığımızda ise ülkücü grupların önümüzü kesip bize saldırmasından korkuyorduk.
Ortaokula ilk gittiğim gün, bir arkadaşımla birlikte yaklaşık otuz kişilik bir grubun önümüze set olduğunu, bize “Müslüman mısınız?” diye sorduğunu bugün bile dün gibi hatırlıyorum. “Evet, Müslümanız” dememize rağmen, “Elhamdülillah” demediğimiz gerekçesiyle dayak yemiştik; Alevilere yönelik baskının, aşağılamanın, şiddetin ne kadar sıradanlaştırıldığını bu küçük gibi görünen ama aslında çok ağır olan sahnelerde görüyorduk.
Çarşı merkezde birkaç Alevi esnaf bilinirdi, fakat kentin geri kalanında çizgiler çok net çekilmişti; ülkücülerin yoğun olduğu bölgelere girmek adeta yasaktı ve oraya adım atmak bile büyük bir risk demekti. Sınıfta, sırada bile Alevi olduğumuz için yana çekilmek, dışlanmak, tartaklanmak, zaman zaman hocalardan bile fiziksel şiddet görmek olağan hale gelmişti.
1976–77 yıllarını bu atmosferde geçirdikten sonra 1978’e geldiğimizde, sağ ve sol gruplar arasındaki çatışmaların iyice yoğunlaştığı, silah seslerinin gündelik hayatın parçası olduğu bir dönemin içine sürüklendik. Biz 13–14 yaşındaki çocuklar bile sokaklarda polisin üzerimize ateş açmasına, ülkücülerin silahla tehditlerine, haftalık, hatta neredeyse günlük hale gelen saldırılara maruz kalır hale gelmiştik.
Hem Kürt hem Alevi olmamız, bunu birçok yerde gizleme zorunluluğu doğuruyor, aksi halde dayak ve baskının kaçınılmaz olduğunu bile bile yaşamak zorunda kalıyorduk. Devlet güçleriyle iç içe geçmiş ülkücü yapılar, sadece kimliğimizi değil, çocukluğumuzu, güven duygumuzu ve geleceğe dair umudumuzu da hedef alıyordu.
O dönemde Elbistan’da duyduğumuz bir söylenti, ileride Maraş’ta yaşanacakların adeta provası gibiydi: 1978 Aralık ayının ilk haftasında ilçede büyük bir Alevi katliamı yapılacağı yönünde yaygara koparılmaya başlandı. Bu söylenti özellikle Alevilerin yoğun olduğu mahallelerde, aralarında bizim Kümbet Mahallesi’nin de bulunduğu bölgede hızla yayıldı ve herkes kendince önlem almaya çalıştı.
Mahalledeki Alevi aileler arasında yoğun istişareler yapılıyor, “Elbistan’da kalmak mı, köye dönmek mi?” sorusu etrafında kaygı dolu konuşmalar yapılıyordu. Babam, amcam ve diğer komşularla birlikte, olası bir saldırıda ilçede kalmanın büyük risk taşıyacağını, bu yüzden birçok ailenin bulabildikleri ulaşım imkânlarıyla köylerine gitmeye başladığını gördük.
Öğleden sonra ile akşam arasındaki o gergin saatlerde mahalledeki Alevi ailelerin büyük kısmı çekip gitmiş, geride sadece bizim ev, amcamların evi ve birkaç komşu kalmıştı. Ben ise anlatılanları dinleyip olası bir saldırıyı, kapımızın çalınmasını, evlerimizin basılmasını düşünerek büyük bir kaygı içinde bekliyordum.
Akşam ilerledikçe yan komşumuz Mehmet amca bize uğrayıp elinde silah olmadığını, herhangi bir olay olursa ne yapabileceğimizi bilmediğini söylemişti; bizim evde de silah yoktu, sadece amcamda bir tane 7,65 tabanca vardı. Amcam beni yanına çağırıp o gece kendi evinde kalmamı, karşı taraftan bir saldırı olursa belli bir saatten sonra nöbet tutmamı, gerekirse o silahı kullanmamı istediğinde çocukluğum ilk kez bir metalin soğukluğuyla bu kadar çıplak şekilde yüz yüze gelmişti.
O gece sabaha kadar nöbet tutar gibi, her an kapıya dayanılacakmış hissiyle, ne olacağını bilmeden, korkuyla ve temkinle bekledik; Elbistan’da o akşam fiili bir saldırı olmadı, fakat içimizdeki o korku, o tedirginlik hiç dağılmadı. Sabah olduğunda komşularımızla konuştuğumuzda herkesin benzer duyumlar aldığını, her an bir katliamın olabileceği endişesiyle yaşadığını duyduk; bu bile tek başına büyük bir travmaydı.
Aradan yaklaşık on gün geçtikten sonra, 19 Aralık 1978’de Maraş’ta olayların başladığına dair haberler gelmeye başladı ve biz Elbistan’dan Maraş’ta olup biteni kısıtlı bilgilerle takip etmeye çalıştık. Bazı büyüklerimiz Maraş’a gitmek istese de yollar kesilmiş, giriş çıkışlar kapatılmış; böylece olan bitene tanıklık etmenin, akrabalarımızdan haber almanın önü de kesilmişti.
Maraş’ta yaşananlarda babamın dayısının oğlunun da öldürüldüğü haberini aldığımızda, katliam bizim için sadece “duyduğumuz bir olay” olmaktan çıkıp, doğrudan ailemize saplanmış bir acıya dönüştü. Telefon ve iletişim imkânlarının kısıtlı olduğu bir dönemde, tarifi zor bir belirsizlik, çaresizlik ve öfke içinde kulaklarımızı Maraş’tan gelecek her habere dikmiş durumdaydık.
Gelen kısıtlı haberler bile vahşetin boyutunu anlamaya yetiyordu: Yüzlerce Alevi’nin öldürüldüğü, ülkücü ve faşist grupların Yörük Selim Mahallesi’ne girerek kadın, çocuk, genç demeden katliam yaptığı konuşuluyordu. Basın bile artık yüzlerce canın katledildiğini dile getirmeye başlamıştı; bu haberleri duydukça içimiz yanıyor, utanç, korku ve çaresizlik birbirine karışıyordu.
Maraş’taki katliamın gölgesi Elbistan’a da ağır bir şekilde düştü; ortaokuldaki hocalarımızın baskısı, dayakları, aşağılamaları daha da arttı ve Alevi olduğumuzu her zamankinden daha fazla saklamak zorunda kaldık. Ne kadar saklasak da kimliğimizi biliyorlardı; polis, jandarma, ülkücü gençler ve bazı öğretmenler adeta birlikte hareket ederek üzerimizde korku iklimini kalıcı hale getirmişti.
19 Aralık’tan sonra, 20–22 Aralık civarında gelen haberler daha da karanlıktı: Yüzlerce Alevi’nin öldürüldüğü artık basında açıkça söyleniyor, buna rağmen devletin sorumluluğu üstlenmediği görülüyordu. Elbistan’da da jandarma ve polis baskısı çok yoğundu; sol görüşlü insanlar evlerinden alınarak Elbistan’a veya Maraş’a götürülüyor, evlere baskınlar düzenleniyor, korku her yere siniyordu.
Özünde; hem Kürt olmamız, hem Alevi olmamız, hem de ülkücülerin devletle işbirliği içinde hareket ederek bizi dövmesi, tehdit etmesi, katliamdan geçirilen canlarımızın haberlerinin kulaklarımıza çalınması üzerimizde çok büyük travmalar bıraktı. Bu travmaların bir gün gerçekten konuşulması, kayıt altına alınması ve toplumun, hatta en önemlisi devletin bu hikâyeleri dinlemesi son derece hayatidir.
Maraş olayı bizim çocukluğumuzun en büyük travmalarından biridir ve bu travmanın benim ve yaşıtlarımın hafızasından silineceğini hiç düşünmüyorum; çocukluğumuz, gençliğimiz bu olayların fiziki ve manevi ağırlığı altında şekillendi. Ancak karşımızda ne bizi muhatap alan bir devlet, ne de adalet sistemi oldu; bu yüzden yaşananları anlatmak, yazıya dökmek, hafızayı canlı tutmak aynı zamanda varlığımızı savunmanın bir yolu haline geldi.
Bir ülke düşünün ki bu denli büyük katliamlar karşısında sorumluluk almıyor, sorumluları yargılamıyor, toplumsal bir yüzleşme sürecini işletmiyor; işte asıl sıkıntı tam da burada düğümleniyor. Koçgiri’den, Dersim’den, Elbistan’dan, Malatya’dan, Maraş, Çorum ve Sivas’a uzanan bu katliam zinciri, Alevilere ve Kürtlere karşı işlenmiş, hâlâ tam anlamıyla açıklığa kavuşturulmamış tarihsel yaralar olarak duruyor.
Umut, tüm bu karanlığa rağmen tamamen tükenmiş değil: Bir gün Türkiye’de gerçek anlamda bir cumhuriyet, demokrasi ve adalet sistemi kurulursa, bu travmaların açıklıkla konuşulacağı, yüzleşmenin sağlanacağı, hiç olmazsa kısmi de olsa bir onarımın mümkün olacağına inanmak istiyoruz. Belki bizler o günü göremeyiz, ama bir barış ikliminde bu acıların konuşulabilmesi, devletin ve bu katliamları yapanların kendisini sorgulaması, sorumluluğu üstlenmesi, kolektif bir tedavi sürecinin başlangıcı olabilir.
Bugün hâlâ muhatap bulamıyor, karşımızdakilerin bizi duymadığını ve muhatap almak istemediğini görüyoruz; sorumluluk almaya yanaşmayan bir devletin gölgesinde adalet talep etmek bile başlı başına bir mücadele gerektiriyor. Yine de bir gün, bu soruların hepsinin cevap bulacağına, çocukluklarımızdan kalan bu ağır soruların boğucu sessizlik içinde kaybolmayacağına dair inancı tamamen kaybetmeden yaşamaya çalışıyoruz.
Katliamda kaybettiğimiz canlarımızın devirleri daim ola ışiklar içinde uyusunlar…..
22 Aralık 2025
Aşk ile.

Sevgili Canlar, yoluna ve ikrarına bağlı olan her Alevi kendisini Alevi Haber Ağı’nın doğal bir muhabir olarak görmelidir.
Oturduğu mahallede, okuduğu okulda, çalıştığı iş yerinde, üyesi olduğu Cemevi’nde ve sokakat haber niteliği taşıyan her durmla ilgili bize görsel veya yazılı haber göndermelidir.
Bu istemimiz Alevi kurum yöneticilerimiz içinde geçerlidir.
Alevi Haber Ağı: Gerçekleri yazacak… Geçekler yazılırken sende katkını sun can…
Saygılar, sevgiler